1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bitmeyen Savaşın Hikayesi. Bireysel Bir Tanıklık
Bitmeyen Savaşın Hikayesi. Bireysel Bir Tanıklık

Bitmeyen Savaşın Hikayesi. Bireysel Bir Tanıklık

Niyazi Kızılyürek: 1964 yılında etnik çatışmalar adanın bütününe yayıldığında başkaları gibi Bodamya köyünün sakinleri de göç etmek zorunda kaldılar

A+A-

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

1964 yılında etnik çatışmalar adanın bütününe yayıldığında başkaları gibi Bodamya köyünün sakinleri de göç etmek zorunda kaldılar. Köyde çatışma olduğundan filan değil ama komşu köyde yaşanan “talihsiz olaylar” Bodamyalı köylüleri tedirgin etti ve bu yüzden doğup büyüdükleri yerleri terk etmeye karar verdiler.

Komşu köy Agios Sozomonos’ta yaşanılanlar Kıbrıs’ın genelinde baş gösteren etnik şiddetin adeta mikro-kozmosu gibiydi. 21 Aralık 1963 tarihinden önce Kıbrıslı Türk bir çoban sürüsünün başındayken “kayboldu” ve bir daha geri gelmedi. 1963 sonu çatışmaları başlayınca kaybolan çobanın intikamını almaya karar veren birkaç genç Kıbrıslı Türk, su motorunu çalıştırmak üzere köyün yakınlarına gelen Kıbrıslı Rum polislere ateş ettiler. Sanırım iki kişiyi öldürdüler, üçünü kişi de yaralı olarak olay yerinden uzaklaştı. Bunun üzerine, civar köylerden gelen ve “Türk İsyanının” başladığına inandırılan yüzlerce Kıbrıslı Rum Agios Sozomonos köyüne baskın düzenlediler. Altı Kıbrıslı Türk’ü öldürdüler. Böylesi bir korku ortamında Bodamyalı Kıbrıslı Türkler çareyi köylerini terk etmekte buldular. Bunda elbette TMT’li yetkililerin de rolü vardı. TMT, Kıbrıslı Türkleri ayrı bölgelerde toplamak ve Taksim fikrini hayata geçirmek için hazırlık yapan bir yeraltı örgütü idi. Kuruluş amacı buydu. TMT’nin “çekmesine” Kıbrıs Rum yeraltı örgütlerinin “itmesi” de eklenince, binlerce insan yerinden yurdundan oldu. Kıbrıslı Rumlara ateş ederek bölgede çatışmaların başlamasına neden olan Kıbrıslı Türklerden biriyle yıllar sonra yaptığım bir sohbette derin bir pişmanlık içinde olduğunu gördüm. Aynı zamanda, insanın ölüm gibi bazen tarih karşısında da çaresiz kaldığını…

1964 yılının Şubat ayında binlerce Kıbrıslı Türk gibi ben de “Barış ve Cumhuriyet” çocuğu olarak doğduğum köyü terk ederek artık vurulan cumhuriyetin göçmen düşen çocuğu olarak ailemle birlikte gittiğim komşu Türk köyü Luricina’da yaşamaya başladım. İlginçtir, bu göç esnasında insanlar koşar adım doğup büyüdükleri yerleri terk ederlerken, hayvanlar garip bir direnç gösteriyorlardı. Meralarını terk etmemek için adeta can havliyle direniyorlardı. Köyün TMT komutanı yıllar sonra bana bu konuyu hikâye ederken hala şaşkınlık içindeydi: “insanları kolayca götürdük ama hayvanları götürmek çok zor oldu” diyordu.

Bodamya’dan Luricina köyüne çoluk-çocuk, kadın ve yaşlı erkekler hep birlikte yürüyerek gittik. Genç adamlar hayvan sürülerini önlerine katmış, ayrı bir mecradan yol alıyorlardı. Dört-beş kilometrelik bir yürüyüşten sonra Luricina’ya ulaştık. Bu, benim küçük ayaklarımla yaptığım en büyük yolculuktu. Kat edilen mesafe dört-beş kilometre olsa da gerçekte bu çok daha uzun bir yolculuktu. Yola çıktığımız gün doğduğumuz yerlere bir daha hiç dönmeyeceğimizi düşünen var mıydı bilmiyorum ama oraya bir daha hiç dönmedik. “Cumhuriyet ve barış çocuğu” olarak dünyaya geldiğim Kıbrıs’ta bundan böyle parçalanmış mekânlar ve zamanların çocuğu olarak yaşayacaktım ve “Kıbrıs sorunu” ile büyümek, büyümek, büyümek zorunda kalacaktım… Gerçek olan şudur ki, bu “yolculuk” hiç bitmedi. Bu satırlar yazılırken “yolculuk” yarım asra yaklaştı. Ve hala devam ediyor… Dönecek yeri olmayan insanların durmadan “yürümek” zorunda olduklarını genç yaşımda öğrendim. Bir de, aramaya değer bir şey varsa, onu ancak gelecekte bulacağımı, geçmişte değil…  Bu yüzden nostaljiye hiç bir zaman kapılmadım ama Gelecek de hiç gelmedi…

Tepelerle çevrili Luricina köyüne ulaştığımızda bizimle aynı kaderi paylaşan pek çok insanın oraya yığıldığını gördüm. Komşu Dali, Agios Sozomonos, Petrofan ve Goşşi köylerinden Kıbrıslı Türkler tıpkı Bodamya köylüleri gibi Luricina’nın kapılarına dayanmış, herkes sığınacak bir yer arıyordu. Luricina’nın yerli halkı evlerinin kapılarını göçmen ailelere açıyor, büyük bir gayretle köylerine gelen “davetsiz misafirleri” en iyi şekilde ağırlamak için çırpınıp duruyorlardı.

Gruplar şekilde çeşitli evlere dağıtıldık. Birkaç aile bir arada bir çatı altında yaşıyorduk. Köyümüzden ayrılırken yanımıza eşya filan alamadığımızdan her şeyin yokluğunu hissediyorduk. Bir iki hafta sonra annem İngiliz askerlerinin koruması altında Bodamya’ya döndü ve evimizden bazı eşyalar alarak geri geldi. Morali müthiş bozulmuştu. Meğer biz evimizden ayrılır ayrılmaz yağma başlamış, kim ne bulmuşsa kaldırmıştı. Yine de bir miktar ev eşyasıyla dönmüştü annem. Yıllar sonra annemin çok sevdiği Kıbrıslı Rum komşusu ile konuştuğumda “annen eşyalarını kamyona yükleyip ayrılmaya hazırlanırken üzüntümden kapıyı açıp dışarıya çıkamadım” demişti. Bu türden iradesiz sevgi sözcüklerinin marazdan başka bir şey üretmediğini düşündüm. İradesiz içtenliklerin milliyetçiliğe her zaman yenilmeye mahkûm olduğunu da…

Luricina, göçmenlerin iyi kötü yerleşmesinden sonra kocaman bir kasabaydı artık. Yeni gelenlerin yanlarında getirdikleri ölülerini gömüp kayıplarını tespit etmelerinin ardından köyün kapıları dış dünyaya kapandı ve binlerce insan kocaman bir hapishaneyi andıran bu yerde hayatını sürdürmenin yollarını aramaya başladı. Kıbrıs ölçülerinde artık kalabalık bir kasaba sayılan tepelerle çevrili bu köy çok ilginç olaylara sahne olmaya hazırlanıyordu.     

Kıbrıs tarihinde ilginç bir yeri vardır Luricina’nın. Eskiden Katolik Hıristiyanların yaşadığı bir yer olduğu iddia ediliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kıbrıs’ı fethetmesinden sonra Mağusa’lı soylu on iki Venedikli Katolik ailenin hayatlarının bağışlanarak Luricina’ya sürüldükleri anlatılıyor. Köyde Ortodoks kiliselerinin varlığı orada Ortodoks Hıristiyanların da yaşadığına tanıklık ediyor. Sonraları ortaya Müslümanlar da çıktı. Bunların bir kısmı Osmanlı döneminde Kıbrıs’a yerleştirilen Müslüman ailelerin devamı olsa da, bir kısmının Osmanlı döneminde rastladığımız din değiştirme sonucu Müslümanlığa geçen Hıristiyanlar olduğu kesindir. Bu yüzden Luricina eski Kıbrıs haritalarında tipik bir “Linopampaki” (Keten-Pamuk) köyü olarak geçiyor. Yani, hem Müslüman hem de Hıristiyan olan ve iki dini birden uygulayan insanların köyü. Nitekim 1924 yılında Hakikat gazetesi Luricina’ya dair şöyle diyordu: “Zira malum olduğu üzere, Luricina Türkleri din hususunda pek lakayıdane bir vaziyet alarak kah İslam, ve ba’zan da Hıristiyan vaziyetinde görünmüşlerdir”.  

Adanın başka yerlerinde de rastladığımız Linopampaki olgusuna, yani iki-dinliliğe, dair çeşitli rivayetler edilir. Kimileri Katolik Latinlerin Osmanlı döneminde “Müslüman” olduğunu, kimileri Ortodoks Hıristiyanların daha az vergi ödemek için bu yolu seçtiklerini, kimileri de Müslümanların “Helen medeniyetine” katılarak Hıristiyan olduklarını ileri sürüyor. Milliyetçi tarih yazıcılarının bu güne kadar birbirleriyle yarıştığı bir konu olan Linopampakiler milliyetçi akımların güçlenmesiyle tarihe karıştı. Kimi sadece Müslüman olurken kimi de sadece Hıristiyanlıkla yetinmek zorunda kaldı. Eldeki veriler Kıbrıs Ortodoks kilisesinin Linopampakilerin Ortodoks-Hıristiyan olmaları için 20.yüzyılın başında örgütlü bir çaba içine girdiğini ve köylerde okullar açarak propaganda faaliyetleri yürüttüğünü gösteriyor. Yine de resmi dinlerinin Müslümanlık olması sebebiyle çoğunun Müslüman kaldığını/olduğunu söylemek abartma sayılmasa gerektir.

Linopampaki (Keten-Pamuk) sözcüğünü oluşturan kelimelerden keten sözcüğünün Hıristiyanlığa, pamuğun ise Müslümanlığa tekabül ettiği söylenir. Mavroaspro (Siyah-Beyaz) anlamına gelen “Patsali” adıyla da anılan Linopampakilere İtalyancada “kaygan kimlikli kişi” anlamına gelen Mezo-Kerto da denirdi. Onlar için bazen Apostolaki sözcüğü de kullanılırdı. Kıbrıs Grekçesinde harup (harnıp) ağacı için kullanılan bu sözcüğün bu bağlamdaki anlamı, yabani bir ağaç olmasına rağmen ürün vermesidir.

Linopampakilere genellikle iyi gözle bakılmazdı. Kilise kadar sıradan insanlar da Linopampakilere karşı önyargılıydılar. Bu konuyu çalışan tarihçilerden R. L. N. Mitchell, konuştuğu bir Kıbrıslı Rum’un sözlerini şöyle aktarır: “Kendine bir an Türk diyen başka bir anda da Hıristiyan olduğunu söyleyen biri hakkında ne diyebilirim ki! Böyle bir insana inanabilir misin? (…) Hıristiyan olup olmadığını sorduğun zaman hayır diyen, sonra başka bir ortamda işine geldiğinde evet diyen birine güvenebilir misin?”.

Öyle anlaşılıyor ki, 20.yüzyılın ortalarına geldiğimizde bu melez ahali dinsel saflarını netleştirdi ve gelişmekte olan Türk ve Helen ulusal toplumlarına katıldı. Adada artık sadece “Müslüman Türkler” ve “Ortodoks Helen’ler” vardı.

Luricina tipik bir Linopambaki köyü olarak anılıyordu. Köyde kiliselerin varlığının dışında geçmişe ışık tutabilecek diğer bir olgu da köy sakinlerinin Rumcayı Türkçeden daha rahat konuşmalarıydı. Bu durum çok yakın bir geçmişe kadar devam etti. 20.yüzyılın ortalarına kadar köyde Kıbrıslı Rum aileler de yaşıyordu. Milliyetçi akımlarının yükselişine bağlı olarak köy Kıbrıslı Rum ailelerden arınıyor, arındırılıyordu. Nihai “homojenleşme” ise 1950’lerin sonunda sağlandı.    

Bu arada köyün adı önemli siyasi cinayetlerle de anılıyor. Örneğin 1924 yılında köyün papazı Haralambos Mihailidis katledildi. Luricina papazı, Müslümanları Hıristiyanlığa kazandırmak için gayret sarf ettiği gerekçesiyle öldürülmüştü. Fakat papazının katledilişi etrafında yaşananlar tam bir ironiydi. Köyün Müslüman ahalisini “yoldan çıkararak” Hıristiyanlığa kazandırdığı gerekçesiyle papazı katlettiği iddia edilen ve ölüm cezasına çarptırılan Mustafa Bayram ve Yusuf Bayram adlı iki kişi (aslında cinayeti işleyen onlar değildi), infaz esnasında Rumca olarak “Panayia mou tze Voitha Mas” (“Meryem Ana, Bize Yardım Et”) diye bağırarak can verdiler. Dönemin sömürge Valisi bu olay karşısında şaşkınlığını gizleyemedi ve anılarında bu olaya özellikle yer verdi. Dönemin gazeteleri de olaya geniş yer ayırdılar. (DEVAM EDECEK)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1168 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler