1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Bombalar birkaç metre ötemize düşüyordu ve yine silahsızdık!'
Bombalar birkaç metre ötemize düşüyordu ve yine silahsızdık!

'Bombalar birkaç metre ötemize düşüyordu ve yine silahsızdık!'

Ayluga doğumlu Yorgos Olimpios’la röportajımızın devamı şöyle; SORU: 1974’te kalmıştık... YORGOS OLİMPİOS: Salı günü bizi serbest bırakmışlardı... 22 Temmuz Pazartesi öğleden sonra ateş-kes olmuştu ve ertesi günü yani 23 Temmuz’da

A+A-

 

 

 

Ayluga doğumlu Yorgos Olimpios’la röportajımızın devamı şöyle;

 

SORU: 1974’te kalmıştık...

YORGOS OLİMPİOS: Salı günü bizi serbest bırakmışlardı... 22 Temmuz Pazartesi öğleden sonra ateş-kes olmuştu ve ertesi günü yani 23 Temmuz’da bizi bırakmışlardı. Daha sonra bizi tekrar geri çağırmaya başladılar. Ben Atalassa’daki kampa gitmiştim, burada da 200 civarında insan vardı, yine silah yoktu... Belki 10 tane falan silah vardı, o da gece orasını korumak içindi ancak tümüyle örgütsüzdü herşey. Bizi gruplara ayırmışlardı... Benim askerlikte öğrenmiş olduğum şey eğer savaştaysanız ve bir yerden ayrılıyorsanız, o zaman kendinizi korumak üzere gideceğiniz noktayı bilmeniz gerekir, bombardıman altında kalmadan, savaş başlamadan önce bunları bilmeniz gerekir. 13 ile 14 Ağustos 1974 tarihleri arasında haberleri dinlediğimizde, Cenevre’de Güneş, Mavros, Kleridis vs. arasında görüşmeler devam ediyordu ve ben ertesi gün olacaklardan kesin emindim. Yine Kaymaklı’dan iki arkadaşımla – kendileri komşularımdı - Yunanistan’da tıp öğrencileriydi, yaz tatili için Kıbrıs’a gelip savaşa yakalanmışlardı - onlarla birlikteydim Atalassa’da. Biz ağaçların altında oturmuş sohbet ediyorduk. Oysa hoparlörlerden çağrı yaparak binaların içinde uyumamız emredilmişti! İki tıp öğrencisi bana “Şimdi gidip bu binalarda uyumak tehlikelidir” demişti...

Ben Atalassa’daki bu kampın içine ancak 80 kişi yatırılabileceğini biliyordum, “Bekle da sorun kendiliğinden çözülecek, 200 kişi sığmaz ki bu binaya” demiştim.

Kamp girişinde bulunan arabamın içinde uyumaya karar vermiştik. Arabanın yüzü kuzeye dönüktü... Öteki tepenin üstünde Teknoloji Enstitüsü vardı... Ve RİK binası...

Geceleyin uyumaya çalıştık, ben sürücü koltuğunda uyuyordum, bu iki tıp öğrencisinden biri yanımda, birisi de arka koltukta uyuyordu. Sabah beşe çeyrek kala bir patlama bizi uyandırmıştı!

Türk uçakları bombardımana geçmişti, bizim kampı değil ama başka yerleri bombalıyorlardı. Biz arabayla akasya ağaçlarının altındaydık...

 

SORU: Atalassa’daki akıl hastanesi binasını bombalamıştı Türk uçakları ve bu akıl hastanesinde bulunan Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum hastalar birlikte ölmüştü bu bombarımanda ve sonuçta birlikte gömüldüler, aynı yere...

YORGOS OLİMPİOS: Evet, doğrudur bu ama bu daha sonra olmuştu.

 

SORU: Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar’ın birlikte ölüp birlikte aynı yere gömülmüş olduğu belki de tarihimizdeki tek olaydır bu!

YORGOS OLİMPİOS: Biz Atalassa akıl hastanesinden yalnızca birkaçyüz metre uzaklıktaydık.

Uçaklar o gün bizi bombalamadılar... Ancak Kaymaklı ve Miamilya’da (Haspolat) hat kırılınca, Türk askerleri tepelere çıktılar ve bölgeyi bombardıman etmeye başladılar... Füzelerle... Bu meydana geldiğinde, durum çok tehlikeli olmuştu çünkü birkaç metre ötemize düşüyordu bombalar ve yine silahımız yoktu. Bizi gruplara ayırmış olmalarına rağmen, şu grup şuraya, bu grup buraya gidecek diye talimat vermemiş oldukları için ortalık panayıra dönmüştü!

 

SORU: Sizce bu aptallık mıydı yoksa bilinçli yapılmış bir şey miydi? Yani grupların nereye gitmesi gerektiği hakkında hiçbir talimat vermemeyi kastediyorum...

YORGOS OLİMPİOS: Her ikisi de... Her ikisi de... Hem aptallıktı, hem de bilinçli yapılmış bir şeydi... Bilinçliydi çünkü yanlış bilgilere, yanlış istihbaratlara sahiptiler. Aptallıktı çünkü eğer bir ordunuz varsa ve olası saldırılarda neler yapacağınızı planlamamışsanız!...

Üçümüz oturup konuştuk: Ben bu iki tıp öğrencisine “Eğer burada kalırsak, boşu boşuna ölebiliriz... O nedenle buradan ayrılalım, bunu öneriyorum” dedim. Şunu farketmiştik: Türk askerleri 15-20 dakika bombardımandan sonra bir süre durup dinleniyorlar, sonra tekrar bombardımana başlıyorlardı. Bu aralardan birisinde arabaya binip oradan ayrıldık. Lefkoşa’nın güneyinde Anaya köyü var, Agros yolunda... Ailemi görmüş olabilecek olan insanlar bulmaya çalışıyordum, eşim hamileydi, yedi aylık hamileydi, kaynanam, kaynatam, onları geride bırakmıştım. Annem erkek kardeşimin ailesiyle birlikteydi. Kimseyi bulamamıştım. Ancak onları görebilecek olan kişilere haber bırakmıştım: Ben Agros’a gidiyordum ve onları görürlerse bunu aileme söyleyeceklerdi.

Bu da başka ilginç bir hikayedir çünkü arabada yalnızca dört galon benzin vardı! Benzin bulmaya çalıştım ama her yer kapalıydı... Bir köye giderek oradaki kooperatiften lambasuyu bulmaya çalışmıştım, bulduğum lambasuyunu arabadaki benzine karıştırmıştım, o günlerde araba motorlarında kullanılan teknoloji, böyle bir şey yapmanıza izin veriyordu... Şimdi değil ama! Şimdi yapmaya kalkacak olsanız, araba yürümez!

Neyse Agros’a gitmeyi başardım... Birkaç gece geniş ailemle birlikte orada kaldım. Ertesi günü erkek kardeşim Agros’a gelmişti. 11 gün almıştı Girne’den Lefkoşa’ya gitmesi... 14 Ağustos’ta kardeşimin nerede olduğuna ilişkin hiç bilgim yoktu ama işte Agros’a gelmeyi başarmıştı. Bir arkadaşıyla gelmişti, arabası Karmi’de kalmıştı ve hala oradadır arabası. Yeni bir Toyota Corolla’ydı arabası...

Daha önce askerlik yapmış olduğum dönemde bir arkadaşımla birlikte Yeşil Hat’ta gitmiştik... Bir süreliğine Yeşil Hat’ta görev yapmak istiyorduk... Faneromeni Sokağı’nın arkasındaydık... Kasulidis kitabevini hatırlıyor musunuz? Her neyse, Arasta Sokağı var, sonra Ayios Andonios Hanı var, sonra Ermu Sokağı var, Kikku var, sonra da Dimitri Liverti sokağı var... Bunlar paralel sokaklardır... Biz bu bölgedeydik.

Askerliğimin ilk altı ayı Neapolis’teydim (Yenişehir), Junior School of Trachonas’taydım (Kızılbaş Ortaokulu). Girne yolundan 60-80 metre kadar geride, Severis binasının karşısındaydık... Kasım 1967’deydi bu, Köfünye olayları sonrasıydı. Kendimizi korumamız yönünde emirler vardı... Ben sabah 6’da nöbete gittiğimde, karşı tarafta nöbet tutan Kıbrıslıtürk’e elimi sallıyordum, onlar da bana ateş açarak karşılık veriyordu!

 

SORU: 1959’da, ben henüz bir yaşındayken, siz sol harekete katılmış vaziyetteydiniz...

YORGOS OLİMPİOS: Evet, AKEL’deydim... 1990’da AKEL’den ayrıldım, ADİSOK’u kuranlarla birlikte... AKEL’den ayrılmamın iki ana nedeni vardı:  Parti içi demokrasi ve ideoloji... Ben Almanya’da okumuştum, oradaki sistemi biliyordum, düşünceler güzeldi fakat eğer demokrasiyi düşüncelerden ayrı tutarsanız, kesinlikle başarısız olursunuz... Bir diktatöre dönüşürsünüz... Eğer neyin doğru, neyin yanlış olduğunu açıklama yetkisi yalnızca sizdeyse, o zaman bir diktatöre dönüşürsünüz. Öteki neden ise, AKEL’in Kıbrıs sorununa ilişkin politikalarıydı. Ben darbeden mağdur olmuş bir kişiydim. Milliyetçilere ya da diktatörlere hayranlık duymam için herhangi bir neden yoktu. Fakat geçmişte AKEL’in DİSİ ve Kleridis’le işbirliği yapmaktan neden kaçındığını anlayamıyorum.

 

SORU: Hala işbirliği yapmıyorlar...

YORGOS OLİMPİOS: Evet, evet... Hala böyledir... Eğer ben EDEK ve DİKO’nun hizmetlerinden ve Kilise’den yararlanarak hükümette bulunabiliyorsam, o zaman hiçbir zaman Kıbrıs sorununu çözemem...

 

SORU: Neden?

YORGOS OLİMPİOS: Neden? Çünkü onları memnun etmek zorundasınız, iktidarı elinizde tutabilmek için onları tatmin etmek zorundasınız.

 

SORU: Savaş bittikten sonra ne yaptınız?

YORGOS OLİMPİOS: Zavallis’teki işime devam ettim 1977’ye kadar... Bu işte geleceğim olmadığını anlamıştım. Böylece aluminyum kapı ve pencere üreten bir şirkette çalışmaya başladım. Bir yıl sonra, aynı grupla bir ithalat şirketi kurduk. İlk yıl üretiyorduk... Amacımız aluminyum sanayiinde kullanılan teknolojiyi öğrenmekti. 1978’de aluminyum kapı-pencere aksamları satmaya başladık... Birkaç hafta önce emekliye ayrılıncaya kadar aynı şirkette çalıştım. İki oğlum var – büyük oğlum 1974’te dünyaya geldi, küçük oğlum 1979’da... Kızım da 23 yaşındadır...

 

SORU: Şimdi düş kuralım: Eğer Kıbrıs sorunu konusunda birşeyler yapma gücünüz olsaydı şimdi, ne yapardınız? Kıbrıs sorununun “lokal” bir problem olmadığını biliyoruz, Türkiye var işin içinde, İngiltere var, diğer güçler var...

YORGOS OLİMPİOS: Hem “lokal” bir problem değildir sadece, hem de “lokal” bir problemdir de aynı zamanda, ikisini ayıramayız.

 

SORU: Sizin yol haritanız ne olurdu?

YORGOS OLİMPİOS: Gelecek için önerilerim... Öncelikle bizim tarafta insanlara gerçeği söylemek zorundayız. Çünkü eğer gerçeği anlatmazsak ve insanlar yalnızca bizim tarafın “haklı olduğunu” düşünürse, o zaman insanlar herhangi bir çözümü kabul etmeye hazır olmayacaktır. “Eğer biz haklıysak, Türkler’in söylediklerini neden kabul edelim ki?” diye düşüneceklerdir.

İkinci adım, bizim tarafımızda uzlaşmaya dayalı bir çözümü kabul edebilecek bir çoğunluk yaratmaktır. Ve bunun anlamı da, 1974’te Makarios’a karşı yapılan hareketi unutmamız gerektiğidir çünkü DİSİ bu aşırı görüşlüleri temsil etmiyor şu anda.  İnsanların büyük çoğunluğu bizim gibi düşünüyor. Bir çözüm istiyorlar, federal, iki bölgeli, iki toplumlu bir çözümü kabul ediyorlar...

Üçüncü adım, öneriler ortaya koymaktır. Eğer elinizde “Bunu kabul etmiyorum, şunu kabul etmiyorum, şunu da kabul etmiyorum” diye bir liste varsa, bu aptallıktır! Bu şuna benzer: Diyelim ki bir Mersedes araba acentasına gittik, dükkanda Smart arabalardan tutun da 50-60 litrelik arabaları var, bize şunu önerirler, bunu önerirler, biz da “Yok beğenmedim, bunu da istemem, onu da istemem” deriz. Öyleyse neden geldin Mersedes dükkanına?

Eğer görüşmeleri elinizde neleri kabul etmeyeceğinize dair bir listeyle yürütüyorsanız, o zaman hiçbir zaman çözüme ulaşamazsınız. Öneri yapmanız gerekir...

Hristofias’ın seçilmesinden sonra Talat onu aramıştı ve “Senin elinde bazı öneriler var, tartışmak istediğin beş altı şey var, tamam. Önerilerini getir da görüşmeye başlayalım” demişti. Hristofias bunu kabul etmemişti. Ve sıfırdan başlamıştı, mülkiyet, sınır olmayacak, takvim olmayacak... Hiç sınır olmayacak mı? Sınır tabii ki vardır, o da insanların ölümlü olduğudur, limitimiz budur, Hristofias da senin gibi, benim gibi ölecektir. Hayat kısadır çünkü...

Aptallığın sınırı yoktur bir tek, diğer herşeyin sınırı vardır...

Bu benim sözüm değil aslında, gazeteci-yazar Alekos Konstantinidis’in sözüdür: “Bu adada sınırı olmayan tek şey aptallıktır” der Alekos Konstantinidis.

 

SORU: Geçtiğimiz Aralık ayında Paris’te bir kollokiyuma katıldım, bu kollokiyumda konuşan bir bilim insanı, tarih boyunca Kıbrıslırumlar’ın Kıbrıslıtürk toplumunu “önemsiz bir azınlık” olarak gördüğünü anlattı – “ancak Türkiye işin içine karıştığı zaman Kıbrıslıtürk toplumunu ciddiye alıyorlar” diyordu bu bilim insanı... Sizce bu doğru mudur?

YORGOS OLİMPİOS: Bu doğrudur. Kıbrıslırum tarafının davranışı şuydu: “Kıbrıslıtürkler küçük bir azınlıktır, onlara bakmamız gerekmez, biz çoğunluğuz” şeklindeydi bu davranış... Zaman zaman bunun yansımalarını görebilirsiniz...

 

SORU: Şimdi barikatları geçip de sonra evinize döndüğünüz zaman neler hissediyorsunuz?

YORGOS OLİMPİOS: Hayal kırıklığı hissediyorum... Küçük bir adadır Kıbrıs, 60 mile 200 mil büyüklüğünde, nüfusu da bir milyonun altındadır... Tüm bu trajedileri yaratmayı başardık, o kadar çok insan öldü, onca nefret birikti... Kuzeyde olup bitenlere bakınız: Kıbrıslıtürkler, kendi topraklarında küçük bir azınlığa dönüşüyorlar... Ben Türkiye’den gelen insanlardan nefret etmiyorum, onlarla bir derdim yok çünkü oyunu başkalarıdır oynayan... Türkiye’den gelmiş olan o küçük çocuklara sempatim de vardır çünkü bana kendi çocukluğumu hatırlatır... Ancak Kıbrıslıtürkler yokolacaktır, Kıbrıslıtürkler de öncelikle Kıbrıslı’dırlar, sonra başka şeyler gelir... Kıbrıslıtürkler’den sonra da biz yokolacağız... Eğer Kıbrıs sorununu çözemezsek, Kıbrıslılar bu adadan yokolacaktır.

 

SORU: Cemaliye teyzeyi ziyaret ederek Dohni katliamı için – hiçbir alakanız olmadığı halde – ondan özür dilemiştiniz... Dohni katliamını ilk ne zaman duymuştunuz?

YORGOS OLİMPİOS: Seneler önce duymuştum Dohni olaylarını... İşgal döneminde duymuştum. Aniden ortaya çıkan bir şey değildi Dohni. Belki başka olaylarla ilgili bilgimiz yoktu fakat Dohni bilinen birşeydi. Elbette detaylar bilinmiyordu fakat böyle bir olay olduğu biliniyordu... İşgal esnasında Dohnili bazı Kıbrıslıtürkler’in alınıp öldürüldüğü biliniyordu...

 

SORU: Bundan 50 sene sonrasını düşündüğünüzde, bir geleceğimiz olduğunu görebiliyor musunuz? Çocuklarımızın bu topraklarda bir geleceği olduğunu?

YORGOS OLİMPİOS: Bu adada yaşayanlar olacak, evet ama Kıbrıslılar olmayacak bunlar... Eğer bir çözüme varırsak, adanın geleceği çok güzel olacak. Haritada çok iyi bir yerimiz vardır – elbette bu yerimiz nedeniyle bu kadar çok iş geldi başımıza. Fakat eğer Avrupa, Asya ve Afrika arasında bir noktada olduğumuzu düşünecek olursanız, yeryüzünün en tarihsel bölgesidir bu. Turizm, hizmetler bakımından stratejik bir noktadayız... Türkiye çok zengin bir ülkedir doğal kaynaklar bakımından. Eğer birbirimizi kabul edebilsek – Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’tan bahsediyorum – gelecek muhteşem olurdu... Ancak tarihimizin korkunç yönlerini unutmak zorundayız bunu yapabilmek için... Mentalitemizi değiştirmemiz gerekir...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1077 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler