1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (7)
Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (7)

Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (7)

Niyazi Kızılyürek: 1960’lı yılların sonunda 70’lerin başında gettomuz ‘sihirli kutuyla’ tanıştı. Kasabaya televizyon geldi. Tabii her eve değil, durumu görece iyi olan hanelere…

A+A-

 

 

 

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

1960’lı yılların sonunda 70’lerin başında gettomuz ‘sihirli kutuyla’ tanıştı. Kasabaya televizyon geldi. Tabii her eve değil, durumu görece iyi olan hanelere… Yaşlı, genç, kadın, çocuk hepimiz televizyonu olan evlere akın ediyor ve sihirli kutuya hayran hayran bakıyorduk. Göçmen Evlerinde bu ‘kutudan’ sadece bir kaç evde vardı. Ve o evlere baskın gibi ziyaretler düzenliyorduk. İçeriye alınmıyorduk ama merdiven ayaklarına diziliyor, eve girmememiz için bize doğru çevrilen ekranı görebilmek için birbirimizin kafaları üstünden uzattığımız boyunlarımızı uzattıkça uzatıyorduk. Uzaktan bakan biri gördüğü manzarayı ‘zürafa kalabalığı’ sanabilirdi. Biz çocuklar en çok “Maya” adlı diziyi seyrederdik. Hatırladığım kadarıyla bu dizi filin üzerinde gezen bir çocuğu konu alıyordu. Fakat hepimizi ekranın karşısına adeta çakan film haftada bir gün Cuma akşamları –geceleri demek daha doğru olur, çünkü oldukça geç başlardı- televizyonda oynayan Türk filmiydi. De-facto olarak Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’ne dönüşen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devlet televizyonu lütfedip Cuma akşamları Türkçe film gösteriyordu. Adanın neresinde yaşarsa yaşasın bütün Kıbrıslı Türkler bu filmleri izlemek için Cuma akşamları mutlaka ekran başına geçiyorlardı. Çoğu Kıbrıslı Rum da öyle. Türk filmi seyretmek Kıbrıslı Rumların da pek hoşuna gidiyordu. O dönemi yaşayanlar bugün bile Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın’ın isimlerini bir çırpıda söyleyebiliyorlar.

Yaz tatili dönemlerinde vaktimin çoğunu çiftlikte geçirdiğimden filmi izlemek için amcalarımla birlikte Bodamya’ya gidiyor, filmi köy kahvesinin televizyonunda izliyordum. Kıbrıslı Rumlarla Türklerin birlikte seyrettikleri bu filmlerin sonunda özellikle kadın izleyiciler gözyaşlarına boğuluyorlardı. O akşam yine filmi izlemek için çiftlikten köye gittik. Geç saatlere kadar bekleyip filmi seyrettik ve sonra da ninemlerin Bodamya’daki evinde uykuya daldık. Sabaha karşı amcalarım bağırarak uyandılar. Sonradan sarhoş olduğunu öğrendiğimiz bir Kıbrıslı Rum haneye tecavüz etmişti. Amcalarımın feryadı karşısında balkondan atlayıp uzaklaşan Kıbrıslı Rum’dan ertesi gün davacı olduğumuzda, polis çavuşunun nineme (bu işlerle hep nenem ilgileniyordu) söyledikleri ailenin huzurunu iyice kaçırdı ve derin öfke duyguları yarattı. Çavuşa göre amcalarım ruh sağlığı açısından “sorunlu oldukları için halüsinasyon görmüşlerdi…”

1970’li yılların başında bu tür vakalar iyice seyrekleşmiş olmasına karşın her vuku bulduklarında Kıbrıslı Türklere bir gerçeği hatırlatıyorlardı: Kıbrıs ülkesinde artık “efendi” Kıbrıslı Rumlardı ve Kıbrıslı Türkler bunu, çaresiz, kabul etmek zorundaydılar. Çaresizliğin refakat ettiği öfke duyguları Kıbrıslı Türklerde kelimenin tam manasıyla Ressentiment’a yol açıyordu. 1964 ile 1974 arasında geçen süre içinde adeta bir ‘Ressentiment Toplumuna’ dönüşen Kıbrıslı Türklerin 1974 sonrasında o tarihe kadar bastırdıkları intikam duygusu kabaracak ve büyük felaket yaşayan Kıbrıslı Rumlara karşı en küçük bir duygudaşlık veya merhamet duygusu bile göstermeyeceklerdi.

Getto yaşamımızı renklendiren televizyonun yanı sıra Hitachi marka Japon radyoları da evlerdeki yerlerini almıştı. Genellikle yüksekçe bir yere asılan bu radyolardan -çocuklar kırmasın mı yoksa sesler daha düzgün çıktığı için mi emin değilim- gün boyunca şarkılar dinliyorduk. Bayrak Radyosunda Hüseyin Kanatlı’nın Pazar günleri sunduğu “Plak Yarışı” programını hiç kaçırmıyor, ayin dinler gibi programa yoğunlaşarak şarkı dinliyorduk. Bir birinden güzel parçalarını yarıştıran Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray’ı dinlemek büyük bir zevkti. Kendi aramızda ‘Cem Karaca’cılar’ ve ‘Barış Manço’cular’ olarak ikiye ayrılıyor, kimin daha “büyük” olduğuna dair bitmek bilmeyen hararetli tartışmalar yapıyorduk.

“Lingri” ve “Pirilli” gibi gözde oyunlarımız arasına bir süre sonra “mahalle savaşlarını” da kattık. Mahallelerin (tabii ki) erkek çocukları ellerimizde taşlar birbirimize hücum ediyor, kollarımız sökülene kadar birbirimiz taşlıyorduk. Sanırım, kan akıtmayacak veya kanımızın akmayacağı mesafeyi sezgilerimizle kendiliğinden iyi ayarlıyorduk. Bu yüzden bu kavgalarda kan çıktığı nadir oluyordu. Yine de ‘düşman’ bir mahallenin varlığı bizim için önemliydi. Bu bizi savunduğumuz mahallenin gerçek ‘sahibi’ kılıyordu.

‘Keyif’ faslından söz ederken Bubble Up’a mutlaka değinmeliyim. Okuldan Göçmen Evlerine döndüğümüz bir gün Göçmen Evlerinin sokaklarında yeşil bir arabanın halka bedava içecek dağıttığını gördük. Arabanın üzerine kapağından beyaz köpüklerin döküldüğü kocaman bir şişe resmi yapılmıştı. Arabada galiba bir de kadın resmi vardı. Tam hatırlamıyorum ama bu tür reklamların genç ve güzel kadınlarla yapıldığını hepimiz biliyoruz. Şişe de araba gibi yeşile boyanmıştı ve üzerinden dökülen beyaz köpükleri görür görmez insanın içi serinliyordu. Bubble Up Lefkoşa’da üretiliyordu ve “halis Türk malıydı”. Yani bize öyle söyleniyordu. Büyük bir keyifle yudumladığımız bu meşrubata kısa sürede hepimiz tiryaki olmuştuk. Bir elinde hellim ekmek, bir elinde Bubble Up! Mutlulukların en büyüğü bizimdi.

Lefkoşa’yı ilk defa ne zaman gördüğümü tam olarak hatırlamıyorum. Fakat çiftlikte işler ilerledikçe nenem sık sık Lefkoşa’ya gidiyor, bir takım insanlarla görüşüyor, yeni yatırımlar yapmak için bankalara uğruyordu. Görüştüğü insanlar arasında “soylu” Bodamyalılar da vardı. Uzun yıllar önce Lefkoşa’ya yerleşen bu “soylular” biz zamanlar Bodamya çiftliklerinin sahipleriydi. Nenemin akranı olan köylülerin hepsi de genç yaşlarında bu çiftliklerde ırgat olarak çalışmışlardı. “Soylular” ile köylülerin arasında -en azından ninemin- iyi bir diyalogu olduğunu hatırlıyorum. Fakat asıl anlatmak istediğim bu değil. Ben nenemle birlikte Lefkoşa’ya gittiğimde pide içinde şiş kebabı yemeye bayılırdım. Arasta’da uğradığımız lokantalardan çıkan kebap kokusu her şeye değerdi. Pidede maydanozlu soğanlı ve kuyruk yağlı şiş kebap –etler bir yağlı bir yağsız olarak diziliyordu- yanına bir de Bubble Up, işte al sana cennet!

Fakat hayatın her alanında olduğu gibi bu Lefkoşa yolculuklarında da “tuhaf” bir durum vardı. Otobüs, daha doğrusu ‘bas’ Lefkoşa’nın Türk semtine girmeden durduruluyor ve didik didik aranıyordu. Otobüsle birlikte insanların üstü başı da aranıyordu. Kadınları yoklamak için kadın polisler görev yapıyordu. Bunun neden böyle olduğunu sorduğumda hiç bir zaman tam bir yanıt alamıyordum. Tıpkı günümüzde benim çocuklarım da geçit noktalarından geçerken neden durup bazı kağıtlar gösterdiğimizi sordukları zaman tam bir yanıt alamadıkları gibi. N’apalım, bazı yanıtlar belli yaşlara saklanır…

Bu arada, Kıbrıs Sorununu çözmek için 1968 yılından beri sürdürülen iki toplumlu görüşmeler hiç bir sonuç almadan uzayıp gidiyordu. Makarios’un çözüm için acelesi yoktu. Devlete ve ülkeye egemen olan nasıl olsa Kıbrıslı Rumlar idi. Denktaş ise görüşmelerde esnek davranıyor fakat kendi sunduğu önerilerin reddedilmesi için “dua ediyordu”. Makarios’un katı tutumu Batı dünyasını tedirgin ediyordu. Batı, NATO-içi dayanışmayı sabote eden ve Sovyetler Birliği’ne nüfuzunu artırma imkanı sunan Kıbrıs Sorununun uzayıp gitmesinden hoşlanmıyordu. Makarios’un “maksimalist” tutumundan ötürü de ona karşı öfkeliydi. Makarios’a öfkeli olan birileri daha vardı: Yunan Cuntası. Prestij derdine düşmüş Yunan Cuntası bir an önce bir “zafer” kazanmaya ihtiyaç duyuyor, Kıbrıs Sorununu çözmek için Makarios’a baskı uyguluyordu. Özellikle Yorgos Papadopoullos’un Cuntaya başkanlık ettiği dönemde (1967-1973) Cunta çözüm için Makarios’a baskı yapıyor, diğer yandan da Makarios’u ortadan kaldırmak için çareler arıyordu. Papdopoullos’u devirip Cunta Şefi olan İonnidis’in tek düşündüğü ise Makarios’u bir an önce ortadan kaldırmaktı… (DEVAM EDECEK)   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 776 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler