1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BİZ OLMAK
BİZ  OLMAK

BİZ OLMAK

Dünün görüntüleri, sesleri, duyguları ve dokunuşları sarmalayıp duruyor beni. Erkenden uyandım yazımı yazabilmek için. Nafile çaba! Kelimeler kaçışıyor, netleştiremiyorum objektifi... İlk cümleyi bulamıyorum bir türlü. Son sıralar üstünde düşünüp durduğu

A+A-

 

Dünün görüntüleri, sesleri, duyguları ve dokunuşları sarmalayıp duruyor beni. Erkenden uyandım yazımı yazabilmek için. Nafile çaba!  Kelimeler kaçışıyor, netleştiremiyorum objektifi... İlk cümleyi bulamıyorum bir türlü. Son sıralar üstünde düşünüp durduğum “Biz olmak” konusunda bir yazı yazacaktım. “Biz” olmayı daha çok da olumsuzlayan düşünmeler içindeydim. Kimlik ve aidiyet konularının yarattığı kıskaç,  dahil olmadığın suça ve utanca kolektif ortaklık gibi başlıklar üzerinde kafa yoruyordum. Bütün bunların yanısıra “biz olma” coşkusu ve gücüne takılıp duruyordu aklım. “Zorunlu bizler” ve “gönüllü bizler” ayrımı üzerine düşünmelere sürüklemişti bu beni... Lefkoşa Belediye Tiyatrosunun damarlarını kurutmaya yönelik hain saldırıya karşı imza attım az önce. Lefkoşa Belediyesi’nde yaşananan krizden çıkılmaya çalışılırken ilk akla gelen  önlem sanat için ayrılan bütçe olmuş. Devlet kafası böyle çalışıyor. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’na dokunulduğunu hissedince duygusal damarına basılıyor ve hemen “biz” oluveriyorsun işte. Gönüllü bir “biz” durumu bu...

Gündemi takip eden, günün dertleriyle uğraşan yazılar yazmıyorum ben. Çok daha genel bir yerden kuruyorum  haftalık yazılarımı... İnsanın içini yakan pek çok gelişme oluyor her gün. Ben biraz da Kıbrıs-Türkiye gündemleri arasında bölünmüş durumdayım. Aynı yazı, iki yerde birden yayınlanıyor her Pazar. Her ülkede de anlamlı gelebilecek birşey yazmak durumundayım böyle olunca.

Gündemi takip etmek çok da hoşuma gitmiyor aslında. Çemberin dışında durmak, başka bir yerden, varoluşsal meseleler üzerinden  yazmak istiyorum. Gündemi takip eden pek çok köşe yazarı var sonuçta. Ben kendimi köşe yazarı gibi de görmüyorum zaten. Her kategori, feci halde geriyor beni... Her alanının başına buyruğu, her alanın itaatsizi olmaya meyletmişim her ne halse...

Bu iyi bir duruş mu, bilemiyorum? Hiçbir yerde kökleşmemek, hiçbir kurumla aidiyet kurmamak, her ilişkide  sırası gelince uçup kaçacak bir pencereyi açık tutmak... Yaptığım bu sonuçta... Her türlü adanmaya meyilli, iflah olmaz bir romantiğim oysa... Acayip empatikim ve sorumluluk duygum yüksek bir yandan da...  Hayatın her alanında eğreti durma eğilimimin nedeni sanırım özgürlük tutkum ve masumiyetimi koruma arzum... Dahil olduğun kolektif durumlar bunu elinden alabilir çünkü. “Ben” olarak bunların garantisini büyük oranda elinde tutabilirsin. “Biz” olunca epey çetrefilleşiyor durum. Şair ve yazar olarak da bu kolektif varoluşların dışında durup onlara katkını ve eleştirini daha iyi bir yerden yapabilirsin sonuçta.

Aslında bunu yaparken bencilce bir eğilimim de yok değil. Yaralanmaktan korumaya çalışıyorum kendimi. Yaralanınca, aşırı yaralanınca acayip kafam karışıyor çünkü... Başkalarının yaralarına melhem olabiliyorum da kendi yaralarımla başa çıkamıyorum. Kendimi avutmamın mümkün olmadığı acılarım oluyor çoğu zaman. Hemen suçluluğa, hemen utanca dönüşüyor küçücük, masum hatalarım bile... Onlarla yüzleşmeyi başaramamışsam büyüyüp beni yutmaya çalışan canavarlara dönüşüyorlar.

Kendimi sürekli bazı kolektif hallerin, protestoların içinde buluyorum. Aktivizm kimliğimin önemli bir parçası çünkü... Bu “biz”in içinde acayip bir heyecan var bir yandan da... Gücün çoğalışını, dönüştürme kapasitesini hissedip mest oluyorsun. Adaletsizliğe karşı bir sesin gittikçe yükseldiğini gözlemlemek coşku veriyor. Başkalarıyla aynılaşmıyorsun aslında, ortaklaşıyorsun sadece...

Herşey kirleniyor ama... Her türlü devrimci kalkışmanın içini kemirmeye hazır kurtlar var. Sanat, bütün bu kolektif başkaldırıların kıyısında  durarak içeriye doğru müdahaleler yapabilir yalnızca...

Başka bir dünya istiyorum. Bu çok net... Benim gibi düşünenler var ve onlarla bağlar kurmalıyım. Bu da çok net. Dahil olduğun her kolektifin içinde hırs, yarışma, kıskançlık, kirlenme olacak... Bu da çok net.

Bütün bunların bilgisiyle birlikte bir biçimde katkımı koyabilmek bütün derdim. Yaralanmak kaçınılmaz ve bundan da korkmamak lazım.

En kötüsü insanın inancını ve heyacanını yitirmesi. İdealistlerin eksantirik deliler olarak görüldüğü bir dünya çünkü bu... Gerçekten değerli olanın görmezden gelindiği, vasatın iktidarının sürdüğü bir dünya...

Her hafta yazmak bazen zor gelse de benim de naçizane bir köşem var işte böylesi bir dünyada. Yazdıklarımı okuduğunuz için sağolun. Belki birilerine bir ışık yakmış, bir dönüşüm için küçük bir ipucu vermiştir. Bütün umudum bu...

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1115 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler