1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BİZİM OĞLAN SENDROMU
BİZİM OĞLAN SENDROMU

BİZİM OĞLAN SENDROMU

70’lerin sonlarından 80’lerin ortalarına kadar “Amerikan Pazarı” vardı Tophane’de. Bizde üretilmeyen ne varsa bulunurdu üç aşağı beş yukarı. Türkiye’de o günlerde Jean nerede? Şansı yaver gidenler, bitli turistlerin kı

A+A-

 

70’lerin sonlarından 80’lerin ortalarına kadar “Amerikan Pazarı” vardı Tophane’de. Bizde üretilmeyen ne varsa bulunurdu üç aşağı beş yukarı.

Türkiye’de o günlerde Jean nerede? Şansı yaver gidenler, bitli turistlerin kıçından eski püsküleri alıp üstüne düz dünya para vermeye hazırdı o günlerde. “Beyazlamışı” makbuldü. Hatırlarım, abilerimiz denize “kotla” girer, plaj kumuyla beyazlatmaya uğraşırdı pantolonları.

“Avrupa’dan gelmiş” çikolata ve şekerlemeler, oyuncaklar, giysiler ve tabii hemen her köşe başına zulalanmış “tombalacılardan” alınan yabancı sigaralar pek makbuldü. Zavallı Maltepe’nin, Samsun’un karşısına afili ambalajları, yaldızlı filtreleriyle çektiniz mi Amerikan sigaralarını, havanızdan geçilmezdi.

Malın yabancısı kadar adamın da yabancısı makbuldü. Yabancı uzmanlar, kendilerinden emin halleriyle elleri ceplerinde “dünyanın tecrübesini” şıp diye önümüze koyuverirlerdi. İnternet yok tabii o zamanlar. Bilgiye ulaşmak, aylarca maden kazıp birkaç gram altın bulmak gibi bir şey! Yurt dışından kitap, gazete bulacaksın, getirteceksin, okuyacaksın da… Gavur dediğin durmuyor ki? Sen daha bir kitabı bitirip, hazmedip cakasını satamadan elin oğlu yeni beş tanesini yazıvermiş! Şimdi dünyanın en akla gelmedik köşesindeki en akla gelmedik fikre bir “tık”la ulaşabiliyor, okuyabiliyor, tartışabiliyorsun ya, bundan sadece 10-15 yıl öncesine kadar böyle miydi ya?

Yabancı olanı koşulsuz beğenmek, yerli olanı koşulsuz küçümsemek, en milliyetçi ailelerde bile gözlenebilen tuhaf bir Türk âdetiydi.

Ben buna “bizim oğlan sendromu” diyorum. Böyledir, “bizden” saydıklarımız, ciğerini bildiğimize inandıklarımız, içimizden çıkanlar, ağızlarıyla kuş tutsalar bir türlü rüştlerini ispatlayıp “adam yerine” konulmazlar. Yabancıya karşı gösterilen hoşgörü ve anlayış, “bizim oğlanlardan” esirgenir. En küçük bir hataları bile “beklenen beceriksizliklerine” kanıt kabul edilip, kazayla verilen şans anında, üstelik hayli kabaca geriye alınır.

Türkiye’de bu adet hanidir terk edildi. Özal döneminin o kanırta kanırta gerçekleştirilen uluslararası sermaye ile bütünleşme operasyonunun acıları içerisinde küresel rekabette kendilerini varlamayı büyük ölçüde öğrendi Türkiyeliler. Sadece ekonomide değil, hayatın her alanında dayak yiye yiye kazanılan bir özgüven oluştu.

70’lerin, 80’lerin Türkiye’sinde bırakılan “bizim oğlan sendromunun” izlerini Kıbrıs’ın Kuzeyinde hâlâ görmek mümkün. Kıbrıslı Türk’ün Kıbrıslı Türk’ü küçümseyişinin, adam yerine koymak demeyelim ama ciddiye almayışının bir çok örneğine tanık oluyorum zaman zaman. Küçük toplum, herkes herkesi tanıyor, herkes herkesin hangi koşullardan geldiğini, tabiri caizse “cemaziyellevelini” biliyor. Bu “bilgi”, Kıbrıslı Türkler arasında kişinin kendisini var etmek için didine didine harcadığı emeği sıfırlıyor çoğu kez. Ve ne yazık ki, sırf bu yüzden pek çok değerli beyin başka diyarlarda var olma savaşı veriyor.

Kıbrıslı Türklerin yayınladığı bir gazetede, hasbelkader bir köşe kapmış Türkiyelinin bunları söylemesi tuhaf gelebilir belki ama emin olun, bu satırların yazarı işgal ettiği köşenin aslında bir Kıbrıslı Türk’ün hakkını gasp etmek anlamına geldiğinin fazlasıyla farkında. Neyse ki kendimi bir “konuk yazar” olarak görüyor ve yerimi her an Kıbrıslı Türk bir kaleme terk etmeye hazır bekliyorum…

Hepitopu 80-100 bin kişiye düşmüş bir toplumun elbette bağnaz milliyetçiliğe kapılmadan, kendi değerlerine sahip çıkması hayati bir önem taşıyor. Ülkeyi terk etmek zorunda kalan her genç beyin, Kıbrıslı Türkler açısından doldurulması mümkün olmayan bir boşluk yaratıyor. Bu beyinlerin başka diyarlara göçmesinin engellenmesi lâzım. Ama bu; devlet politikalarından da önce, toplumun içselleştirmesini, kendi değerlerini önemsemesini ve daha da önemlisi onları kullanmasını gerektiriyor.

Birçok Kıbrıslı Türk akademisyenin, sanatçının, entelektüelin, girişimcinin küstürülerek yurt dışına kaçmak zorunda bırakıldığını biliyorum. Ağır, çok ağır bir haksızlık bu! Ve biliyor musunuz ki aslında bu haksızlık, hangi ülkede olursa olsun her koşulda ekmeğini çıkartabilen o genç insanlara karşı değil; bizzat Kıbrıs Türk halkına, Kıbrıs Türk kültürüne, Kıbrıs Türk ekonomisine ve toplumun geleceğine karşı yapılmış bir haksızlık!

Pek çok kültür-sanat, akademik ya da ekonomik organizasyonda, etkinliğin “ciddiyeti” Türkiye’den gelen katılımcılarla ölçülüyor. Ya Kıbrıslı Türk şairler, yazarlar, ekonomistler, bilim insanları? “Ha onlar mı, canım onlar bizim oğlan nasılsa!”

Reklam sektörü örneğin… Tamam, Türkiye reklamcılık alanında dünyada gerçekten önemli bir yere sahip artık. Ama sanıyor musunuz ki eğer Türkiye kendi reklamcılarını, kendi iletişimcilerini, kendi entelektüellerini tepe tepe kullanmasaydı sektör bu kadar gelişebilirdi? Siyasi parti kampanyalarının bile bütünüyle Türkiyeli reklamcılara teslim edildiği, genç Kıbrıslı Türklere şans tanınmadığı bir iklimde bu hegemonya nasıl kırılabilir?

Akademik dünyada örneğin…  Zaten Kıbrıslı Türk Üniversitelerin boğazının bizzat Türkiye tarafından sıkıldığı, Türkiye Üniversitelerinin adanın potansiyeline acımasızca hücum ettiği bir ortam yaratılmışken ve bütün üniversiteler Türkiye’den akademisyen ithal etmeyi marifet sayarken, Kıbrıslı Türk akademisyenlerin ne yapması bekleniyor? Kaçıp gitmekten başka?

Kültür-Sanat alanında da durum farklı değil. 100 binlik bir nüfusta sayıları iki elin parmağını geçmediği halde canından bezdirilen şairlere, yazarlara, tiyatroculara, sinemacılara yazık değil mi?

Sakın ola ki, “Kıbrıslı Türkler içe dönsün, Türkiye’nin ve dünyanın değerlerine kapalı olsun” dediğim sanılmasın. Aksine, olabildiğince dünyaya açık ve fakat kendi potansiyelini de sonuna kadar kullanmayı bilen bir toplumsal algının ve alışkanlığın oluşturulmasından söz ediyorum.

Var oluş nerede biter, yok oluş nerede başlar?

Kıbrıslı Türklerin biraz da bunlar üzerinde düşünmesi, kendi değerlerini pamuklara sarıp onların pırıltılarından daha fazla yararlanması gerekmiyor mu?

 

 

 

 

Bu haber toplam 1820 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler