1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (6)
Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (6)

Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (6)

Niyazi Kızılyürek: “Fanatikler” sözcüğü Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların kendi tarihleri ile yüzleşmemek için sık sık başvurdukları sözcüklerden biridir. Ne zaman bir “bellek değiş-tokuşu” olsa ve bir toplumun üyeleri diğer t

A+A-

 

 

 

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

 “Fanatikler” sözcüğü Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların kendi tarihleri ile yüzleşmemek için sık sık başvurdukları sözcüklerden biridir. Ne zaman bir “bellek değiş-tokuşu” olsa ve bir toplumun üyeleri diğer toplumun üyeleri tarafından maruz kaldıkları haksızlıklardan veya şiddet eylemlerinden söz etseler, cevap hazırdır: “bunları yapan birkaç sorumsuz fanatiktir”. Ne çok seviyoruz bu sözcüğü… Oysa gerçekte hiç bir “fanatik” muktedir elitlerin koruyuculuğu olmadan “fanatiklik” yapmadı. Sonradan “fanatik” ilan edilenlerin çoğu bir zamanlar “milli kahraman” olarak alkışlanan veya göz yumulan kimselerdi. Bu, Kıbrıs elitlerinin en klasik numarasıydı. Ateşli nutuklarla bizzat güdümledikleri ve “milli kahraman” diye sırtlarını sıvazladıkları insanların insan onurunu zedeleyen utandırıcı davranışları karşısında topu o insanlara atıyor ve onları “fanatiklikle” suçlayabiliyorlardı. Milliyetçi Türk ve Rum elitlerinin en temel özelliklerinden biriydi bu. Örneğin 7 Haziran 1958 tarihinde Rauf Denktaş’ın emriyle Türk Enformasyon Bürosuna bomba koyan ve Kıbrıslı Rumlara karşı saldırıların başlamasına neden olan insanlara dair Rauf Denktaş “hangi akla kulluk ettiler de yaptılar bilmiyorum” diyordu. Bir İngiliz televizyonuna verdiği mülakatta ise bombayı “toplumu galeyana getirmek için iki arkadaşının koyduğunu”, kendisinin bunu “çok sonra öğrendiğini” ileri sürüyordu. Denktaş yaşamı boyunca ısrarla bu olayın gerçekleştiği tarihte kendisinin bundan haberi olmadığını iddia etti durdu. Yalan söylemekten çekinmedi ve “bombayı koymalarını ben emrettim” diyemedi. Olayın sorumluluğunu hiç bir zaman üstlenmedi. Kıbrıs Rum toplumunu yönlendiren liderler de benzer bir tutum içindeydi. “1964 Dosyasını” açmak istemeyen ve Kıbrıslı Türklere karşı yapılan saldırıları “Türk İsyanı” diyerek geçiştirmek isteyen milliyetçilere ne zaman yapılan vahşet hatırlatılsa –ki bu pek nadir yapılır- “onlar münferit fanatiklerdi” yanıtını verirler. Hiç bir cinayet ve katliamın hesabı sorulmadı. Hiç biri ile yüzleşme yoluna gidilmedi. Örneğin “Glafkos Kliridis Muratağa ve Sandallar katliamları yapılırken vekaleten cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyordu. Faillerin kim olduğunu gayet iyi biliyordu ama hiç kimseyi mahkeme önüne çıkarmak aklına gelmedi. Evet, benim doğduğum yerlerde yüzleşme yoktur. Kıbrıs Savaşı’nın belki de en çirkin yüzü budur. Bugüne kadar hiç kimse yargı önüne çıkarılmadı… Kuşkusuz, babamı tutuklayan “fanatik” polislere de hiç kimse hesap sormadı.

Her şeye rağmen hayat devam ediyordu. Kıbrıslı Türkler gettolarının dışına çıkabiliyor ve geçimlerini sağlamak için çeşitli işlerde çalışıyorlardı. 1960’lı yılların sonuna ve 70’li yılların başına geldiğimizde gözle görülür bir “refah artışı” olmuştu. Bu da Kıbrıslı Türklerin yaşamında önemli değişikliklere yol açıyordu. Bütün gettolar gibi Luricina’nın da “manzarası” yavaş yavaş değişiyordu. “Dışarısı” içeriye sızıyordu. Kıbrıslı Rumların yanında çalışan ve gettoya görece refah taşıyan işçilerin yanı sıra, Türkiye’de okumaya başlayan öğrenciler de kasabaya bambaşka bir “hava” taşıyorlardı. Kıbrıslı Rumların yanında çalışanlar ilginç saç modelleri ve koşu bisikletleriyle bütün dikkatleri üzerilerine çekerken, yeni yeni Türkiye’de okumaya başlayanlar kasabaya adeta “entelektüel gıda” sağlıyorlardı. Bu öğrenciler sayesinde Ruhi Su türküleri, Nazım Hikmet şiirleri, Cem Karaca şarkıları gettodaki yaşamımıza renk katıyordu.

Ortaokula yeni başlayan benim kuşağım bir yandan “hippiliğe” merak salıyor, diğer yandan da gizemli bir sözcük olarak kulaklarımıza çalınan “komünizm” sözcüğü ile tanışıyordu. Luricina’nın “1968’i” böyle bir şeydi. On vitesli spor bisikletlerin üzerinde uzun saçlarıyla hava atan gençler (bunların çoğu Rumların yanında demirci ve yapıcı olarak çalışıyordu) ve kalın bıyıkları ve gizemli edalarıyla “solculuktan” bahseden ağır ağabeyler…

Benim kuşağım “her iki akıma” da meraklıydı. Okuldan ötürü saçlarımızı uzatamıyorduk ama pek havalı olmasa da bisikletlerimizle gezmeye çıkardık. Kızların gönlünü fethetmek için durmadan pedal çevirirdik. Sohbetlerimizde “solculuk” kokan sözler sarf ederdik. Örneğin şakalarımızı “Kandır Çocuğu Taksim İstesin” cümlesiyle süslerdik. Sahi ne demekti o? “Kandır Çocuğu Taksim istesin!” Bir başkaldırı cümlesi olduğu kesindi. Çünkü bu cümleyi en çok “solcu” olarak bilinenler kullanırdı. Bilinçli olarak söylenip söylenmediğini kestiremiyordum ama bir “şikayet” ve “hınzırlık” cümlesi olduğunu hissediyordum. Kimin nerede ne zaman nasıl ürettiğini bilmediğim bu cümle Kıbrıslı Türklerin 1964 Çatışmalarıyla birlikte içine yuvarlandıkları durumu gayet iyi özetliyordu. Daha birkaç yıl öncesine kadar “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganları atan ve 1964 yılında Türkiye’nin adaya müdahale ederek Taksimi gerçekleştireceğine inanan insanlar her şeylerini kaybedip gettolara sıkıştırılmışlardı. “Anavatan” gelmediği gibi, ufukta Taksim filan da görünmüyordu. İnsanların büyük çoğunluğu kendilerini aldatılmış hissediyordu.

“Solculuğumuzun” doruk noktaya ulaşması kasabamıza Yılmaz Güney filmlerinin gelmesi ve gençliğin vazgeçilmez mekanı olan “Hippi Pavyonu”nun açılmasıyla oldu. Göçmen Evlerinden topluca gittiğimiz sinemada her zaman keyifli keyifli eğlenirken, ilk defa sinemadan hüzün içinde ayrıldığımız bir film izledik. O tarihe kadar üzüldüğümüz, “maraz ettiğimiz” çok film görmüştük elbette. Türk sinemasını izleyip de ‘yedi mendil hüngür’ ağlamamak ne mümkün! Fakat bu başka bir duyguydu. Maraz değil hüzündü Yılmaz Güney’in “Baba” filminin üzerimizdeki etkisi. Olayları kadere bağlayan marazi tutumdan sıyrılarak bilinç kıpırtılarına yol açan dönüştürücü hüzne kapılmıştık. Sinemadan Göçmen Evlerine kadar yürüyerek ilerleyen kalabalık gruptan ses çıkmıyordu. Herkes derin düşüncelere dalmıştı. “Umut”, “Ağıt” ve “Arkadaş” filmlerini izlerken de benzer duygulara kapılacaktık. Artık bizim için “Malkoçoğlu” ve “Tarkan” filmleri zamanı sona ermişti.

“Hippi Pavyon” adı altında açılan gençlik kahvesi ise adeta “başkaldırı” mekanımız olmuştu. Okul sonrasında vaktimizin büyük kısmını orada geçirirdik. Langırt ve bilardo oynar “devrimci” şarkılar dinlerdik. En çok Cem Karaca’yı severdik. Saksafon gibi sesiyle yüksek perdeden okuduğu “Doğu Batı Gavur Müslüm Bir Bana” şarkısı bizim “isyan” şarkımızdı. “Bin Gavur Kellesi Kessem Bu Kin Benden Vallahi de Gidemez” şiirleriyle büyüyen bizler için bu şarkının bambaşka bir anlamı vardı. Şarkıyı dinlerken avaz avaz bağırır, Cem Karaca’ya “eşlik” ederdik. Ve gettoya haykırmak istediğimiz her şeyi söylemiş olarak rahatlardık. Düşmanlıklara olduğu kadar gettonun militarist havasına da “hayır” derdik. Bayrağın göndere çekildiği köy meydanının karşısında yer alan “Hippi Pavyonu” bizim “mevziimiz” olmuştu. Oraya adeta “mevzilenir”, şarkılarla “hücuma” kalkardık. Her yerde olduğu gibi elbette bizde de bu tür “eylemlerin” bir bedeli vardı. Bayrak töreni esnasında yine “Doğu Batı Gavur Müslüm Bir Bana” şarkısını çalmaya başladığımız bir gün köyün “paşası” pavyona daldı ve müzik çaların kablolarını söküp attı. Bizi de kakma-tokat dışarı çıkarttı. Bu olay bizi korkuttuğu kadar kışkırttı da. “Yasak” şarkılar dinlemeyi artık daha çok seviyorduk… (DEVAM EDECEK)  

 

 

 

Bu haber toplam 751 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler