1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BİZ BİLEMEDİK KIBRIS’I, TANIYAMADIK KIBRISLI’YI…
BİZ BİLEMEDİK KIBRIS’I, TANIYAMADIK KIBRISLI’YI…

BİZ BİLEMEDİK KIBRIS’I, TANIYAMADIK KIBRISLI’YI…

Dönüş yolunda ikimizin ortak sevgisi olan Kıbrıs’ı ve insanlarını düşünürken ‘ben ne kadar Kıbrıs’ı ve insanını tanıyorum?’ sorusu düştü aklıma

A+A-

 

 

Stella Aciman

 

Sevimli, konuşkan, saygılı, kültürlü ve Kıbrıs aşığı… O bana İranlı olduğunu söyledi… Ben ise ona Yahudi olduğumu söylemedim, ismimin onun için ne ifade ettiğini sormadım. Yahudi olduğumu söyleseydim, tepkisinin ne olacağını kestiremedim ama ona söyleyeceğim sözü biliyordum…

 

 

 

Yaklaşık iki yıldır Kıbrıs’ı tanıtan yazılar yazdığım bir turizm dergisinin fotoğraf çekimleri için, geçtiğimiz hafta bir günümü Mağusa’da, İranlı bir fotoğraf sanatçısı ile birlikte geçirdim. 29 yaşında, DAÜ mezunu Hamid, ülkesine dönmektense Kıbrıs’ta kalmayı tercih etmiş. Üniversite’de şimdilik asistanlık yapıyor, kariyerine burada devam etmeyi düşünüyor. Sevimli, konuşkan, saygılı, kültürlü ve Kıbrıs aşığı… O bana İranlı olduğunu söyledi… Ben ise ona Yahudi olduğumu söylemedim, ismimin onun için ne ifade ettiğini sormadım. Yahudi olduğumu söyleseydim, tepkisinin ne olacağını kestiremedim ama ona söyleyeceğim sözü biliyordum… ‘Bir dünya insanı olarak benim için din, dil, ırkların hiç önemi yok. Benim için sadece iyi insan, kötü insan kavramı vardır!’

Hamid’le sohbetimizde; biraz Kıbrıs’ı, biraz dünya’yı, biraz tarihi harmanladık. Akşamüstü ayrılırken ikimiz de birbirimizi tanımaktan mutluyduk.

 

 

GEÇMİŞİMDE KIBRISLI…

Dönüş yolunda ikimizin ortak sevgisi olan Kıbrıs’ı ve insanlarını düşünürken ‘ben ne kadar Kıbrıs’ı ve insanını tanıyorum?’ sorusu düştü aklıma. Bu soru beni geçmişimle buluşturdu… Geçmişte Kıbrıs ve insanı benim için ne ifade ediyordu?

 6-7 Eylül olayları olduğunda henüz iki yaşındaydım ama geçen yıllar içinde, İstanbul’da yaşayan Rum, Ermeni, Yahudi; tüm azınlıkların belleğine çakılmış olan o gün yaşanan olayları aile büyüklerimden o kadar çok dinlemiştim ki, o nahoş gün belleğime sanki olayları ben yaşamışçasına işlemişti. Dedemin Sultanhamam’daki  kumaş dükkânı, yanında çalışan Kürt işçilerin astığı Türk bayrağı sayesinde yağmalanmaktan kurtulmuştu. Çevremizdeki insanlar dedem kadar şanslı olamamışlar, birçoğu tüm mal varlıklarını kaybetmişlerdi. Annem ‘Rumların Türkiye’yi ilk terk edişleri bu olaydan sonradır ve çok kültürlü toplumun bitiş sürecinin başlangıcıdır’ derdi. Yüzündeki hüzünde, o günlerde yolcu etmek zorunda kaldığı yakın arkadaşlarının özlemini görürdüm. O günlerde Londra’da yapılan Kıbrıs görüşmeleri, buralarda yaşanan olaylar, Enosis… Yine 6-7 Eylül günlerini yaşayan bir başka büyüğüm ‘Kıbrıs’ta olanlar bizim umurumuzda değildi, politikacıların sorunu diye düşünürdük’ demişti yıllar sonra. Yani biz bilemedik Kıbrıs’ı… Biz tanıyamadık Kıbrıslı’yı!

 

İLK AŞK VE…

 

Evdeki hizmetkâr kadın salona gelerek ilk aşkımın babasına ‘ kapıda sizi görmek isteyen iki polis var’ dedi, titrek bir ses tonuyla. Salondaki herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyor, gözlerden tedirginlik yansıyordu.

 

1964 yılında on bir yaşındaydım. Yeşilköy’deki köşkümüzün karşısındaki diğer bir köşkte oturan Rum bir ailenin benim yaşımdaki oğluna âşıktım. İlk aşk! Ailece görüştüğümüz için, günümün çoğu zamanını ilk aşkımla, ya onların evinde ya da bizim bahçede geçiriyordum. Bir Mayıs sabahı yine ilk aşkımın evinde oynuyorduk. Babası henüz işe gitmemiş; kızları ve eşiyle sohbet ediyordu. Kapının çalan zili sohbeti ve oyunumuzu böldü. Evdeki hizmetkâr kadın salona gelerek ilk aşkımın babasına ‘ kapıda sizi görmek isteyen iki polis var’ dedi, titrek bir ses tonuyla. Salondaki herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyor, gözlerden tedirginlik yansıyordu. Oturduğu koltuktan sakin olmaya çalışarak kalkan baba salondakilere bakarak,‘ telaşlanmayın, bir yanlışlık olmuştur herhalde’ diyerek kapıya doğru yürüdü. Arkasında da bizler… Anne Maria, büyük kızları Pola, küçük kızları Mimi, ilk aşkım Dimitri!  

O gün ve ardından hızla gelip geçen sarsıntılı günler, ilk aşkını yaşayan küçük bir kız çocuğunda adeta bir balyoz etkisi yaratmıştı. İşte o günlerde duymuştum Kıbrıs’ın adını… Annem ‘İnönü, yine İstanbul Rum’larını Yunanistan’a karşı koz olarak kullanıyor. Kıbrıs bahane, maksat gayrı müslimlerin elinde olan ticaret hayatını almak’ diyordu. Yaşamlarını Türkiye’de geçirmiş, kök salmış iş güç sahibi ama Yunan tebaalı; genç, yaşlı, hasta, sağlam tüm Rumlar mallarına, paralarına el konularak sınır dışı ediliyordu. Ellerinde iki bavulla ilk aşkım Dimitri’yi ve ailesini yolcu ettiğimiz günü hala dün gibi hatırlarım, hafızama mıh gibi saplanmış, acı bir anı olarak hep beni takip etmiştir. O sabah sokağımızda Rum, Türk, Ermeni, Yahudi yoktu! İnsanlar vardı… Ağlayan, anlayamayan, hüzünlü ve acılı…  

 

20 TEMMUZ VE İSTANBUL…

 

20 Temmuz 1974… Can dostum, çocukluk günlerimin sırdaşı Gülten’in doğum günü… O geceki programımız hazır. O günlerin hayli popüler mekânı Çiftnal restoranda yemek, ardından Club 12’de Huysuz Virjin’ i seyretmek!

 

Oralarda bunlar yaşanırken, buralarda yaşanan soykırımdan bihaberdik… Bir avuç insanın topraklarını korumak, canlarını kurtarmak için dağ-tepe aştıklarını; bebelerin vahşice öldürüldüğünü, toplu katliamların yapıldığını bilmiyorduk. Büyüklerimiz ‘politika…’ diyorlardı yine. Yani biz bilemedik Kıbrıs’ı, tanıyamadık Kıbrıslı’yı!

Artık yirmi bir yaşındayım. Okul bitmiş, çalışma hayatım başlamış… Evlenmişim ve bir yaşında bir oğlum var! Gezmelere doyamadığımız, geceyle gündüzü ayırt etmeden, bir gece içinde en az üç mekânı dolaştığımız deli günlerimiz… Okuyoruz, yazıyoruz, devlet politikalarına karşı duyarlıyız, memleket meselelerini çok iyi biliyoruz… Peh!

20 Temmuz 1974… Can dostum, çocukluk günlerimin sırdaşı Gülten’in doğum günü… O geceki programımız hazır. O günlerin hayli popüler mekânı Çiftnal restoranda yemek, ardından Club 12’de Huysuz Virjin’ i seyretmek! O akşam arabamızın farlarını koyu mavi kâğıtlarla kapatmıştık çünkü karartma vardı tüm Türkiye’de. Evlerin camlarından hafif ışıklar süzülüyordu. Çoğunun camları kağıtlarla kaplanmıştı ama şehirde gece hayatı tüm hızıyla devam ediyordu. Arabanın içinden dışarısını doğru dürüst göremiyor, kör topal yolda ilerliyor ve halimize kahkahalarla gülüyorduk. Aynı kahkahalar yemekte de sürmüş, vur patlasın çal oynasın halleri saatlerce sürmüştü. Yalnız değildik, restoranın tüm masaları doluydu. Aynı kahkahalar bizlerle beraber Club 12’ ye de gelmişti. Sabahın ilk saatlerine kadar Huysuz Virjin’i seyretmiş, kahkahalarımıza kahkaha, neşemize neşe katmıştık. Orada da yalnız değildik… İstanbul eğleniyordu!

 

POLİTİKA İŞTE…

 

Oysa bizim kahkahalarımıza kahkaha kattığımız o anlarda, buralarda acılara acı katılıyordu. ‘Ayşe tatile çıktı!’ cümlesinin bizler için çok fazla bir anlamı yoktu o yıllarda… Bizler de büyüklerimizin bir zamanlar bize söyledikleri cümleleri söyler olmuştuk… ‘ Politika işte…’

Yıllar yılları kovaladı ama Kıbrıs, Türkiye ve Türkiyeliler için ‘ Orda bir ada var uzakta’ olmaktan öteye geçemedi. Aslında koz olarak kullanılan daima Kıbrıs ve Kıbrıslıydı!

1955-2012… ‘O günden, bu güne ne değişti?’ diye düşünüyorum… HİÇ BİRŞEY! Yani, biz bilemedik Kıbrıs’ı, tanıyamadık Kıbrıslı’yı…

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1693 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler