1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bitmeyen Savaşın Hikayesi
Bitmeyen Savaşın Hikayesi

Bitmeyen Savaşın Hikayesi

Niyazi Kızılyürek: Luricina’nın kapıları 1964 yılında üstümüze kapandı ve bir daha 1968 yılında açıldı. Köy halkı bu süre zarfında Türkiye ve Birleşmiş Milletlerden gelen yardımlarla yaşıyordu.

A+A-

 

Bireysel Bir Tanıklık (3)

 

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

Luricina’nın kapıları 1964 yılında üstümüze kapandı ve bir daha 1968 yılında açıldı. Köy halkı bu süre zarfında Türkiye ve Birleşmiş Milletlerden gelen yardımlarla yaşıyordu. Köyün hemen hemen bütün yetişkin erkekleri Mücahit olmuş, köyün etrafını çeviren tepelerde nöbet tutuyordu. Her tepenin bir numarası vardı: 123, 49, 15 vs.  Babam önceleri 123 numaralı tepede görev yapıyordu. Daha sonra polis oldu. Akrabalarım çeşitli tepelere dağıldı. Biz çocukların en büyük eğlencesi bu tepelere uğrayarak yakınlarımıza erzak taşımaktı. Sonra, tepeler kendi futbol takımlarını kurup “tepeler arası” futbol maçı yapmaya başladı. Bu maçlar hayatımızın en heyecanlı anlarını oluşturuyordu.

Köye bir de “Paşa” gelmişti. Türkiye’den gelen ve TMT’ye bağlı olarak görev yapan Özel Harp Dairesi mensubu Mücahit Komutanı... Getto’da yaşayanlar dışarıda Kıbrıslı Rumlardan içeride de “Paşa”dan korkarlardı. Kıbrıslı Rumlarla en küçük temas yasaktı. Bu yasağı çiğneyenler soluğu hapiste alırdı. Hayatımda ilk defa “hapishane” lafını orada işittim, hapishane “tecrübesini” orada yaşadım. Dedem ovada sürü beklerken Bodamya köyünden kendisi gibi çoban olan bir Kıbrıslı Rum arkadaşına uzaktan uzağa merhaba dediği için hapse atılmıştı. Ona yemek götürürken dünyanın en mülayim insanlarından biri olan Niyazi dedemin neden hapse atıldığını anlayamıyordum ama Luricina’da “tuhaf şeylerin” olduğunu anlamaya başlamıştım. Yine aynı tarihlerde herkesin fısıldayarak konuştuğu bir cinayet olayı köyümüzün halinin “memleketin hali” gibi olduğunu herkese hissettiriyordu. 1965 yılında Derviş Ali Kavazoğlu Luricina yakınlarında vurularak öldürülmüştü… Sonra esir alınan iki Kıbrıslı Rum’un yok edildiği konuşuluyordu. Evet, biz savaş-nesli çocuklarıydık… 

Kendilerine özgü dil yapısı ve Türkçeleriyle ünlü olan Luricinalılar 1958 yılında Rauf Denktaş’ın başlattığı “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasından paylarına düşeni almışlardı ama Luricina’da Türkçe konuşarak tavla oynanmazdı asla. Hala da oynamıyor ya… Özellikle yaşları ilerlemiş olanlar Rumcayı zevk ve şevkle konuşurlardı. Köyün Paşası bu duruma çok bozulurdu. “Ulan Mürtetler!!!” diye bağırdı mı herkes tiril tiril titrerdi. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasına devam kararı alındı. Kısa sürede Paşa ile köylüler arasında geçen diyaloglardan türeyen yüzlerce komik hikaye evlerin ve kahvehanelerin neşe kaynağı olmuştu. Zorla Türkçe konuşturulan köylülerin ağzından dökülen sözcüklerden yüzlerce espri ve fıkra üretildi. İroni ve kendinle dalga geçme yeteneği ve sonu gelmeyen espriler Luricina’yı son derece neşeli bir mekan haline getirmişti. İnsanlar her durumda yaşama sevincini terk etmeyen yaratıklardır. Bunu ilk kez göçmenliğin sefil ortamında yaşarken anladım.  

Yavaş yavaş okul çağına yaklaşıyordum. Ailemle, yani amca, hala, yenge, dede, nene, kısaca geniş ailemle birlikte çeşitli evlerde barındıktan sonra Osman Efendi’nin evine yerleştik. Görece rahat bir ortamda yaşıyorduk artık. Daha sonra Ebe Hanım’ın evine, oradan da göçmenler için özel olarak yapılan Göçmen Evlerine yerleşecektik. Okul çağına gelmek üzereydim ki köyün Paşası bütün göçmen çocukların toplu olarak sünnet edileceği büyük bir “Sünnet Şöleni” düzenlemeye karar verdi. 1964 çatışmaları ve göçmenlik derken epeyce sünnetsiz çocuk birikmişti. Hatta bazılarının yaşı sünnet için “fazla ilerlemiş” sayılırdı.

Ataerkil Türk-İslam geleneğinde “erkekliğe giriş” olarak algılanan sünnet olgusu yaşadığımız savaş ortamında “asker erkek” figürüyle iç içe geçmişti. Köyün orta yerinde yeni açılan park büyük bir itinayla süslendi. Her tarafa Türk bayrakları ve balonlar asıldı. Yataklarımız yan yana dizildi. Biz de beyaz önlükler ve beyaz şapkalarımızı giyip büyük bir heyecan ve (kimseye belli etmesek de) korku içinde beklemeye koyulduk. Orkestradan yükselen müziğin eşliğinde sağa sola koşuşturan insanlar, en güzel kıyafetleriyle çocukların başucunda fırıldak gibi dönen ebeveynler heyecanlarını gizleyemiyorlardı. Tam bir şölen havası hakimdi. Fakat “kesilme anı” yaklaştıkça biz çocuklar depremi sezen hayvanların tedirginliğini andıran bir tedirginliğe kapılmıştık. Davul zurna eşliğinde ve tek sıra halinde sünnetçi-başının usturasına doğru yaklaştıkça, “Adam Olacaksın, Mücahit olacaksın” gibi “övgü” sözcüklerini duymuyorduk bile. Genç bedenlerimize hükmeden tek duygu korku idi. Usturayla kesilen çocuğun ağzına bir lokum tıkıştırılıyor ve süratle yarası sarılıyordu. Ardından da apar topar yatağına taşınıyordu. Paşanın tek tek ziyaret ettiği -hediye bıraktı mı hatırlamıyorum- çocuklar artık birer “Mücahit” sayılıyorduk. İki üç gece kaldığımız parkta özellikle yaşı büyük çocuklar işemekte güçlük çekiyor, pek çoğumuz ağlayıp sızlıyorduk. Büyükler ise coşku içinde eğleniyor, orkestra eşliğinde şarkılar söylüyordu.

Nihayet okula gitme zamanı geldi. İlkokula başlarken her çocuk gibi ben de büyük bir heyecan içindeydim. Siyah önlük ve beyaz yakalı kıyafetimle okula ilk adımımı attığımda utangaç ve çekingendim. Öğretmenlerimizin bütün ilgisine rağmen göçmen olmaktan kaynaklanan bir “burukluk” yaşıyor, kendimi “yerli” öğrenciler kadar rahat hissedemiyordum. İlgi çekmek için büyük bir çaba sarf ediyor, iyi bir öğrenci olmak için gayret sarf ediyordum ama yine de “ikinci sınıf” bir öğrenci olduğum hissinden bir türlü kurtulamıyordum. Bu duygu köyün biraz dışında biz göçmenler için özel olarak yapılan göçmen evlerine taşındıktan sonra daha da kuvvetlendi. Göçmen ailelerin toplandığı bu mekan bir anlamda “getto içinde getto” gibiydi. Okula gitmek için her sabah 2-3 kilometrelik bir yol yürümek zorundaydık.

Okulda bazen sıraya girerek toz süt içiyor içimizi ısıtıyorduk. Bazen de yemek veriliyordu. Bu yardımların “Anavatan Türkiye’den” geldiği söylenirdi. “Anavatan Türkiye!” Bu sözcük okul hayatımızda belki de en sık işittiğimiz sözcüktü. Biz çocuklar için büyülü bir çağırışım yapan “Anavatan Türkiye” sözcüğü 7’den 70’e herkesin dilindeydi. “Türkiye” umudumuzun adıydı. Büyük koruyucumuzdu. Okul eğitimi, tarihten coğrafyaya “Türkiye” ile doluydu. Türkiye’nin dağlarını, ovalarını, nehirlerini ezbere bilirdik. “Türklerin Tarihi” dersi adeta yaralı gururumuzu sarmak için hazırlanmıştı. Türk halk oyunları oynuyor, hiç görmediğimiz yörelerin oyunlarını “bizim” sayıyorduk. “Orada bir köy var uzakta, gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür” şarkısını söylerken terk ettiğimiz köylerimizden çok Türkiye’yi hayal ediyorduk. Ve “Mehmetçik”...  Cesareti, iyiliği ve kahramanlığı temsil eden yakışıklı Türk askerinin eli silahlı fotoğrafı okul kitaplarımızı boydan boya süslüyordu. “Mehmetçik” bir gün mutlaka Kıbrıs’a gelecek ve bizi kurtaracaktı. Bu bizim sarsılmaz inancımızdı. Dersler bir yana, oynadığımız okul piyeslerinde de Türk ulusunun kahramanlık öykülerini canlandırırdık. Okuduğumuz milliyetçi şiirler arasında biri var ki bazı bölümlerini hala ezbere bilirim: “Bin Gavur Kellesi Kessem Bu Kin Benden Vallahi de Gidemez...” (Yıllar sonra bu şiirin Türkiye’de komünistlere karşı yazıldığını, 1960’larda ise Kıbrıs’a uyarlandığını öğrendiğimde artık şaşırmayacak kadar büyümüştüm) Bütün şiir ve marşlar aynı noktaya odaklıydı, hep aynı şeyi söylüyordu: “Kıbrıs Yunan Olamaz, Türk Mücahit duramaz…”

   Yıllar ilerledikçe göçmenliğe alışıyor, yerleşiyor ve yerlileşiyorduk. Bırakın dünyayı, Kıbrıs’ta tek gördüğümüz yer olan Luricina’ya iyice ısınmıştık. Köyün tepelerinde dolaşır, gappar ve ağrelli toplardık. Yasemin çiçeklerinden yaptığımız küçük desteleri kahvelerde satardık. Bazen “dere” dediğimiz küçük su akıntısı üstünde eşek arası avlar, birkaç kuruş kazanırdık. Geceleri gece-tüten bitkilerinin kokusu tepelerden taşıp köyü basar, her taraftan nefis kokular yükselirdi. Göçmen evlerinde futbol ve lingri oyunları oynar, sık sık yerlilerin kayısı, erik, zerdali ve incir ağaçlarını soymaya giderdik. Mal sahibi oralarda olursa süratle kaçardık. Arada bir yakalandığımız olurdu. Ve o zaman gerçekten fena olurdu. Bir yandan utanç, diğer yandan da yediğimiz tokatlarla kızarır bozarırdık.        

Futbol ve sinema en büyük tutkumuzdu. Luricina’da futbol dendi mi akla “Luricinalı Ali” gelir. Benim gibi Bodamya’dan Luricina’ya göçmen gitmiş bu genç adamın ayaklarından adeta futbol dökülüyordu. Topla buluştuğu zaman yüz metreciler kadar hızlanır, topu kaybetmeden süratle rakip kaleye inerdi. Luricina’nın kadınlı-erkekli futbol seyircisi büyük bir zevk ve heyecan içinde kendimizden geçer, Pazar gününü iple çekerdik. Büyük yeteneğine rağmen “Luricinalı Ali” Kıbrıs Rum takımlarından aldığı teklifleri değerlendiremedi. Gettolara göz-kulak olan “Büyük Ağabeyler” Kıbrıslı Rumlarla her türlü ilişkiyi yasaklamışlardı. Kısa bir süre şansını İngiltere’de deneyen Ali sonra Luricina’ya geri döndü. Mütevazi terzi dükkanının duvarlarında şimdi Deniz Gezmiş ve Yılmaz Güney’in fotoğrafları asılıydı. Ali, söyleyemediklerini duvardaki resimlerle söylüyordu…

Ve Sinema… Sinemanın hoparlörü durmadan şarkılar çalardı. Bir tür “ezan” gibi…  Fakat bizi namaza değil sinemaya çağırırdı. Bütün köy ahalisi yazlık sinemada toplanırdık. Dondurmalar, çerezler, gırgır, şamata tam bir “sinema panayırı yaşardık.” Tombula-arası verildiğinde adrenalin doruğa tırmanırdı. Flörte dalar, kendimizi Yeşilçam’ın jönlerine benzetirdik. Zaman zaman komşu Rum köyünden “porno” filmleri gelirdi. Bunlar hoparlörden duyurulmazdı elbette. Sinemacı amcamız biz ergin çocuklarının kulağına fısıldardı “günah filmlerini.” “Seks Deka Tria Pofor”du galiba ilk gördüğüm Yunan yapımı komik porno! Olsun, bize yeterdi…  Sonra köyün güzel kızlarının oturduğu mahallenin adını “Yeşilçam” koyduk. Delikanlılar orada volta atardı. Artık içimiz-dışımız Yeşilçam olmuştu.  Yıllar sonra izlediğim İtalyan filmi “Cinema Paradiso” bana Luricina’nın sinema günlerini yeniden yaşatacaktı ve sinemadan çıkarken “Evet, biz Akdenizliyiz” diye mırıldanacaktım…  (Devam Edecek)

                                               

 

 

 

                                            

 

 

 

 

Bu haber toplam 917 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler