1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bizim Günahkâr Bedenlerimiz
Bizim Günahkâr Bedenlerimiz

Bizim Günahkâr Bedenlerimiz

Abdurrahman Saygılı: Son zamanlarda Türkiye’nin gündemi hızla değişmekte. Bu değişim içerisinde, Başbakan’ın kürtaj ve sezeryan uygulamalarına ilişkin olarak yaptığı açıklamalar oldukça ses getirdi

A+A-

 

 

Abdurrahman Saygılı

kamusal@hotmail.com

 

 

Son zamanlarda Türkiye’nin gündemi hızla değişmekte. Bu değişim içerisinde, Başbakan’ın kürtaj ve sezeryan uygulamalarına ilişkin olarak yaptığı açıklamalar oldukça ses getirdi. Ancak bu açıklamalar üzerine çıkan tartışmalar bir nisan yağmuru misali geldi geçti. Oysa Başbakan’ın bu açıklamaları kimilerinin düşündüğü gibi sadece bir gündem değiştirme, ilgi dağıtma şeklinde değerlendirilemeyecek kadar mühimdi. Zira konu, bedendi. Başbakan söylemese ve hatta belki kuramsal boyutunu hiç bilmese de ettiği lafların hiçbiri laf-ı güzaf değildi. Bilakis politik bir söylemin son bir açılımıydı bunlar. Bunun adını koymak lüzum ederse ve Michel Foucault’un dilinden söylenirse; bu açıklamalar biyo-politik söylemden başka bir şey değildi.

İlk Günahın Tohumları: Bizler yahut Bedenlerimiz

Hikâye odur ki, Şeytanın ayarttığı Havva’nın etkisinde kalan Âdem, şecere-i menhiyye’nin meyvesini yiyerek itaatsizlik etmiş, Tanrının buyruklarına uymadığı için onun gazabına uğrayarak düşürülmüş, bütün soyu lanetlenmiş, yani bizler günahkâr olarak yaşamaya mahkûm olmuşuz yeryüzünde. Hikâyeye inanırsak(!), bizler artık bozulmuşlarız ve bu bozulmuşluğumuzdan mütevellit daha doğmadan bile günaha gark olmuşuz, kirlenmişiz. Dolayısıyla, ilk günahın tohumları olan bizler, bir sarkacın ucundaki ağırlık misali göklerin hâkimi Tanrı ve yeryüzünün hâkimi Devlet arasında, var olduğumuzdan beri, sallanıp durmakta, Âdemin itaatsizliğinin bedelini itaat etmeye zorlanarak ödemekteyiz.

İnandırıldığımız hikâyedeki itaatsizliğin tohumları olan bizler, itaatsizliğimizin bedelini de; gerek uhrevi gerek dünyevi iktidarın bedenlerimizi işlemesiyle ödemekteyiz.  Tarihsel süreç içerisinde geliştirilen yönetim teknikleriyle bedenlerimiz, kontrol edilmekte, denetlenmekte ve gözetlenmekte biteviye. Ama nasıl?

İktidarın Beden Politikası: İktidarın Söylemi yahut Başbakan Ne diyor?

İktidar beden üzerindeki politikasını uygulamaya geçirmek için, bedenlerimizi iki yönden kıskaç altına alır. Kıskacın bir ayağı pozitif iktidar uygulamaları iken, diğer ayağı da negatif iktidar uygulamaları oluşturur. Başka bir ifadeyle, iktidar, bedenimize içkin olan arzuları yüz üstüne çıkararak denetlemenin yanında bastırma pratikleriyle kontrol etmeye çalışır. İktidarın beden politikası, cinsellikten cezalandırmaya, eğitimden sağlığa kadar, yaşam üzerinde iktidar kurmaya dairdir.

Yaşamı, ürettiği söylemler ve uygulamaya koyduğu pratiklerle inşa etmeye çalışan bu iktidarın, M. Foucault’nun dilindeki özel adı: biyo-iktidardır. Biyo-iktidar yaşama iki biçimde müdahale eder. Biçimlerden bir tanesi, bedene bir makine olarak yaklaşır, ki bu tam olarak disiplinci iktidardır. Amacı, insan bedenini disipline etmek, yeteneklerini geliştirmek, uysallaştırmak, daha verimli hale getirerek ekonomik denetim sistemleri ile bütünleştirmek şeklinde özetlenebilir. Foucault bunu bedenin anatomi-politiği olarak tanımlar. İkinci müdahale biçimi ise, bedeni doğal bir tür olarak alan nüfusun biyo-politiğidir. Foucault’ya göre, disiplinci olan iktidar; “...bir makine olarak beden üzerine merkezileşmiştir: bedeni disipline etmek, yeteneklerini optimize etmek, gücünü ele geçirmek, yararlılıklarının ve yumuşak başlılıklarının paralel büyümesi, etkinlik sistemleri ile bütünleşmesi ve ekonomik kontrolleri, bütün bunlar disiplin olarak karakterize edilen iktidar prosedürleriyle sağlanır.” Buna karşılık nüfusun biyo-politiğinde beden; “yaşam mekanikleri ile donatılmıştır ve biyolojik süreçlerin temeli olarak hizmet eder: üreme, doğum ve ölüm, sağlık düzeyi, ortalama ömür gibi bütün bu durumlarla değişimlerine sebep olabilir. Onların denetlenmesi bütün bir müdahale serisi ve düzenleyici kontroller tarafından sonuçlandırılmıştır.”

Foucault’nun çizdiği kuramsal temelin izini takip etmek, güncel meseleleri anlamak için yararlıdır çoğu kez. Muktedirlerin ağızlarından çıkanın arka planı kavramak için iyi bir olanaktır tartışmasız Foucault.

Mesela, Başbakan’ın Türkiye gündemine enjekte ettiği kürtaj ve sezeryan tartışmaları bu çerçevede okunabilir. Başbakan kürtajın cinayet olduğu ve kadınların bu yöntemi tercih etmemesi gerektiği şeklindeki temennisiyle başladığı konuşmasına, batı hukukunda kürtajı yasaklayan örneklerle süsleyerek devam etmesi ve hatta bununla da yetinmeyerek sezeryana karşı alaycı bir üslupla öfkesini kusması Foucault’nun biyo-iktidar hakkındaki söylediklerinde ne kadar haklı olduğunu ispatlar niteliktedir. Hele Başbakanın “sezeryan bu ülkenin nüfusunu engelleme operasyonudur” söylemi tam da Foucault’nun nüfusun biyo-politiği dediği şeydir. Zira iktidar, nüfusu kontrol etmek için doğum ve üremeyle yakından ilgilenmek durumundadır; böylece, yaşama müdahale ederek hayatı denetim altına alabileceğini bilir. Bilgi, iktidar için elzemdir. Bu yüzdendir ki, bir Başbakan, ilk bakışta bize çok tali görülen üremeye ilişkin ve kişilerin kendi bedenlerini ilgilendiren kararlara karşı çıkmakta; kendi çizdiği politikanın hilafına olabilecek, onun yaşama sızma pratiklerini engelleyecek uygulamalara öfkeyle saldırmaktadır. İktidarın-başbakanın- bilgisi dışında, yani onun iktidarı dışında üremek ya da ürememek, kontrolü kaybetmektir. Kontrolü kaybetmiş ve/veya bilgiyi elinde tutamayan bir iktidar ise, var olma kaygısı taşıyacaktır. Başbakan’ın Türkiye’nin çoğaldıkça, ya da daha doğrusu genç nesilleri arttırdıkça iktidarını pekiştireceği düşüncesi ve buna mugayir her hareketi düşman saldırısı olarak addetmesi; onun saldırgan üslubunun dışında iktidarının hayat memat meselesidir gerçekten de.

Zira Başbakan’ın çok değil sadece birkaç ay önce dillendirdiği dindar genç kuşaklar yetiştirmemiz lazım söyleminin pratiğe geçirilmesi için nüfusa ihtiyaç yok mudur? Bu bağlamda, acaba bu kuşakların doğumuna engel olabilecek her türlü davranış bir yönden de iktidarın iktidarına yönelik bir itaatsizlik değil midir?

Başbakan,  “bu ülkedeki her meselenin sorumlusu” olarak konuşurken ya da sağlık politikasına, eğitim politikasına ve üreme politikasına ilişkin kararlar alırken hep biyo-politik bir tavır takınmaktadır aslında. Bu yüzden, Başbakan’ın sağlığa, eğitime ve kürtaja yönelik her söyleminin, beden için bir müdahale alanı yarattığının farkında olmadığını, bunu ezberinden söylediğini iddia etmek, veyahut buna inanmak büyük bir safdillik olur. Safdilli olmamak için Zerdüşt boşuna buyurmuyor demek gerek. Ezcümle, bir şeyi daha unutmamak gerekir ki, ilk günah metaforu, sadece dinsel iktidarın değil laik iktidarın da sevdiği bir metafordur. İtaatsizlik muhakkak ceza gerektirir. Yatak odamıza girmeyen bir iktidar ise, hep nakıs bir iktidardır. O yüzden, bundan sonra Başbakan’ın her söylemini o nakıs iktidarı tamamlamaya yönelik bir adım olarak okumak daha doğru bir okuma olacak ve bedenlerimize yönelik taarruz belli ki katlanarak artacak.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 877 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler