1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (8)
Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (8)

Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (8)

Niyazi Kızılyürek: 1964 sonrasında oluşan statükodan, başta Makarios olmak üzere, Kıbrıs Rum toplumunun büyük çoğunluğu oldukça memnun görünüyordu

A+A-

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

 

1964 sonrasında oluşan statükodan, başta Makarios olmak üzere, Kıbrıs Rum toplumunun büyük çoğunluğu oldukça memnun görünüyordu. Kıbrıs Cumhuriyeti devleti bütünüyle Kıbrıslı Rumların eline geçmişti ve Kıbrıs Rum toplumu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin nimetlerini tek başına toplarken, yanı başında ikamet eden paryalaşmış Kıbrıslı Türklerin varlığının farkında bile değildi. Dönemin Baf Metropoliti Hırisitomos’un sözleri mevcut durumu şu sözlerle resmediyordu: “Türkler birkaç gettoda mahsurdular. Moralleri hâlihazırda çökmeye başlamıştı… Kıbrıs, Kıbrıs Rum hükümeti (Helen NK) tarafından yönetiliyordu. Her tarafta Yunanca, her tarafta Helenler… Bizim dayanıp sabırlı olmamız gerekiyordu. Kendi aramızda çekişmeler ve kavgalar başlayınca moralleri düzeldi. Yoksa dağılıp gideceklerdi. Bir kısmı yurt dışına kaçacaktı. Dağılacaklardı. Mahsur halde ebediyen kalamazlardı. Makarios’un politikası dayanma ve sabır politikasıydı.”

Gettolarda yaşayan ve ada topraklarının sadece %3’ünü denetleyebilen Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı Rumların bakıp da görmediği, daha doğrusu görmezden geldiği bir toplum olmuştu. Kıbrıs Rum toplumunun milli şairlerden Kostas Montis’in 1966 yılında yazdığı 1966’da Gönyeli’de bir Türk Çocuğu adlı şiiri bu gerçeği şu mısralarla dile getiriyordu:

 

“Küçük çocuğun bu gülümseyişi -bizim ihmal ettiğimiz- İlgilendiriyor beni

Bizi selamladı bir kırlangıç elciği, görmezden geldiğimiz

Bizi selamladı

Bir elcik yasemin”

 

Evet, 1970’lerin başına geldiğimizde, Kıbrıslı Rumlar için adada “Türk Sorunu” bitmişti. Kıbrıslı Rum tarihçiler tarih kitaplarına “1972’ye geldiğimizde Kıbrıslı Türkler yenilmişti” notunu düşüyorlardı. Gerçekten de öyleydi. “Türk Sorunu” bitmişti. Taksim umudu en fanatik Taksimcilerin hayallerinden bile silinmişti. Hiç kimse artık Türkiye’nin adaya çıkarma yapabileceğine inanmıyordu.

Fakat Kıbrıslı Rumlar arasında başlayan kavga bitmemişti. Makarios’un 1968 yılında yaptığı “artık imkansız olan Enosise takılıp kalmayalım, imkan dahilinde olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sarılalım” yönündeki açıklama Kıbrıslı Rumların büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüştü. Fakat Enosis ile “vedalaşmak” istemeyen kararlı kesimler de vardı. Nitekim 1968 yılından sonra Kıbrıs Rum toplumunda “tuhaf şeyler” olmaya başladı. Derin bir çatlaktan fışkıran öfkeyle harekete geçen bazı adamlar yeniden silahlara sarıldılar. Fakat silahlar bu sefer Kıbrıslı Türklere değil, Makarios Rejimine karşı çevrilecekti. Makarios, bir buçuk asırdan beri Helenizm’in hayallerini süsleyen “Kutsal Enosis” davasına ihanet etmişti ve bunu hayatıyla ödemeliydi.

“Milli Cephe” adı altında kurulan yasa dışı örgüt böyle bir ortamda ortaya çıktı. Daha doğrusu yeraltına indi. Örgüt “imkansızı” istiyordu. Kuruluş amacını “Kıbrıs’ın Helen olduğunu ön plana çıkarmak, milli bilincin kökleşmesini sağlamak ve Enosisi gerçekleştirmek” olarak duyurdu. Ayrıca, Makarios’un çevresinde bulunan “yozlaşmış, sahtekar kimseleri uzaklaştırmak” örgütün amaçları arasında yer alıyordu.

“Milli Bilinç!” Bu sözcük dünyanın her yerinde olduğu gibi, Kıbrıs’ta da milliyetçiliğin siyasete yön vermesini emreden büyülü bir kavramdır. 19. yüzyılda toplumların örgütlenmesi ulus-devlet modeline dayanmaya başlayınca, bilinç türlerinin en önemlisi sayılan “milli bilinç” “hayali cemaati” bir arada tutan tutkal görevi görüyordu. Ulus-devlet sınırları içinde yaşayan insan gruplarının “ulus-altı” ve “ulus-üstü” aidiyetlerinden arınmaları, arınmazlarsa bizzat kendilerinin arındırılmalarını sağlayan edimler hep “milli bilinç” adına yapılıyordu.  Kısacası, milli bilinç, ulusa ve devlete bağlılığın bilinciydi.

Ne var ki, Kıbrıs Rum toplumunun durumu oldukça karmaşıktı. “Ulusa bağlılık” ile “devlete bağlılık” iki farklı ve çatışan bilinç türleriydi. Ulus’a bağlılık Helenizm’e bağlılıktı, devlete bağlılık ise Kıbrıs Cumhuriyeti devletine… Ve o zamanlar bugün olduğu gibi bu iki düzlem arasında görece bir uyum yoktu. Kıbrıs Rum toplumu “ulus” ile “devlet” arasına sıkışmış, “yaralı ve yarılmış bilinçten” muzdarip bir toplumdu. Bu bölünmenin en açık ifadesini  bizzat Makarios’un şahsında görmek mümkündü. Makarios, bir yandan Helenizm’i temsil ederken, diğer yandan da Kıbrıs devletinin başıydı. Ve ne Helenizm Kıbrıs devletini kucaklayabiliyordu, ne de Kıbrıs devleti Helenizm’e iltihak edebiliyordu…

Hayatın bütün alanlarında gördüğümüz bu derin “yarılmışlık” “Milli-Cephe” örgütüne de yansımıştı. “Milli Cephe” tam bir tezatlar cephesiydi. Asıl amacının “Enosis” olduğunu vurguluyor ve “milli davaya” karşı çıkanları yola getireceğini ileri sürüyordu ama aynı zamanda “Enosis” mümkün değil” diyen Makarios’u da destekler görünüyordu. Bu, fevkalade ilginç bir durum yaratıyordu. “Enosis”in mümkün olmadığını Makarios açıklamış olmasına karşın “Milli Cephe” onun çevresini hedef seçmişti. Çünkü ruhu ikiye bölünmüş olsa da Makarios son kertede Helenizm’in sembolü idi. “Milli Cephe” düzenli olarak dağıttığı bildirilerle varlığını hissettiriyor, “Kıbrıs’ın Helen Olduğundan”, “Yunanistan Sevgisinden” ve “Enosise Bağlılıktan” söz ediyordu. “Yunanistan ve Enosise ihanet edenler” ve “davranışlarıyla milli bilincin körleşmesine yol açanları” tehdit ediyordu.

Örgüt homojen bir yapıya sahip olmadığı gibi, kendi içinde de çeşitli gruplara bölünmüştü. Merkezi bir liderlik kadrosu yoktu veya liderlik sık sık el değiştiriyordu. Makarios’tan başka herkese karşı çıkıyor, Makarios’un en yakın çevresine karşı bildiriler dağıtıyor, gazetecileri tehdit ediyor, “komünistlere”, “gizli-komünistlere”, “yabancı güçlerin ajanlarına”, “Enosisi terk edenlere”, “toplumlar arası görüşmeleri destekleyenlere” saldırıyordu. Sözlü saldırılarla da yetinmiyor, zaman zaman silahlı eylemler de düzenliyordu. Bir dizi eylemden sonra Makarios bir açıklama yaparak “bu tür eylemlerin milli davaya zarar verdiğini” söyledi ve örgütün kendi kendini tasfiye etmesini istedi. Ne var ki, örgüt bildiri dağıtmaya devam ediyordu. Bir bildirisinde gazetecileri “komünizmin maşası olmak” ve “yazdıklarıyla Kıbrıs Helenizm’inin milli bilincini zehirlemekle” suçlayınca, kamuoyunun tepkisi oldukça sert oldu ve Bakanlar Kurulu bir karar alarak “Milli Cephe” örgütünü yasa dışı ilan etti.

Fakat Kıbrıs Rum toplumunda sular durulmuyordu. Bir tarafta Atina Cuntası diğer tarafta Enosisten kopamayan milliyetçi militan Kıbrıslı Rumlar Enosisin kapısını açmak için yüklenip duruyorlardı. Giderek de en çok Makarios’a yükleniyorlardı.

1970 yılının Mart ayında Atina ve Lefkoşa arasında şifreli bir telefon konuşması geçiyordu. Hattın Atina ucundaki şahıs “kuşlardan ne haber?” diye soruyordu. Lefkoşa ise “yuvalarından uçar uçmaz onları vuracağız” diyordu. Bu, Makarios’un helikopterinin vurulacağı anlamına geliyordu. Nitekim 8 Mart 1970 tarihinde sabahın erken saatlerinde başpiskoposluk binasından havalanan helikoptere Yorgacis ve Papapostolos’un adamları kurşun yağdıracaktı. Helikopterin Yunanlı pilotunun mahareti ile Makarios şansı, suikastın başarılı olmasını engelledi. Ağır yaralanan pilot helikopteri indirmeyi başardı. Telaş içinde koşmaya başlayan Makarios yoldan geçen bir arabayı çevirerek pilotu hastaneye götürdü.

Lefkoşa çalkalanıyordu. Dünyanın dört bir yanında Makarios’a düzenlenen suikast konuşuluyordu. Türkiye’de okuyan solcu Kıbrıslı Türk öğrenciler Makarios’a “geçmiş olsun” telgrafı gönderiyordu.

Suikasttan sonra bütün dikkatler bir süre önce içişleri bakanlığından uzaklaştırılan Yorgacis’e çevrildi. Adadan kaçmaya çalışan Yorgacis bindiği uçaktan indirildi. Bu, Yorgacis için sonun başlangıcı demekti. Makariosçu’ların hışmından korkan Yorgacis, Cunta’nın adamlarından yardım istedi. Yardım için gittiği randevu yerinde de vurularak öldürüldü. Yaşamak için çok fazla şey biliyordu… 

         Bu eylemden kısa bir süre sonra “Milli Cephe” üyeleri tutuklanarak hapse atıldı. Örgüt nihayet dağıtıldı. Çeşitli hapislik cezalarına çarptırılan örgüt üyeleri Makarios’un “isim gününde” Başpiskopos tarafından affedildi. Enosisin “imkansız” olduğunu söylese de Makarios’un gönlü Enosis için mücadele eden kimseleri cezalandırmaya el vermiyordu.

Çok geçmeden ortaya yeni bir yeraltı örgütü çıkacaktı. Bu sefer Yorgos Grivas “EOKA B” adlı örgütü ile boy gösterecek ve “Enosis, Hemen Şimdi!” belgisi altında şiddet eylemlerine başlayacaktı.

Kıbrıs Rum toplumunun bu en çalkantılı döneminde ninemlerin çiftliğine uğrayan Kıbrıslı Rumlar sayesinde çiftlik de biz de ilginç olaylara tanık olmaya başlayacaktık… (DEVAM EDECEK)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1195 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler