1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Bir yakınımız Kaymaklı-Miamilya bölgesinde tuğla fabrikasına ait çukura bazı “kayıp” Kıbrıslıtürkler’i gömmeye zorlanmıştı…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Bir yakınımız Kaymaklı-Miamilya bölgesinde tuğla fabrikasına ait çukura bazı “kayıp” Kıbrıslıtürkler’i gömmeye zorlanmıştı…”

A+A-

OKURLARIMIZ BİLDİKLERİNİ PAYLAŞMAYA DEVAM EDİYOR…

 

Bir Kıbrıslırum okurumuz bizimle şunları paylaştı:

“Bir yakınımız 1963’te Kaymaklı-Miamilya bölgesinde tuğla fabrikasına ait çukura, bazı “kayıp” Kıbrıslıtürkler’i gömmeye zorlanmıştı…

Bu fabrikanın adı ATLAS idi ve Miamilya-Kaymaklı bölgesinde toprak çok iyi, çok kaliteli olduğu için tuğla yapımında kullanılmaktaydı.

Bu fabrikada Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk işçiler de çalışmaktaydı. En azından sanırım 1963’e kadar Kıbrıslıtürk işçiler burada çalışmaktaydılar.

Bu yakınımız fabrikada işçiler için küçük evcikler vardı, onlarda kalıyordu… Bazı evcikler iki odadan müteşekkildi – bir odada mutfak ve yemek yenilecek yer vardı, öteki odaya geçmek için dışarı çıkmak ve başka kapıdan oraya girmek gerekiyordu… İkinci oda da yatak odasıydı.

1963 olaylarında bazı Kıbrıslırumlar bu yakınımıza gittiler – sanırım aralarında bir de Kıbrıslırum polis vardı ona gidenlerin ve ona, öldürmüş oldukları bazı Kıbrıslıtürkler’i gömmesini emrettiler.

Bu yakınımız, “Asla öyle bir şey yapmam, çekip gidin buradan derhal” deyince, “O zaman, sen de onların yanına geç” diyerek onu öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine bu yakınımız sözkonusu Kıbrıslırumlar’ın öldürmüş olduğu ve Kaymaklı bölgesinden olduğu söylenen bazı Kıbrıslıtürkler’i gömmek zorunda bırakıldı.

Tuğla fabrikasının arkasında dev bir çukur vardı, yedi metre derinliğindeydi bu çukur. Buradan toprak alınarak tuğla yapımında kullanılmaktaydı.  Yakınımız bu çukurun içerisine öldürülmüş olan ve Kaymakılı olduğu söylenen o Kıbrıslıtürkler’i gömmek zorunda bırakıldı. Çukurun üstüne de yedi metre, kalitesiz başka toprak dökülerek kapatıldı…

“Kayıplar”ın aranmasına başlandığı zaman yakınımız bu bilgileri yetkililere ulaştırdı ancak çok uzun süre onu arayıp sormadılar. Çok ama çok seneler sonra, artık yakınımız kanser hastalığının son evresindeyken ve yürüyemeyecek vaziyetteyken ona gelerek bu yeri göstermesini istediler. Ama bu yakınımızın oraya gitmesi mümkün değildi. Bunun üzerine bir akrabası giderek Kayıplar Komitesi’ne bu yakınımızın tarifi üzerine o çukurun yerini gösterdi. Orada kazı yaptılar ama o “kayıplar”ı bulamadılar…

Sözkonusu yakınımız vefat etti, şu anda hayatta değildir.

Bize söylediği şuydu: “Onları bulamayacaklar, çok ama çok derin kazmaları gerekir…”

Kayıplar Komitesi bu alanda 2017-2018 yıllarında çok geniş bir kazı yürütmüş ve neredeyse 10 metre derine kadar inmiş ancak herhangi bir iz bulamamıştı. Bu alana yapılmış olan yeni bir binanın altında başka bir çukur olup olmadığını bilmiyoruz.

Bu dev çukurda Kayıplar Komitesi kazı yürütürken, aniden ortaya “Buraya Goççinolar gömülmüştür” şeklinde bir söylenti çıkmış ancak Kaymaklı’dan Goççinolar’dan geride kalanlar, Tekke Bahçesi’ndeki kazılarda bulunmuştu. Bu alana Kaymaklı’dan başka bazı “kayıp” Kıbrıslıtürkler’in mi yoksa herhangi başka bir bölgeden başka “kayıp” Kıbrıslıtürkler’in mi gömülmüş olduğu bilinmiyor… Tek bildiğimiz sözkonusu Kıbrıslırum okurumuzun, bu alana bir yakınlarının bazı “kayıp” Kıbrıslıtürkler’i gömmeye zorlandığı ve bu “kayıplar”ın Kaymaklı bölgesinden “kayıplar” olduğu şeklindeki ifadesi… Halen Kaymaklı bölgesinden başka “kayıp” Kıbrıslıtürkler var ve henüz onların nereye gömüldüğü bulunamamış durumda… O nedenle bu konuda daha ayrıntılı araştırma yapılması gerekiyor…

Kıbrıslırum okurumuzun ifadesine göre, benzer çukurlar Alkis çiftliği yakınında da varmış… Alkis çiftliğinden de iki Kıbrıslıtürk “kayıp” bulunuyor…

Konuyla ilgili olarak daha ayrıntılı bilgi sahibi okurlarımızı, isimli veya isimsiz olarak beni 0542 853 8436 numaralı telefondan aramaya davet ediyorum. Bu konuda Kayıplar Komitesi’yle temas edip bilgi vermek isteyenler 181 ihbar hattını da arayabilirler.

 


BASINDAN GÜNCEL…

 

Madam Maria'nın dilinden: “İmroz nasıl Gökçeada oldu?”

Ferda Balancar

Konca Altan’ın kaleme aldığı ‘Rüyaların Öldüğü Ada’ İletişim Yayınları’ndan çıktı. Kitap, İmroz’un yüz yıllık hikâyesini adanın yerlisi Madam Maria’nın anılarına dayanarak son derece akıcı bir dille anlatıyor. Kendisi de adada yaşayan Konca Altan’la Madam Maria’nın İmroz’unu ve bugünkü Gökçeada’yı konuştuk.

***  Öncelikle bu ‘anı-roman’ın serüveniyle başlayalım. Nasıl karar verdiniz böyle bir kitabı yazmaya? Yazım sürecinden söz eder misiniz?

Kitabı yazmaya başlamadan önce ilk duygum; Maria’dan öğrendiğim bilgiler karşında yaşadığım heyecan ve bütün bunların, yıllardan beri adada yaşayanlar tarafından dahi bilinmiyor olmasıydı. Maria, bana güvenip geçmişini anlatmaya başladığında, önce hepimizin evinde, değerini yeterince bilemediğimiz, yaşlı büyükanne gibi, anılarını anlatıyor sandım ki, bunun büyük bir hata olduğunu, o anlattıkça anladım, kulak kabarttım. Birinci Dünya Savaşı’nda, İngiliz askerlerin meydanda çikolata dağıttıklarını, İkinci Dünya Savaşı’nda, Limni adasından kaçak gelen askerleri, İmroz siyasetine yön veren, çok sevdiği kocasını anlatıyordu. Bu anlatımlar tabii ki kronolojik bir sıra ile olmadığı gibi, o gün aklına gelenler, hatta o sıradaki ruh haline göre oluyordu. Laz komşuya kızmışsa, onların adaya ilk gelişlerini, televizyonda Kıbrıs meselesi için yeni müzakere haberleri çıktığında, Barış harekâtını, ben ona Beyoğlu’ndan hediye getirdiğimde, orada gittiği terziyi anlatıyordu. Bütün bu kopuk, tarihsiz anıları not almaya başladım. Maria’nın anıları, ‘1. Anı’ diye başladığımda, niyetim unutmamaktı. Süreç böylece başlamış oldu, o anlatıyor, ben daha sonra kayıt altına alıyordum. Bütün bunlar onu sıkmadan oluyordu. Bazen birlikte kahve içerken, bazen yemek yaparken, bazen onu götürdüğüm doktorda sıra beklerken, o hep anlattı.

Maria yalnızdı,  ikimizin ailesi de çok uzaklarda telefonun diğer ucundayken, öyle bir an geldi ki biz aile olduk. Maria, bir sabah, beyaz örtüye sarılı bir paketle beni bekliyordu. “Bu nedir?” diye sorunca, “Aç bakalım senin için” dedi. İçinde muhteşem renklerde bir yatak örtüsü vardı. Örtünün adada üretilen ipekten, kök boyasıyla boyanmış, annesi tarafından ev tezgâhında dokunmuş olduğunu anlattı. Dokunmaya bile kıyamıyordu, üzerindeki geometrik desenlerdeki intizamı gösterdi. O hale gelebilmesi için annesinin günlerce, hatta aylarca nasıl uğraştığını anlattı. Sonra da evliliği boyunca ona kıyıp kullanamadığını söyledi. Ben onu dinlerken, göz pınarları yaşlı bana baktı ve “Bu artık senin” dedi. “Ama Maria olmaz, bu ailende kalmalı” dediğimde “İşte sen benim kızımsın, yanımdasın” dedi. O andan sonra, daha yakındık, mesele dokunmuş bir örtü değildi mutlaka, paylaştığımız sevgiydi.

Ben onu sağlığı ile ilgilenirken, o da bana yemek yapmayı öğretti ve hep anlattı. Anlatılanları bir kronolojik sıraya koymaya karar verdiğimde, çok zorlandım. Maria hep ‘anları’ anlatıyordu, çok belirgin bir tarih yoksa olayın ne zaman geçtiğini çözemiyordum, sonra evde çalışıp, o anıya geri dönüp, sorular sormaya başladım. “Maria, hani eve askerler geldiğinde hangi yıldı” dediğimde, “Nerden bilirim bre” diye kestirip atınca, yeni yöntemler geliştirdim.

“Maria, o yıl başbakan Menderes miydi? yoksa Demirel mi? yoksa Ecevit mi?” diyordum. Bazılarını hatırlarken, bazılarını hatırlamıyordu. Sonra “Bu anıda, oğlun kaç yaşındaydı?” deyince yaklaşık tarihler vermeye başladı. En zorlu süreç başlamıştı, kendiliğinden anlatmaktan çıkmıştık, ben onu soru yağmuruna tutuyordum, tabii ki sıkıldı. “Ne çok sordun bre Koncemu” diyordu. Böylece, kitabın ana hatlarının oluşması için süreç geniş bir zamana yayıldı, ama onunla muhteşem günler geçiriyorduk, birlikte kiliseye gidip mum yakıyor, bazen de eş dost ziyareti yapıyorduk, beni adanın eskileri ile tanıştırıyordu.

Kitabın ana hattının diğer unsurları da bu şekilde oluşmaya başladı. Bir evde, herkes gidince Gliki köyde tek başına kalmış papazın hanımı, o yılları uzun uzun anlatırken, beni hiç sorgulamadı. Maria ile birlikte evini ziyaret etmem yeterliydi. Ve tabii Maria’nın konukları; dünyanın her tarafından gelen, kuzenler, kardeşlerinin çocukları, Amerika’da bir üniversitede profesör, Avustralya’da restoran işletmecisi, Atina’da kalp profesörü, İstanbul’da Moda'da yaşamaya devam eden madam ve değerli dostum Maria’nın oğlu, kendi bakış açılarıyla geçmişi anlattılar.  Ama bu kez, söyleşi şeklinde geçen sohbetlerde, daha çok bilgi edindim. Genç olmaları, çok şey bilmelerine engel değildi, onlar da kendi ailelerinin yaşadıklarına çok hakimdiler.

İşte, gerçekleşen bu mucizenin benim hafızamda yok olup gitmesi veya karalama defterimde kalması, çok yazık olurdu. Sonra çalışmaya başladım, önce ada hakkında yazılı kitapları, üniversite tezlerini okudum, o günlerde gerçekleşen siyasi gelişmeleri, İmroz’a etkileri bakımından yeniden inceledim, sonra günlük gazetelerin arşivlerine girip, o günlere dair atılan manşetleri değerlendirdim, yazdım not aldım sıraladım. Adada geçmişte çalışmış memurları, mahkûmları, göçle gelenleri, onların çocuklarını, herkesi dinledim. Tarihin içinde kayboldukça Maria’ya koşup, yeniden, yeniden sordum. Maria, eşime “Bre Doğan, senin bu hanımın ne çok soruyor” diyordu, gülüyorduk.

Bu kitabın yazılma motivasyonlarından biri de; Maria’nın kocasının, haç şeklindeki mezar taşının, defalarca kimliği belirlemeyen kişiler tarafından kırılmasıydı. Her seferinde, yeniden onartıyor, “Yok olup gideceğiz işte, bari taşın kalmasına izin verin” diyordu. Adada, kocasından bir iz kalsın istiyordu. Ona, bu kitapla, kocaman bir iz bırakmak istedim. Maria hiç unutulmasın istedim. İmroz sokaklarında, sağa sola bakarak gezen turistler için ise ‘Maria buradaydı, yaşadı, İmroz onun adasıydı’ demek istedim, bunu başarmış olmayı yürekten diliyorum.

Bu kitaba en az benim kadar inanan ve doğmasını sağlayan Tanıl Bora’ya özel olarak teşekkür ediyorum. Bu kitapta olmayan, Maria’nın günümüz politikalarına ait görüşleri de var ancak maalesef bu kez kendine yer bulamadı.

(Röportajın tamamını AGOS’tan okuyabilirsiniz – AGOS – Ferda BALANCAR – 8.7.2019)

Bu yazı toplam 614 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar