1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (4)
Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (4)

Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (4)

Niyazi Kızılyürek: 1967 yılında yaşanan yeni bir “Kıbrıs Krizi” giderek iyice alıştığımız göçmenlik hayatımızı biranda ters yüz etti. Köfünye köyünden gelen ölüm haberleri Luricina’nın korkuya gömülmesine yol açtığı kadar, Türkiye ile Yu

A+A-

 

 

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

1967 yılında yaşanan yeni bir “Kıbrıs Krizi” giderek iyice alıştığımız göçmenlik hayatımızı biranda ters yüz etti. Köfünye köyünden gelen ölüm haberleri Luricina’nın korkuya gömülmesine yol açtığı kadar, Türkiye ile Yunanistan’ı da savaşın eşiğine sürükledi. Grivas’ın öncülüğünde Rum Milli Muhafız ordusu Köfünye’ye baskın düzenleyerek 22 Kıbrıslı Türk’ü katledip her tarafa ölüm korkusu saldı. İşte yeniden savaşın eşiğindeydik… Sadece biz değil, Türkiye ile Yunanistan da öyle…

Tarihin ve coğrafyanın karşı karşıya getirdiği Türkiye ile Yunanistan Lozan Anlaşmasıyla barışmaya yönelmiş fakat 1950’lerin ortasından itibaren Kıbrıs yüzünden yeniden dalaşmaya başlayarak “dostluk anlaşmalarını” tozlu raflara kaldırmışlardı. Soğuk Savaşın Batı cephesinde yer alan demokrasi özürlü bu iki ülke arasında yaşanan en küçük gerilim NATO’yu örseleyen ve “komünizme yarayan” gelişmeler olarak değerlendirildiğinden, Kıbrıs yüzünden ortaya çıkan sorunları çözmek NATO’ya düşüyordu. Nitekim 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti NATO tarafından NATO-için tasarlanmış bir politikanın ürünüydü. Ne var ki, “PAX-NATOİCA” kısa sürdü. Yapılan düzenlemeden “analar” mutlu olmuştu belki ama “çocukların” ciddi itirazları vardı. Ve çocukların mutsuzluğu ile yaramazlığı 1964 yılında iki ülkeyi yeniden savaşın eşiğine sürüklemişti. Türkiye adaya askeri müdahalede bulunarak Taksimi gerçekleştirme peşinde koşarken, Yunanistan da Makarios’a uyarak Londra ve Zürih anlaşmalarını geçersiz ilan etti ve Enosisi hayata geçirmenin yollarını aramaya başladı. Sonunda Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik üstünlüğü ve NATO içindeki stratejik önemi Enosisi engellemeye yetiyordu ama Taksimi gerçekleştirmeye gücü yetmiyordu. Benzer biçimde, Yunanistan da Taksimi engelleyebiliyordu ama Enosis için adım atacak takatten yoksundu. 1964 yarışında ne Enosis ne de Taksim gerçekleşti. Fakat bu süreçte ada içindeki dengeler tamamen Kıbrıslı Rumlardan yana değişmişti. Böyle bir ortamda Batı Dünyası “ailenin sorunu” olarak gördüğü Kıbrıs Sorununa son vermek için yeni formüller aramaya koyuldu ve 1960 yılında kurduğu devleti ortadan kaldırmaya karar verdi. Madem “aile fertleri” tapu konusunda kavga ediyorlardı, en iyisi bu toprak parçasını kardeşler arasında bölüştürüp kavgayı sonlandırmaktı. Soğuk Savaş saplantılı Batı’nın aklı bu kadarına yetiyordu. Bu amaçla “Acheson Planları” ve buna benzer başka planlar hazırlandı ama hiç bir sonuç alınamadı. Çünkü Makarios sadece kendi evinde güçlü değildi, İki kutuplu dünyanın bir kutbu da tamamen ondan yanaydı. Kikko Manastırında yetişen bu Baf’lı çoban çocuğu şimdi sırtını dayadığı Sovyetler Birliği’nden yardım görüyor, Bağlantısızlar Hareketi içinde “anti-sömürgeci lider” profili çiziyordu. Kısacası, “çocuk” büyümüştü ve “annesine” kafa tutuyordu. Ayrıca, bütün çocukların yaptığı gibi, duygu sömürüsü yaparak annesinin vicdanını denetlemeyi de biliyordu. Yunanistan başbakanı Yorgos Papandreou’nun “size bırakılan koca bir bina karşılığında bir daireyi başkasına verebilirsiniz” yönündeki uyarılarına kulak asmıyordu. “Türkiye’ye bir üs verin, Enosisi gerçekleştirin” demeye getiren Yunanistan’a ya “Saf Enosis ya Hiç” cevabını veriyordu. Kıbrıs’ın siyasi elitleri “milli kurnazlık” konusunda fazlasıyla ehildiler. İstemedikleri bir şeyi çok içten istermiş gibi görünüyorlar ve böylece, vicdanları esir alıp akılları saf dışı bırakıyorlardı. Yani, aklıyla konuşanı vicdanı ile karşı karşıya getiriyorlardı. Makarios’un yaptığı tam da böyle bir şeydi. “Enosis istemiyorum” demiyordu ama Enosisi öyle şartlara bağlıyordu ki, Yunan siyaset erbabını “vicdanı” ile ya da oy kaybetme korkusuyla baş başa bırakıyor, çaresizlik içine sürüklüyordu.   

Böylesi koşullarda iktidara el koyan Yunan Cuntası en az Makarios kadar çelişkili tavırlar sergiliyordu. Bir taraftan Makarios’a Enosis için taahhütler veriyor, diğer yandan da Türkiye ile gizlice anlaşmanın yollarını arıyordu. Türkiye ile gizli ve gözden uzak buluşmalar düzenliyor, sonra da Başpiskopos Makarios’u “Enosis istememekle” suçluyordu. Aslında Papadopoullos Cuntası Türkiye’ye bazı tavizler vererek Enosisi gerçekleştirmeye razıydı ama Makarios “katıksız Enosis” fikrinden geri adım atmayacağını  söyleyerek Cuntanın elini kolunu bağlıyordu.

 1967 yılında Köfünye köyünde yaşanan çatışmaya böyle bir ortamda girdik. Gerçek olan şudur ki, bu krizin çıkmasını herkes istiyordu. Herkes kendi adına gerilimden elini güçlendirerek çıkacağını düşünüyordu. Çünkü bir süre önce Dedeağaç ve Keşan’da Yunan ve Türk heyetleri arasında yapılan gizli görüşmelerde sonuç alınamamıştı. Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti’nin coğrafi esasa dayalı federal bir devlete dönüştürülmesini savunurken, Yunanistan adanın Yunan topraklarına katılmasını ve karşılığında Türkiye’ye Dikelya üssünün verilmesini önermişti. Taraflar arasında mesafe büyüktü ve Kıbrıs’ta yapılacak bir güç gösterisi tezlerinin ağırlığını artırabilirdi. Tam da bu nedenle iki taraf da gerilim politikasına yatkındı. Türk tarafının Aytotoro yoluna barikat kurması ve Rum polislerine devriye müsaadesi vermemesi üzerine Milli Muhafız ordusunun başında bulunan Grivas, Aytotoro ve Köfünye köylerine saldırı emri verdi. Türk tarafından tahrik gelmese de Kıbrıs Rum ve Yunan tarafı olay çıkarmak için bir bahane bulacaktı ama ne yazık ki, Lefkoşa’da görevli Türk Büyükelçisinin uyarılarına kulak asmayan asker kanadı Rum tarafına aradığı bahaneyi altın tepsi içinde sunmuştu. Askerler barikatın kurulması ve Rum polislerinin devriye yapmasının engellenmesinde ısrar ediyorlardı. Ve sonunda silahlar patladı. Taraflar arasındaki bilek güreşinin bedeli ağır oldu. Kıbrıslı Türkler yirmiden fazla can kaybetti.

Haber köye ulaştığında Luricina halkı büyük bir tedirginliğe kapıldı. Herkes “sıra bize geliyor” diye endişelenmeye başladı. Sonunda Türkiye’nin sergilediği kararlı tavır sayesinde kriz kısmen Türklerin lehine sona erdi. 1964 yılından beri adada bulunan Yunan askerleri ile birlikte General Grivas da Yunanistan’a geri dönmek zorunda kaldı. Yaşanan bu son kriz Enosisin Türk-Yunan savaşı anlamına geldiğini herkese kesin biçimde göstermişti. Nitekim Köfünye krizinden sonra Başpiskopos Makarios yüz elli yıllık Enosis politikasının sona erdiğini açıklayarak, yeni bir politikaya yöneldi. “Efikton” (mümkün olan) ve “Efkteon” (arzulanan) ayırımı yapan Makarios, Enosisin mevcut koşullarda mümkün olmadığını, bu yüzden Enosisin gönüllere hapsedilerek mümkün olana yani bağımsız Kıbrıs devletine sahip çıkmak gerektiğini açıkladı. Bu radikal değişiklik Kıbrıs Rum toplumunu yeni bir iç savaşa sürüklerken, Kıbrıslı Türklerin hayatında da önemli değişikliklere yol açtı. Her şeyden önce savaşa ara verilerek uzlaşma arayışı başladı. Kıbrıs’ta ortam 1963 Aralığından sonra ilk defa yumuşuyordu.

Bu arada, Dr. Küçük ile arası iyice bozuk olan Rauf Denktaş Köfünye Olaylarından kısa bir süre önce 1964’ten beri yaşadığı Ankara’dan gizlice adaya gelmeye kalkıştı. Amacı Dr. Küçük’e hesap sormak ve liderlik yarışından kopmamaktı. Adaya sağ-selim ayak bastığında Halkın Sesi gazetesi havaya uçurulacak, Dr. Küçük de neye uğradığını şaşıracaktı. Hesap buydu. Fakat başaramadı ve tutuklanarak esir alındı. 1964-68 arasında yaşanan süreçte ve özellikle esirlik günlerinde Rauf Denktaş’ın algısında önemli değişiklikler oldu. İki konuda kafası netleşti: Kıbrıs Rum toplumunun artık Enosis fikrinden uzaklaştığına ikna oldu ve Türkiye’nin Taksim uğruna savaşa girmeyeceğini anladı. Bundan böyle uzlaşmaya dayalı çözüm arayışları ister istemez Enosis ve Taksim taleplerinin ötesine geçmek zorundaydı. Aslında, siyasi elitler “öldü” diye baktıkları Enosis ve Taksim fikirlerine içten içe hala bağlıydılar ama uzlaşmacı bir görünüm vermeye de ihtiyaç duyuyorlardı. İşte, günümüze kadar süren Kıbrıs Müzakereleri böyle bir ortamda başladı.

1968 yılında toplumlararası görüşmelerin başlamasının ardından yaşadığımız gettoların kapıları hafifçe aralandı ve Kıbrıslı Türkler gettolardan boşaldı. Bütün Kıbrıslı Türkler gibi Luricina köylüleri de onca yıldır Kıbrıs Cumhuriyeti’nin nimetlerinden tek başına yararlanan Kıbrıslı Rumlarla yeniden bir araya gelmeye başladı. Ve herkes şartların bütünüyle Kıbrıslı Rumlardan yana değiştiğini şaşkınlık içinde gördü. İş ve devlet sahibi artık sadece Kıbrıslı Rumlardı. Ve özerk bir varoluş için yıllardan beri hayatını ortaya koyan Kıbrıslı Türkler şimdi Kıbrıslı Rumların yanında çalışmak zorundaydı. Bu dönemde, 1964-67 arasında göç eden Kıbrıslı Türklerin bir kısmı eski köylerine geri dönme şansını yakaladı. Enosis ve Taksimin bir hayaletin gitmesi gibi insanların kafalarından uçup gitmesi toplumlar arası ilişkilerin yumuşak bir zeminde seyretmesine yardımcı oluyordu. Kıbrıslı Rumlar artık Yunanistan’a bakarken “Perikleous’un Atina’sını” değil, onların deyişi ile“Derisiz Kertenkele” (Ksepetsizmenos Kourkoutas) görüyor, Kıbrıslı Türkler ise Türkiye’nin Kıbrıs’a gelmesini beklemenin beyhude bir bekleyiş olduğuna inanıyordu.

Benim için gettonun kapılarının açılmasının bambaşka bir anlamı vardı. Hayatımda ilk defa denizi gördüm. Mavi bir balonu andıran sonsuz mavi su kütlesine ilk defa ayaklarımı soktum. Evet, deniz ile aramıza savaş girmişti ve ben denizi görmeden büyüyen adalı çocuklardan biriydim. Daha doğrusu ilk defa adalı olduğumu anladım.

Çok geçmeden Luricina’da dolaşan bir haber beni derinden sarsacaktı. Söylentiye göre Makarios hükümeti köylerine dönmek isteyen göçmenlerin evlerini tamir ettirecek, isteyen Kıbrıslı Türkler kendi evlerine geri dönecekti. Annem ile babamın Göçmen Evlerinde bize ayrılan küçük evin küçücük aşevinde Bodamya’ya dönüp dönmeyeceklerini konuştuklarını işittiğimde tepeden tırnağa isyan kesildim. Bodamya neresi oluyordu! Benim köyüm Luricina idi ve oradan hiç bir yere gitmek niyetinde değildim! Gerçekten de Bodamya benim için çok uzak bir diyar olmuştu. Orayı hatırlamıyordum bile. Okulum ve arkadaşlarım Luricina’daydı ve Luricina’dan gitmeyi kesinlikle istemiyordum. İnsanın yurdunun yaşadığı yer ve birlikte yaşadığı insanlar olduğunu göçmenlik sayesinde erken yaşlarda öğrendim ve o tarihten sonra da hiç bir zaman metafizik bir yurt kavramıyla ilgilenmedim. Sonunda iş tatlıya bağlandı. Gerçekte babam da Bodamya’ya dönmek istemiyordu. 1950’lerin sonunda TMT’ye kaydolduğu için Bodamya’ya dönmekten korktuğunu hissediyordum. Fakat “gitsek mi kalsak mı” tartışmasına son noktayı koyan bol olaylı hayatımızda yaşanan tatsız bir hadise olmuştu. Bodamya köyünün önde gelen TMT üyelerinden biri Makarios hükümetinin çağırısına uyarak Bodamya’ya geri dönmeye karar verip eşyalarını yüklediği bir kamyonunla köyün yolunu tutmuştu. Fakat Bodamya’ya vardığında kendisini bekleyen Kıbrıslı Rum polislerle karşılaştı. Polisler TMT’li Kıbrıslı Türk’e Bodamya’ya yerleşemeyeceğini söyleyerek onu yeniden Luricina’ya gönderdiler. Büyük çalkantılara yol açan bu olaydan sonra benim için Bodamya’ya dönme “tehlikesi” ortadan kalkmış oldu. Babam, Luricina’da kalmaya kesin olarak karar verdi ve ben de sonunda derin bir nefes aldım.

 

 

 

 

     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 849 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler