1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Böyle Aşk Kaldı mı?': Metin Erksan’dan sonra...
Böyle Aşk Kaldı mı?: Metin Erksan’dan sonra...

'Böyle Aşk Kaldı mı?': Metin Erksan’dan sonra...

Pembe Behçetoğulları: 2004 senesinde, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Sinema Anabilim Dalı’ndaki bir grup akademisyen olarak Vesikalı Yarim üzerine çalışmaya başladığımızda, filmin senaristi Safa Önal’la da bir görüşme yapmışt

A+A-

 

 

 

Pembe Behçetoğulları

pembehcet@gmail.com

 

 

“resmin aslı benim...”

 

2004 senesinde, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Sinema Anabilim Dalı’ndaki bir grup akademisyen olarak Vesikalı Yarim üzerine çalışmaya başladığımızda, filmin senaristi Safa Önal’la da bir görüşme yapmıştık. Vesikali Yarim’in hikayesini detaylarıyla sorup öğrenirken, Akad’ın nasıl bir yönetmen olduğunu konuşurken konuşurken laf Metin Erksan’a da geldi tabii ki. Erksan, 1960-sonrası Türkiye sinemasında benim en çok merak ettiğim ve en beğendiğim yönetmenler arasında o sırada –ve şimdi de. Safa Önal’ın O’na dair anlattığı küçük bir hikaye çok şey söylüyor bize hem Erksan’a hem de Türkiye sinemasının o dönemki anlatı ekonomisine dair.

Hikaye Metin Erksan’ın yaptığı bir çekim-kurgu çalışmasına dair. Şimdi size aklımda kaldığı kadarıyla bu görüntüyü tarif etmeye çalışacağım: Bir evin içindeyiz, ev iki katlı ve ikinci kata içerden çıkan merdivenler var. Bir adam bu merdivenleri iniyor. Çekim bu kadar. Ardından aynı adam, aynı kıyafetle, aynı şekilde yeniden merdivenleri iniyor (yani aynı çekim bir öncekinin ardına kurgulanıyor). Ve ardından yeniden. Anadamar sinema anlayışında bazı kurallar vardır; bir adam ya da bir kadın merdivenlerden inerse, yeniden aynı kıyafetle aynı merdivenleri inebilmesi için, onun ne zaman tekrar yukarıya çıktığını seyirciye göstermek gerekir. Gösterilmezse ‘anadamar sinema seyircisi’nin kafası karışır; “bu adam bu merdivenleri zaten inmemiş miydi” diye sorar seyirci. Anadamar sinema anlayışının temelinde seyirciyi olabildiğince filmin içine almak, sıkılmasına izin vermemek, filme, yani seyrettiğinin bir kurmaca olduğuna dair sorgulama yapmasının önüne geçmek olduğundan, bugün artık ‘sinema derslerinde kural şeklinde’ okutulan bir dizi kod vardır. Mesela kadın kırmızı etekle markete girmişse, siyah pantolonla çıkamaz, çıkarsa ‘hata’ kabul edilir. Ya da koşan bir adam çerçeveye soldan girip sağdan çıkar; soldan girip yine soldan çıkarsa geri dönmüş gibi bir his doğar...gibi... Bu kuralların her birinin elbette bir mantığı vardır, belli bir anlatı ekonomisinin parçası olarak doğup yayılarak uluslararasılaşmış, ‘anlatı sineması’nın abc’si olduğu halde, pek çok sinema okulunda sinemanın abc’si olarak okutulacak derecede egemen paradigma haline gelmişse de, buna karşı, buna eleştirel duran, bunu alt üst eden sinema anlayışları ve eserleri de bugün sinema klasikleri arasında yerlerini almışlardır. 1960’lı yıllarda Avrupa sineması içinde işte bu tartışmalar sürer ve yeni yönetmenler ‘yeni dalga’ yaklaşımlarla ‘anlatı sineması’nın egemen konumunu alt üst ederken, Yeşilçam sineması ‘iyi hikaye anlatıcısı’ konumunu yeni edinmeye başlamıştı. (Bunu söylerken Yeşilçam sineması geri, Avrupa sineması ileri gibi bir anlam çıktığının farkındayım, ancak ben Yeşilçam’a hiç böyle bakmadığımı da ayrıntıya girmeden not düşmüş olayım.). Hal böyleyken de, Yeşilçam bir ‘farklı bir sinemasal yaklaşım’ın mekanı yerine, Avrupa sineması  seviyesine bir türlü erişemeyen bir sinema olarak algılandı –çoklukla eleştirmenler tarafından.

Yeniden Metin Erksan’ın ‘merdiven’ hikayesine dönersem; Erksan merdivenlerden inen adam çekimini birkaç kez arka arkaya kurgulamış (ya da kurgulatmış) demiştim. Safa Önal anlatmaya devam ediyor: Adam merdiveni iniyor, sonra gene iniyor, sonra bir daha (bu kaç kez tekrarlanıyor, hafızamda değil. Pb.). Soruyorlar O’na, ‘niye böyle yaptın?’ diye. “Canım öyle istedi” diyor! Safa Önal, ‘böyle bir adamdı o, bizlerin, o dönemlerdeki anlayışlarımızın, hepimizin çok ötesindeydi’ diye bitirmişti bu hikayeyi. Daha pek çok şey anlatmıştı Metin Erksan’la ilgili. Ben o sıralarda yeni bitirmiştim doktora tezimi ve tezimde uğraştığım iki film Metin Erksan’a aitti; bu ‘kaynayan hayalgücü’nü yakından tanıyan birini bulmuşken sürekli O’na dair sorular sorup duruyordum. Müthiş hikayeler dinlemiştik o gün Safa Önal’dan Metin Erksan’a dair –huzurlu bir adamın hikayeleri değildi hiçbiri. Bu, O’nun yaşantısını zora düşürmüştür ekseri, bunu anlamak güç değil. Ama sinemasını farklı kılan da O’nun böyle olmasından, kaynayıp durmasından başka birşey değildi! [Tıpkı Yılmaz Güney’in sinemasında olduğu gibi –sinemasını beğeniyorsanız, başyapıtlar arasına koyuyorsanız, hayatının öyleliğine burun kıvıramazsınız! (Seçkinlerin, Yılmaz Güney sinemasını hayatından ayırıp değer biçmeye çalışan yaklaşımına eleştirel bakmamı sağlayan Ulus Baker’in bir yazısı olmuştur; hazır dahilerden yazı açılmışken onun adını da anmak istedim.)]

Meraklıları internetten filmografisine bakabilir: Orada göreceklerdir 1950’li yıllarda başladığı sinema kariyerinde çok farklı türde filmlere imza attığını. Aşık Veysel’in Hayatı (1952) gibi belgeseller de yaptı, Dağlar Kızı Reyhan (1969), Feride (1971) gibi dönemin Yeşilçam popüler filmlerine de yönetmenlik yaptı. Ününü sağlayan filmlerin arasında ise Yılanların Öcü (1962) ve ona 1964 senesinde Berlin’de büyük ödül Altın Ayı’yı kazandıran Susuz Yaz vardır. 1970’lerin ortasında TRT için beş öyküyü beş ayrı kısa film yaptı (detaylar için wikipedia’ya bakılabilir). Bunlardan sadece Sazlık’ı seyretme fırsatım olmuştu yıllar önce televizyonda; seyrederken kullandığı ‘görüntü dili’nin şahaneliğinden çok etkilendiğimi anımsıyorum. Söylenecek çok şey, sözü edilecek çok film var fakat tüm filmlerinden burada söz etmek elbette mümkün değil. Beğendiğim tüm filmlerini sıralamam da mümkün değil ancak iki filmi vardır ki, benim için Metin Erksan en çok bu iki filmdir: Sevmek Zamanı (1965) ve Kuyu (1968). Bu yazıyı bu iki filmden en azından bir tanesinden çok kısa da olsa söz etmeden kapatmam olası değil.

Sevmek Zamanı, bir resme aşık olan boyacı ustası Halil’i ve onun aşkını anlatır. [Ne hüzünlüdür ki, Metin Erksan’ın ölümünün (4 Ağustos 2012) üstünden daha iki hafta geçmeden, boyacı ustası Halil’i canlandıran Müşfik Kenter de dün (15 Ağustos 2012) hayatını kaybetti.]. Resmin sahibi Meral’in (Sema Özcan) ‘bir resme aşık olunur mu’, ‘böyle aşk kaldı mı’, ‘resmin aslı benim’ gibi sorularıyla bu aşktan kendine düşeni talep edişiyle huzurunu kaybeden Halil’in aşkı, gerçek ile gölgenin/temsilin, asıl ile fotoğrafın/kopyanın, durağan ve mutlak olanla devingen ve uçucu olanın, nihayetinde de yaşam ile ölümün arasındaki ‘huzursuzluğu’, huzursuz geçişkenliği anlatır. Filmin gidişatından daha fazla söz etmek istemem, ancak birşeyin altını çizmek gerekir diye düşünüyorum: Film, her ne kadar bir hikaye anlatıyor olsa da, hikayeyi anlatma biçimi merdivenleri inen adamdaki gibi ‘devamlılığı’ bozan bir nitelikte olmasa da, filmin repliklerinin, derste seyrettirdiğim zaman öğrencileri kahkahaya boğan ‘teatral’ niteliği, bana kalırsa tıpkı merdivenleri inen ve yine inen adam görüntüsünün yarattığına benzer bir ‘yabancılaştırma’ etkisine sahiptir. Bize bu bir filmdir, bir temsildir diyen bir etki. Filmin, anlatı sinemasının seyirlik kodlarını kıran başka sahnelerinden de söz etmek istiyor canım, ancak şimdilik bunu yapmayı başka yazılara erteliyorum. Kuyu’dan söz etmeyi de öyle; çok ‘deli bir film’ olduğunu söyleyip geçiyorum. Ve ‘feminist bir film’ olduğunu...

Yazı daha yeni açılmışken kapatacak söz bulamıyorum. Bu yazı benim Metin Erksan’a borcumdur; onun kaynayan, huzursuz hayalgücüne, onun tutkulu sinemasına borcumdur!

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1371 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler