1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bireysel-Toplumsal İradenin Gücü
Bireysel-Toplumsal İradenin Gücü

Bireysel-Toplumsal İradenin Gücü

Hakkı Yücel: Bilgisayarın başına yazı yazmak için oturduğumda, kafamın içinde, hanidir ülke siyasetini kilitleyen UBP Kurultayı’nda son dönemece girilirken yaşanan yüz kızartıcı gelişmelerin muhasebesi vardı.

A+A-

 

                                                                                     Hakkı Yücel

                                                                           yucelh@kibrisonline.com

 

Bilgisayarın başına yazı yazmak için oturduğumda, kafamın içinde, hanidir ülke siyasetini kilitleyen UBP Kurultayı’nda son dönemece girilirken yaşanan yüz kızartıcı gelişmelerin muhasebesi vardı. Vakit neredeyse gece yarısıydı ve bu saat olmasına rağmen mesaiye devam eden su tankerlerinin depolara su pompalarken çalışan motorlarının çıkardığı gürültüler odanın içinde çın çın ötüyordu. Sadece gürültü de değildi, aynı anda, ekim ayının sonuna doğru yol alıyor olsak da hâlâ devam sıcaklar nedeniyle açık duran pencerelerden içeriye, küçük dağ yığınları oluşturan çöplerin kokusu da dalga dalga yayılıyordu. Camı kapatmak için yerimden kalktım, pencere önüne geldim, bu kez de karşımda belediyenin borcu nedeniyle aylardır elektrikleri kesik olan park karanlığa gömülmüş bir mezarlık gibi duruyordu. Gecenin ilerlemiş vaktinde vesayetin ve ahlâki çöküntünün tavan yaptığı siyasetin iç karartan ruh hali, insanın kulaklarını tırmalayan bir gürültü, burnunun direğini kıran pis bir koku ve zifiri karanlıkta gözlerinin içine dolan, ona mezarlığı hatırlatan bir park..

 

Bir karabasanı andıran bu tablo akla ister istemez şu soruyu getiriyor: Bir toplum böylesi bir yaşama ve de böylesi bir yaşamı ortaya çıkaran, onu besleyerek hâkim kılan, siyasal-toplumsal yapıya mahkûm mudur? Ya da şöyle soralım: Eğer bir seçme şansı varsa -ki olmak gerekir- o zaman bir toplum haysiyet ve onurunun bu kadar ayaklar altına alındığı böyle bir yaşamı seçer mi, bu yaşamı var kılan siyasal-toplumsal yapının taşıyıcısı olur mu? Eğer seçiyor ve taşımaya devam ediyorsa bunun mantığı nedir? Ardı sıra uzayan sorular ve bu soruların işaret ettiği sorunlar, mızmızlanmanın, şikayet etmenin ve topu başkalarına atma alışkanlıklarını sürdürmenin ötesinde, yürürlükteki siyasetin, mevcut siyasal-toplumsal yapılanmanın, bunlar karşısında konumlanan bireysel-toplumsal irade gücünün ve nihayet bu bütünü kuşatan zihniyet dünyasının mahiyetinin sorgulanmasını  kaçınılmaz kılıyor. Kanımca bu noktada da öncelik şunu gerektiriyor: Bu günü anlamak için geçmişi sorgulamak, yeni gelecek tahayyüllerinde bulunabilmek için ise, siyasal-toplumsal anlamda bu günü yeniden kuracak ve onu geleceğe taşıyacak zihniyet dönüşümünü gerçekleştirmek. Buradan bakınca ilginç bir durum ortaya çıkıyor: O da toplum olarak çok katmerlisini yaşıyor olsak da, aslında bu kaotik sürecin, yerel olmanın -salt  bize ait olmanın-  ötesinde, derece farklılıkları gösteren, evrensel bir problematik olduğudur. Daha somut bir biçimde ifade edecek olursak bu tablonun, yirminci yüzyıl sonu itibarıyla yaşanan gelişmelerle artık kör gözüm parmağına iyice ayyuka çıkan, bir dönemin sonunu getiren, modernitenin problematiği olduğudur. Ne demek istiyorum?

 

İnsanlığın gelişim tarihinde devrim niteliği taşıyan bir kırılmayı ifade eden moderniteyi geçmişten ayıran belirgin özelliği, o güne kadar dinin ya da otokratın gücü ve otoritesi karşısında ‘kul’ olan insanı, ‘özgür birey’ konumuna, ‘özne’ haline dönüştürmesidir. Moderniteyle birlikte insan, iradesini devrettiği -ya da iradesinin gasp edildiği- dinin kendisi ya da temsilcisinin otoritesi karşısında kulluk konumundan çıkmış, kendi iradesini özgürce ortaya koyan,  kendi geleceğini belirleyen bir özneye dönüşmüş, bir başka ifadeyle modernitenin “taşıyıcısı” olmuştur.  Bu anlamda moderniteyle başlayan yeni dönem hem zihniyet hem de yapısal ölçekte bir değişimi, belki daha doğru bir ifadeyle, bir başkalaşmayı ifade etmektedir. Geçmişin, en tepede dinin ya da otokratın yer aldığı, aşağıya doğru onun gücünü ve otoritesini tahkim eden ara katmanların bulunduğu ve en altta da ona tabi olan kulların toplandığı, yukardan aşağıya tek yönlü işleyen bir dinamiğin geçerli olduğu hiyerarşik ve otoriter yapısı ile onu temsil eden zihniyet bir dönüşüme uğramaya, en azından esnemeye başlamıştır. Bunun karşılığı ise, yukardan aşağıya tek yönlü çalışan hiyerarşik-otoriter dinamiğin, aşağıdan yukarıya doğru harekete geçen yeni bir dinamiğin etkisine maruz kalmaya başlamasıdır. Dünün kulunun bugünün ‘vatandaş’ına dönüşmesi, onu koruyan hukuk sisteminin ortaya çıkması ve nihayet demokrasinin yeni bir siyasal sistem olarak hayat bulmasıdır. Sonuç olarak denebilir ki bu yeni süreç, Batı’dan başlayan, mahiyet ve derece farklılıkları göstermek suretiyle giderek Doğu’ya doğru uzanan evrensel bir seyir izlemiştir.

 

Ne var ki insanlık tarihinde bir gelişimi ifade eden bu tarihsel seyir zaman içinde, yeni sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. O da şudur: Modern döneme damgasını vuran ve siyasal-toplumsal yapılanmayı ifade eden uluslaşma ve ulus-devletleşme olgusu, son kertede ‘özgür birey’i yeni kollektif ve homojen gruplara dahil edecek, bir bakıma ‘özgür’ kıldığı iradesini buradan denetim altına alacaktır. En büyüğü ve en kuşatıcısı aynı etnik, dini, kültürel özelliklere mensup insanlardan -uluslardan- ve onları bir araya getiren adına ulus-devlet denilen sınırları belirgin coğrafyadan oluşan bu yeni yapılanmada, bu kez de ‘devlet’ ve o devleti ele geçiren siyasal iktidar  yoluyla yeni bir hiyerarşi ve otorite zinciri tesis edilecektir. Söz konusu yeni hiyerarşik-otoriter yapılanmada şimdi en tepede ‘devlet’ ve ‘siyasi iktidar’ yer almaktadır ve demokrasi de onun kendine atfettiği ve kendiyle sınırladığı ‘toplumu temsiliyet’ gücü ile işlerlik ve anlam kazanacaktır. Ancak bu noktada şunu da teslim etmek gerekmektedir: Modernite ile gündeme gelen bu yeni siyasal-toplumsal yapılanma her şeye rağmen insanlık tarihinde bir ileri aşamadır. Arka plânda bilimsel, teknolojik ve ekonomik gelişmelerin yaşandığı, refahın arttığı, evrensel ölçekte aynı oranda ve nitelikte yaygınlık göstermese de, özellikle Batı demokrasilerinde hukuğun öne çıktığı, insan hak ve özgürlüklerin gözetildiği bir uygulama söz konusudur ve bu durum, toplumsal-siyasal bir kültür ve bilinç olarak derinleşip içselleştirildiği oranda da, otoritenin gücünün kırılarak demokrasiden yana genişlemenin yaşandığı bir vakıadır. Ne var ki şu da göz ardı edilmemesi gereken bir başka gerçekliktir: Ne kadar gelişmiş olursa olsun,  gerek siyasal gerekse toplumsal alanda son kertede hiyerarşik yapılanmaların-otoriter zihniyetlerin varlığı moderniteye içkindir, bu bağlamda hâlâ bir etnik-dinsel grubun ötekine, bir sınıfın diğerine, bir kültürün bir başkasına vb. üstünlüğü ve dayatması söz konusu olmaktadır. Bir başka ifadeyle modernite kapsamında da hiyerarşik-otoriter yapılanmalar şu veya bu oranda geçerlidir; siyaset tavan ile taban arasında tavanın denetimine ve belirleyiciliğine tabi işlerliğini korumakta, her zaman için tavan ile taban arasında tavanın lehine doldurulamayan bir ‘boşluk’ bulunmakta ve bu boşluk gelişmiş demokrasilerde  o demokrasinin gücü oranında daralsa da ortadan kalkmamaktadır. Siyasal sistem ve ideoloji farkı gözetmeden her durumda geçerli olan bu tablo nihayetinde sorunların çözülmesine ve aşılmasına yönelik olarak yetersiz kalmaktadır. Öyle ki, söz gelimi liberalizm devleti küçülterek etkinliğini azaltmak ve bireysel özgürlükleri artırmak adına yola çıkarken sonuçta varacağı yer, küçük bir azınlığın aşırı zenginleştiği,  ciddi adaletsizliklerin ve ahlâki çöküntünün yaşandığı, küçülteceğim dediği devleti de bu adaletsizliklerin ve ahlâki çöküntünün bekçisi yapmaktan ötesi olamayacaktır. Öte yandan sosyalizm ise uygulandığı biçimiyle eşitliği ve adaleti temin edeceğim derken giderek otoriter bir mahiyet kazanacak ve derin özgürlük sorunlarının yaşanmasına neden olacaktır. Sonuç itibarıyle şunu söylemek mümkündür: Modernitenin  siyasal ideolojileri, hiyerarşik-otoriter siyasal toplumsal yapılanmaları ve buna denk düşen zihniyet dünyalarıyla siyasal demokrasiyi, bu mantık çerçevesinde kurgulanan ve işleyen bir sistematiğe oturtmuştur. Burada bireysel-toplumsal iradenin temsil gücü bu hiyerarşinin en tepesindeki devlet ve onun siyasal iktidarı-kurumları tarafından ele geçirilmiştir ki bu da bireysel-toplumsal iradenin büyük oranda bu güç odaklarına bağımlı hale gelmesi demektir. Bu durum ise son kertede bireysel-toplumsal iradeyi yerleşik sisteme, onun çıkar ağına ve onun mantığına mahkûm etmektedir.

 

Yirminci yüzyıl sonu itibarıyla yaşanan gelişmelerin ve bunun sonucu olarak yaşanan “hızlı, kontrolsüz ve çok yönlü değişimin” yol açtığı siyasal-toplumsal depremden çıkarılacak en önemli sonuçlardan bir tanesi, evrensel ölçekte ‘değişim’in artık zorunlu olduğu gerçeğidir. Bu gerçeklik hâkim siyasal ideolojilere-zihniyetlere yönelik bir eleştiri-özeleştiri sürecinin başlamasını zorunlu kılarken, aynı anda yeni arayışları da gündeme getirmektedir. Aşikâr olan şudur: Tarihsel süreçler hangi siyasal ideolojiden hareket edilirse edilsin ‘mutlak modeller’ içine sıkıştırılamayacak bir dinamizmi içkin oldukları  gibi, bu bağlamda oluşan hiyerarşik-otoriter siyasal-toplumsal yapılanmaların ve de siyaset kurumunun kendisinin de mevcut haliyle varlığını ve işlerliğini koruması artık mümkün değildir.  İşte ‘değişim’ eksenli yeni bir sürecin başladığı bu dönemde bu süreci anlamaya ve değerlendirmeye yönelik yeni bir zihniyet dünyasının oluşması göz ardı edilemeyecek bir gerekliliktir. Bu noktada atılacak adımlardan bir tanesi de geçmiş dönemin tavandan tabana doğru tek yönlü işleyen hiyerarşik-otoriter dinamiğinin, ters yönde, yani tabandan tavana doğru harekete geçmesidir.  Bir başka ifadeyle bu sistematik içinde sıkışan, onun siyaset kurumlarına ve  güç odaklarına bağımlı hale gelen bireysel-toplumsal iradenin, o kurum ve güç karşısında bağımsızlaşması, bunun yerine onu denetleyen, dönüştüren özgür bir güç olarak harekete geçmesidir. Bugün itibarıyla evrensel ölçekte bu yönde yaşanan  önemli gelişmeler vardır; modernitenin hâkim hiyerarşik-otoriter siyasal-toplumsal yapılanmaları, onun karşısında bağımsızlaşan,  bu bağlamda  çok katmanlılık ve çeşitlilik  kazanan bireysel-toplumsal iradenin demokratik gücü ve denetimiyle taleplerini karşılayacak biçimde değişime-dönüşüme uğramaktadır.

 

İnsanlığın tarihsel gelişiminin bugün vardığı nokta aşikâr bir biçimde bize şunu söylemektedir: Hiçbir toplum varolan siyasal-toplumsal yapının kuşattığı ve ona dayattığı yaşama sonuna kadar mahkûm değildir. Yaşadığı hayatı son kertede toplumun kendisi seçer. Önemli olan bu gerçeğin bilincine varmak, bireysel-toplumsal irade gücünü yapacağı seçim yönünde harekete geçirmek ve gelecek tahayyülünde bulunabilmektir.

Bu durum Kıbrıslı Türkler için de geçerlidir. Bugün için yaşamaya mahkûm olduğumuz hayat ve bu hayatı bizlere dayatan düzen kaderimiz değildir. Bu kaderi değiştirecek olan Kıbrıslı Türklerin bireysel-toplumsal iradesini, ona bu dayatmada bulunan siyasal kurum ve yapılanmadan, onun hiyerarşik-otoriter denetiminden bağımsız kılması; gücünü ve taleplerini geleceğe taşıyacak siyasetle buluşturmasıdır.    

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 745 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler