1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (5)
Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık  (5)

Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (5)

Niyazi kızılyürek: Sonunda annem ve babam Bodamya’ya dönemdiler ama dedemle nenem köyün yakınlarında bir çiftlik kiralayıp orada çalışmaya ve yaşamaya başladılar. Babam, amcalarım ve halam gibi gündüzleri çiftlikte çalışıyor, akşamları Luricina̵

A+A-

 


Niyazi kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

Sonunda annem ve babam Bodamya’ya dönemdiler ama dedemle nenem köyün yakınlarında bir çiftlik kiralayıp orada çalışmaya ve yaşamaya başladılar. Babam, amcalarım ve halam gibi gündüzleri çiftlikte çalışıyor, akşamları Luricina’ya dönerdi. Bir müddet sonra ortam iyice yumuşayınca amcalarım geceleri Bodamya’daki evlerinde kalmaya başladılar. Luricina’dan çiftliğe gitmek, hafta sonlarını ve yaz tatillerini orada geçirmek benim için mutlulukların en büyüğü oldu. Bazen bisikletimle, bazen da yeni satın aldığımız eski traktörümüzle çiftliğe gider, orada ekilen pamuk ve yonca tarlaları içinde koşuşturup hayvanlarla oynardım. Sabahın erken saatlerinde çiğli havada toplanan pamukları tarlaya dizilen kadınların elleriyle söküp çuvallara doldurmalarını seyretmek ve okudukları yanık türküleri dinlemek beni başka dünyalara davet eden imajlarla sedalar gibiydi. Onlara su ve erzak taşıdığım da olurdu. Rum ve Türk köylü kadınların birlikte çalışıyor olması ve iki dilde türküler okuması benim gibi Rumları “şeytanlaştıran” bir getto-çocuğu için “bilinç yarılması” anlamına geldiğini yıllar sonra anlayacaktım. “Lister” marka su motorunun bir yaban kuşunun ahenkli ötüşüne benzeyen yumuşak gürültüsüyle kuyudan çıkardığı soğuk sularda serinler, zangalak ağacının gölgesinde gündüz uykusuna dalardım. Luricina gettosundan sonra orası bana sınırsız “özgürlükler diyarı” gibi geliyordu.

Bu arada, epeyce bir nüfus Luricina’dan Bodamya’ya geri döndü ve köylülerin bir kısmı hayatlarını terk etmek zorunda kaldıkları eski köylerinde sürdürmeye başladılar. Bunda liderlerin Taksim macerasının bittiğini ima eden sözleri ile Makarios’un yeminlerle kutsadığı Enosisin yerine Kıbrıs Cumhuriyetini sahiplenmeye yönelmesi etkili olmuştu. Kıbrıslı Türk Liderler Taksim için yollara döktükleri insanlara şimdi gizlice ‘evinize dönün’ uyarısı yaparken, Makarios da “İnsani Önlemler” paketini açıklayarak Kıbrıslı Türklerin 1964’te tahrip edilen evlerini tamir edeceği sözü veriyordu. Sonunda Makarios’un verdiği sözler rüzgara karıştı. Göçmenler kendi evlerini kendileri tamir etti. Dönenler kısa bir süre sonra eski köylerinin eski köylerine benzemediğini anladılar. Geçen görece kısa süre içinde köyün fiziki yapısında çok az bir değişiklik olmuştu ama yine de çok şey değişmişti. Köyün adeta “ruhu” değişmişti. Köylüler eski, bildik havayı solumuyorlardı. Bir zamanlar sahibi oldukları köye şimdi eğreti kimseler olarak iliştirilmişlerdi. Bunu en çok köyde yaşayan Kıbrıslı Rumların yüzleri ifade ediyordu. Suratlarda asılı duran “madem gittiniz neden geri döndünüz” şikayetinin yanı sıra, artık “efendi biziz” halleri de saklanamayacak kadar aşikarca sergileniyordu. Köyün okulunda her Cuma göndere çekilen Türk bayrağının yerinde bir gün araba lastiği görünce, Bodamya’nın Türk köylüleri artık o eski köyde yaşamadıklarını iyice anlamışlardı. Tuhaf bir durumumdu bu. TMT üyesi olan Kıbrıslı Türklere geri dönme fırsatı zaten verilmiyordu. Geri dönenler Kıbrıs Rum tahayyülünde “Makbul” Türklerdi. Bir kısmı TMT’nin hışmına uğramış, Rum bakkaldan alış veriş yaptığı için mektupla tehdit edilmişti. Bir başkası Rumlarla istişare ettiği için dayak yemişti. Yine de Kıbrıslı Rumların kendini beğenmiş tavırlarına muhatap olmaktan kurtulamıyorlardı. Örneğin köyün Türk okulunda TMT’nin sevmediği değerli öğretmen Talat Akkor görev yapıyordu. Barış içinde bir arada yaşamanın bu militan hocasının öğretmenlik yaptığı okulun bayrağını indirip yerine lastik asacak kadar saçma bir “ego şişmesi” yaşanıyordu. Gerçekte bu durum 1964’ün sonucuydu. Kıbrıslı Rumlar artık adanın “efendisi” idi ve Kıbrıslı Türkler durumu idare etmek zorundaydı.

Göçmenlik yıllarında büyüklerin neredeyse “yitirilmiş cennet” saydıkları ve nostaljinin kışkırtmasıyla en güzel sözcükleri seçerek anlattıkları Bodamya’yı nihayet benim de görme zamanım gelmişti. Sonunda bana yıldızlar kadar uzak olan doğduğum köye gitmeye karar verdim. Köyün Türk kahvehanesinin hemen karşısında yer alan evimizi ilk defa gördüğümde en küçük bir heyecan bile duymadım. Hiç bir şey hissetmedim. Kısmen tahrip edilmiş, kapıları ve panjurları sökülmüş ev şimdi domuz ağılı olarak kullanılıyordu. Birkaç sandalyeye yayılarak oturduğum Tük Kahvehanesinde dönemin popüler meşrubatlarından “Kean”ı yudumlarken evimizin boş gözleri andıran pencerelerine boş boş baktım. Ne heyecan ne de özlem duyuyordum. Orasının benim için temelli olarak bittiğini bir kez daha anladım.

Göç ettiğimiz 1964 yılının üstünden sadece 5-6 yıl geçmişti ama bu süre bana sonsuzluk kadar uzun geliyordu. 1960’ların sonuna doğru gettodan çıktığımızda dışarıda aşina olduğum hiç bir şey yoktu. Gördüğüm her şey yeni bir dünyayı çağrıştırıyordu. Luricina’nın sadece bir kaç kilometre ötesinde bulunan doğum yerim ve dedemle nenemin bir adım ötede yaşadıkları çiftlik gözüme okyanuslar-ötesi diyarlar kadar uzak ve gizemli görünüyordu. Bu uzaklık sadece mekanlar için değil, insanlar için de geçerliydi. Göçle birlikte bir zamanlar komşumuz olan Kıbrıslı Rumların yüzlerini unutmuş, Luricina gettosunda geçen yıllarda “Rumlar”, daha doğrusu Gavurlar benim için soyut bir kavrama dönüşmüştü. Bende bu sözcük “bütün kötülüklerin kaynağı” anlamına geliyordu.

“Somut Rumlarla” ilk kez ninemlerin çiftliğinde bir araya geldim. Ailemle tanışan ve çiftlikte bizimkilerle ortak işler yapmaya başlayan zengin bir Kıbrıslı Rum olan Lukas kısa sürede “aileden biri” olmuştu. Önceleri şüpheyle yaklaştığım bu insan benim için zamanla bir “iyilik” ve “medeniyet” sembolü olacaktı. Lukas sabahın erken saatlerinde çiftliğe gelir, akşama kadar orada kalırdı. Çizmeler ayağında bizimkilerle birlikte çalışır, aynı sofrada yemek yerdi. Bu arada, çiftliğimiz gelişip büyüyordu. Maddi durumumuz giderek düzeliyor, göçmenlikten kaynaklanan sefalet yavaş yavaş sona eriyordu. Yol üstünde yer alan çiftlik pek çok Kıbrıslı Rum’un uğrak yeri olmuştu. Ninemlere gelen giden o kadar çok insan vardı ki, kahve cezvesi gün boyunca ateşten inmezdi. Seyyar satıcılar, toprak satın almak isteyenler, nenemin yaptığı güzel köy hellimini tatmak için gelenler, hayvan tüccarları ve sıradan bir ziyaret için uğrayanlarla dolup taşardı çiftlik evinin küçük evi. Rumca bilmiyordum ama konuşulanları az da olsa sökebiliyordum. Zamanla çiftliğe uğrayan Kıbrıslı Rumların okullarda yüksek sesle okuduğum milliyetçi şiirlerdeki “Gavurlara” benzemediğini fark edecek, hiç bir “gavur kellesini“ kesemeyeceğimi anlayacaktım.

 Ne var ki, “normal zamanlarda” yaşadığımız hissi giderek güçlense de “sisli havalarda” yaşadığımızı anımsatan olaylar peşimizi bırakmıyordu. Bir akşamüstü çiftlikten Luricina’ya dönerken yaşadığımız bir olay “normal zamanların” aslında Kıbrıslı Rumlar için geçerli olduğunu, Kıbrıslı Türklerin “olağanüstü zamanlarda” yaşadığını bütün acımasızlığıyla genç ruhuma kazıyacaktı.

Her zaman olduğu gibi o akşamüstü de babam çiftlikten Luricina’ya dönüyordu. Yeni aldığımız ikinci el Zetor marka traktörün direksiyonunda babam, kanatlarında da ben ve kız kardeşim oturuyorduk. Yeni doğan kardeşimiz babamın kollarında seyahat ediyordu. Çiftlikten yarım mil kadar ancak uzaklaşmıştık ki, bir polis landroveri yolumuzu kesti. Arabadan inen Kıbrıslı Rum polisler babamı karakola götürmek istiyorlardı. Aldıkları istihbarat babamın bisiklet çalmış olduğunu söylüyormuş ve bisiklet hırsızlığından sanık olan babamın ifade vermesi gerekiyormuş. Babam bunun düzmece bir senaryo olduğunu bildiğinden “çocuklarımı Luricina’ya bırakayım, sonra gelip ifade vereyim” diyordu. Fakat Kıbrıslı Rum polisler ısrar ediyordu. “Şimdi” ifade vermek üzere karakola gitmeliydi. Polislerle başlayan sözlü cebelleşme yavaş yavaş fiziki bir cebelleşmeye dönüştü. Babam, elinde bebek yaşında küçük kardeşimizle olduğu yerde dönüp dolaşıyor, polisler de onu elinden kolundan çekiştiriyorlardı. Birden bire polis çavuşu olduğu kolundaki nişanlardan belli olan şahıs -kolunda lacivert gömleğin üzerine dikilmiş iki veya üç çizgi vardı, belki de daha fazla- yanındaki polislere emir yağdırmaya başladı. “Silaha kurşun verin” gibi bir şeyler söylüyordu. Otomatik bir silah “şrak şrak” sesleriyle babamın üzerine çevrildi. Tam o sırada elime geçirdiğim bir taşı silahlı polisin yüzüne fırlattım. Ve yediğim sert bir tokatla tarlalara uzandım. Bu vahim sahneyi çiftlikten gören bizimkiler olay yerine koştu. Benzer biçimde, yoldan geçen Kıbrıslı Rumlar da meraklı bakışlarla olay yerine geldiler. Dedemin elinde çoban değneği, Kıbrıslı Rum polislere ha vurdu ha vuracak! Nenem ise polis çavuşunun rütbelerini sökercesine üstüne atlıyordu. Orada toplanmış bulunan Kıbrıslı Rumlar şaşkınlık içinde kalakaldılar. “Bisiklet hırsızlığı” hikayesine onlar da inanmıyordu. Polisler gördüğü tepki karşısında yumuşamaya başladılar. Hiç bir “kötü niyetlerinin olmadığını”, “sadece bir ihbarı değerlendirmek istediklerini” söyleyip duruyorlardı. Sonunda babam Piroyi köyünün karakoluna kadar gidip ifade vermeyi kabul etti. Hep beraber karakola gittik. Ve karakola adımımızı atar atmaz babam kendisini bir hücrede buldu, bize de karakoldan uzaklaşmamız söylendi. Çaresiz, karakolu terk ettik.

Luricina’ya “babasız” döndüm. Anneme babamın tutuklandığını söylediğimizde güçlükle ayakta kaldığını hatırlıyorum. Babam tam üç gün üç gece gelmedi. Annem tam üç gün üç gece ağladı ve Kıbrıslı Rumlara beddua etti. Tam üç gece “Allah’ından bulsun kocamı alanlar” sesleri arasında yatağımda dönüp durdum. Okula gittiğimde öğretmenlerimin “babanı nasıl aldılar” sorusu etrafında yoğunlaşan içten ilgileri beni hem utandırıyor hem de hırslandırıyordu. İntikam duygusu ile ilk kez galiba bu olayla tanıştım. Ben intikam hırsı ile yanıp tutuşurken babam eve döndü. Onu hapisten alıp bize bağışlayan ortağımız Lukas’tan başkası değildi.

Bu olay hayatımda derin izler bırakacaktı. Babamı alıp götüren “düşman Rumlar” ve babamı geri getiren “dost Rumlar” vardı artık. İyice parçalanmıştım. Fakat Lukas’ın “bizden biri” olduğundan emin olmuştum. Okuduğum şiirlerdeki “Gavur” imajı süratle siliniyor, zihnimde yeni ve bambaşka imajlar dolaşıyordu. Belki bu yüzden olacak, ileriki yıllarda düşünceleriyle tanışacağım Carl Schmidt’in “dost-düşman” ayırımına hiç bir zaman itibar etmeyecektim.

Bu olaydan uzun yıllar sonra evimde bira araya gelen Glafkos Kliridis ve babam arasında geçen diyalog esnasında babam sarsıcı anısını Kliridis ile paylaşınca, deneyimli siyasetçinin ağzından şu sözcükler dökülmüştü: “Kıbrıs felaketini fanatikler yarattı…”

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                    

 

                           

 

 

                         

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 879 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler