1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Boşuna mı Konuşuyoruz?!
Boşuna mı Konuşuyoruz?!

Boşuna mı Konuşuyoruz?!

Tufan Erhürman: Son zamanlarda, yolda belde gören insanlar, sıklıkla, biraz da acıyarak, “boşuna yazıyorsun, konuşuyorsun, dinleyen yok” diyorlar bana. Bazılarının iyi niyetinden kuşku duymuyorum doğrusu. Onlar, gerçekten de bu ülkede yazanlar

A+A-

 

 

Tufan Erhürman

tufaner@yahoo.com

 

 

Son zamanlarda, yolda belde gören insanlar, sıklıkla, biraz da acıyarak, “boşuna yazıyorsun, konuşuyorsun, dinleyen yok” diyorlar bana. Bazılarının iyi niyetinden kuşku duymuyorum doğrusu. Onlar, gerçekten de bu ülkede yazanların, konuşanların çok fazla dinlenilmemesinden şikâyetçi olanlardır. Ama bir başka grup var ki, elimde olmadan onların kötü niyetli olduğunu düşünüyorum. Bu memlekette, “yazarak, konuşarak bir şeyler değiştirilebilecek olsaydı, herkesten önce biz yazar, konuşur ve değiştirirdik. Biz uğraşmadığımıza göre, bu işler boş işler demektir. Sen bunları yaparak, insanların bize, ‘siz neden yapmıyorsunuz’ demelerine yol açıyorsun. O nedenle sen de vazgeç” diyerek, kendi tembelliklerini meşrulaştırmaya çalışan, kalabalıkça bir grup maalesef her zaman olmuştur.

Ben bu yazıda esas itibarıyla iyi niyetli olmadığını düşündüğüm bu ikinci gruba değil, birinci gruptaki insanlara seslenip, konuşmaya ve yazmaya devam ediyor olmamın kişisel sebeplerini anlatmaya çalışacağım. Sebepler kişisel olduğuna göre, bu yazı da doğal olarak kişisel bir yazı. Bu yazıyla bana ve benim gibilere acıyan, bizim için üzülen bu iyiniyetli insanlara, “bizim için boşuna üzülmeyin” demek istiyorum sadece.

 

Nelerle Uğraşıyorum?

Son zamanlarda kafayı taktığım, üzerinde düşündüğüm, yazıp çizdiğim konular neler diye sordum kendime bu yazıyı yazmaya başlamadan önce. Şunlar geldi aklıma:

1. Kıbrıs’ta, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları değişmedikçe (ki İngiltere’nin, ABD’nin, Fransa’nın, Rusya’nın ve Çin’in daimi üye olduğu bu Konsey’in bizim “lehimize” bir değişiklik yapmasını beklemiyorum) federasyon dışında bir çözüm önerisinin gerçekle örtüşmediğini, kaldı ki federasyonun birçok insanın sandığının aksine bizim için hiç de kötü bir çözüm formülü olmadığını,

2. Kıbrıslı Türklerin kendileriyle ve yaşadıkları coğrafyayla ilgili kararları kendilerinin almaları, kendi tarihlerinin öznesi olmaları gerektiğini, bunun bir halkın onuruyla ilgili bir mesele, bir var oluş sorunu olduğunu,

3. Kıbrıslı Türk kavramını, “orijinal Kıbrıslı” olanlarla ya da anası ve babası Kıbrıs’ta doğanlarla sınırlamaya çalışmanın bizi “ayrımcılığa” hatta “ırkçılığa” savurabileceğini, bunun insan haklarına asla uygun olmadığını,

4. KKTC’nin bugün içinde bulunduğu şartlarda özellikle stratejik kuruluşların özelleştirilmesinin bizim için sendikasız, toplu iş sözleşmesiz, grevsiz, sosyal güvencesiz çalışma, daha fazla işsizlik gibi başka bir çok şeyin yanında, en önemli kamu hizmetlerinin yabancı özel tekellerin eline geçmesi anlamına geleceğini, bunun liberaller tarafından dahi kabul edilmemesi gerektiğini,

5. Bu ülkeye petrol dolum tesisi gibi yatırımlar yapılması hâlinde, çevrenin geri döndürülmesi mümkün olmayan zararlar görebileceğini, bugünkü hâlimizle bu konudaki risklerle başa çıkamayacağımızı, boyumuzdan büyük işlere kalkışmamamız gerektiğini,

6. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda duyarlı olmak zorunda olduğumuzu, kadınlar ve LGBTQ bireylerin bu ülkede çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını, bu sorunları aşmak için mücadele etme yükümlülüğü altında bulunduğumuzu,

7. Geçmişimizin bugünü de işgal eden ağır travmalarla malul olduğunu, bu geçmişle yüzleşmedikçe, onunla hesaplaşmadıkça, ruhlarımızı sağaltmanın, barış içinde bir arada yaşamanın mümkün olmayacağını ve daha başka birçok şeyi anlatmaya çalışıyorum.

 

Ne Bekliyorum?

Bütün bunlarla uğraşıyorum, bunlar üzerinde konuşuyorum, yazıyorum da ne bekliyorum peki? Bu konuların herhangi birinde çok kısa sürede bir sonuç alınabileceğini, sorunların çözülebileceğini, daha güzel günlerin hemen kapının ardında olduğunu, ha deyince o kapının açılabileceğini mi sanıyorum? Hiç parmağımın arkasına saklanmadan, son derece açık biçimde yanıtlayabilirim bu soruyu: Hayır.

O zaman neden uğraşıyorum? İki basit hedefim var doğrusu. Bunlardan birincisi, bu ülkede bu konuların da konuşulmasına katkıda bulunmak. Yukarıda sıraladığım tüm konularda benim arzuladığım yönün tam tersine akıyor sular. Dahası, insanlarımızın büyük çoğunluğu, suların tam da bugün aktığı yönde akması gerektiğini düşünüyorlar. Yani bugünün düşünsel hegemonyası beni ve benim gibi düşünenleri kale alınmayacak bir azınlık durumuna düşürmüş durumda. Gramsci gibi ustalardan öğrendiğime göre, böyle bir hegemonyaya direnmenin tek yolu, karşı hegemonyayı oluşturmaya çalışmak. Bunun için de daha çok düşünmekten, üretmekten, yazmaktan, konuşmaktan başka yol yok. Kısacası, birinci hedefim bu karşı hegemonyanın benim yaşadığım dönemde değilse bile, benden sonra oluşmasına karınca kararınca katkıda bulunmak. İkinci hedefim ise daha vicdani, daha içsel bir hedef. Çok basit bir soruyla ilgili. Soru şu: Bütün bunları düşündüğüme ve doğru olanların benim düşüncelerim olduğunu sandığıma göre, suskun kalırsam nasıl bakacağım aynaya? Hiç kuşkusuz bu sorunun içinde sorgulanması gereken bir kısım var. Peki ya benim düşüncelerimin hepsi yanlışsa!? Böyle bir ihtimal de var olduğuna göre, bedel ödemeyi göze alarak bu düşünceleri ısrarla paylaşmak doğru mu? Bütün düşüncelerimin yüzde yüz doğru olduğunu iddia edecek kadar kendini bilmez biri değilim elbette. Ama bu düşüncelerin doğruluğunun/yanlışlığının kamusal alanda sınanmasından başka bir yol var mı? O zaman çözüm şu: Sen doğruya ulaşmak için elinden gelen her şeyi yaparsın. Bu alanlarda yazılanları okur, geceni gündüzüne katarak doğru olana ulaşmaya çalışırsın. Sonuçta senin ulaşabileceğin doğruya ulaşır ve bunu da halkla paylaşırsın. İşte orada senin görevin sona erer. Eğer iltifat edilmezse düşüncelerine, her şey bugünkü gibi akar gider ve sen de “ben söyledim ve ruhumu kurtardım” dersin.

 

Sonuç

Kısacası sevgili iyi niyetli dostlarım, ben ve benim gibi yazıp, çizip, konuşanlar için üzülmeyin lütfen. Bize acıyarak duygularınıza işkence etmeyin. Hatta sevinin bizim için. Biz düşüncelerimizi paylaşıyor, hem inandığımız karşı hegemonyanın oluşmasına karınca kararınca katkıda bulunuyor, hem de vicdanlarımızla barışık, yaşayıp gidiyoruz. Bunu yapmasak, vicdanlarımız asla rahat bırakmaz bizi. O vakit emin olun ki bugünkünden beter hâllerde oluruz. Siz bizi bırakın da, iktidar, makam, mevki, para vs. için düşündüklerini, doğru bildiklerini söylemeyenlere, hatta onların tam tersini söylemek zorunda kalanlara acıyın. Yolda belde onları durdurun ve sorun bakalım, elde ettikleri yetecek mi vicdanlarında açılan çukurları doldurmaya!     

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 890 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler