1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bir savaş nasıl hatırlanmalıdır?
Bir savaş nasıl hatırlanmalıdır?

Bir savaş nasıl hatırlanmalıdır?

İnsanlık tarihinde heykelin öyküsü nasıl bir diyalogla başlamıştır, hiç düşündünüz mü? Sorunun yanıtını bulabilmek için alet yapma fikrine sahip olmuş ilk insana veya daha doğru bir deyişle bilinen ilk sanat yapıtının başlangıç noktasına gitmeliyiz: ̶

A+A-

 

 

                                                                                    

 

 

İnsanlık tarihinde heykelin öyküsü nasıl bir diyalogla başlamıştır, hiç düşündünüz mü? Sorunun yanıtını bulabilmek için alet yapma fikrine sahip olmuş ilk insana veya daha doğru bir deyişle bilinen ilk sanat yapıtının başlangıç noktasına gitmeliyiz: “Willendorf Venüsü

 

Willendorf Venüsü hala daha gizemini korurken, günümüz heykel sanatı, karmaşık durumu bir yana, özgürlük alanı tanınmadan kesin ve net bir karşıt tavırla, zorluklarla ayakta durmaya çalışıyor. Özellikle de Kuzey Kıbrıs’ta anıt-heykel adına yaşanan, talihsiz olarak nitelendirebileceğim, uygulamalar akla gelince, bu alanda söyleyeceklerimiz çok, tartışacağımız platform ise geniş bir yelpazeye açılıyor. Türkiye’de ise heykel denince çok uzun yıllardır belki de aklımıza gelen anıtlar, özellikle Atatürk heykelleri olmuştur.

 

·        Anıt-heykelkamusal alanda ne zaman uygulanmaya başladı? diye bir soru

sorduğumuz zaman alacağımız yanıt, “Cumhuriyet’in ilk yılları” olur. Ondan önceki tarihi süreçte birkaç girişimin dışında cümle kuracak kadar bile ileri bir adımın atılmadığı bilinen bir gerçektir.

 

Peki, neden “Atatürk/lider” anıtları yaygınlaşıyor? Cumhuriyet’in ilk yıllarından bahsediyoruz. “Devrim İdeolojisi” siyasal ve ekonomik alanda ülke çapında büyük atılımlarla savaştan yeni çıkmış bir toplumu toparlamaya, yaralarını sarmaya ve hızla onarmaya başlamıştır. Bu nedenle ideoloji kökeninin içinde, toplumsal alanda, gerek maddi gerekse manevi duygulara yön verecek bir kalkınma ve yenileşme planı uygulanmıştır. Bu plan doğrultusunda milli duyguları ayakta tutacak bir güce ve yaşananları toplumun önünde canlı kılacak bir araca ihtiyaç vardır. “Devrim ideolojisi” içerisinde anıtlar, bu nedenle önemlidir. Ama ortada bir sorun vardır. Bu da Cumhuriyet’in ilk dönem sanatçıları arasında heykeltıraşlar azdır. İhsan Özsoy, Behzat, Mahir Tomruk, Nijat Sirel, Hadi Bara, Ratip Aşir Acudoğu ve Muhittin Sebati gibi. Bu sanatçıların varlığı bilinmesine rağmen yabancı heykeltıraşlar getirilerek ilk anıt-heykel uygulamaları onlar tarafından yapılır. Tabi ki tepkiler olmuştur ve çok kısa bir süre sonra Türk heykeltıraşlar anıt-heykel uygulamalarına başlarlar. Sonuç olarak tüm bu karmaşa içerisinde anıt-heykel kendi içinde hem tema, hem de kurgu estetiği açısından, içinde bulunduğu çarkların çok fazla dışına çıkmadan aynı aynı çizgide/durağan, ideolojik ve siyasi siparişe dayalı ilerler.

 

Bir ülke için açık alanlarda yer alan heykellerin kent ve özellikle insan kültürü üzerindeki etki ve önemi tartışılmaz bir gerçek.  Nitekim geçmişi Cumhuriyet’in ilk yıllarına dayanan “anıt-heykel” geleneği için o yıllarda bile söylenecek tek söz vardı: “Halkın üzerindeki heykele olan yabancılaşma etkilerini ve ön yargılarını kıracak hale getirilmesi için heykele ağırlık verilmesi.” Kamusal alanda heykel uygulaması “Atatürk heykelleri/Atatürk Anıtları” ile başlar.  Ondan öncesi hakkında da bilgilerimiz var ama burada sorun anıttan çağdaş alan uygulamalarına geçişte kırılma noktası öyküsünün başlangıç çizgisini belirlemek olmalıdır.

 

Toby Clark Sanat ve Propaganda” adlı kitabının “Savaşı Hatırlamak: Savaş Anıtları ve Karşı-Anıtlar” adlı bölümüne, hepimizi anıt-heykel konusunda, “ideoloji” olgusunu düşünmeye zıpkınlayacak sorularla başlar:

 

·        Bir savaş nasıl hatırlanmalıdır?

·        Savaş anıtları sadece ölenlerin anısına mı, yoksa onların uğruna öldükleri değerlere mi adanmalıdır?

·        Kimlerin ölenleri anmak için semboller üretme hakkı vardır?

·        Bu hak sadece bireylere mi, yoksa ulusal anma ve uzlaşma günlerini düzenleme yükümlülüğüne sahip devlete mi ait olmalıdır?

 

Apaçık: Sorular, savaş sonrası süreçte toplumsal psikolojinin devlet eline kilitlendiğini gösterir. Böylece matemin ve kahramanlığın kişisel ifade biçimleri ile tarihin kamusal sunumu arasında uçurumlarla birlikte gerilimli bir atmosfer oluşur.

 

Clark’ın kitabında savaşın yaşanan yıkımının ardından “sembol üretme hakkı”nın devlet eliyle nasıl biçimlendiğini gösteren vurucu örnekler yer alıyor. Örneğin I. Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere sokaklarında halk eliyle yapılmış “sokak anıtları” en ilgincidir. Halk savaş sonrasında cephelerde öldürülen komşularının temsili için el yapımı küçük heykelleri sokaklarına yerleştirmiştir. Bu hareketin önemi nedir? Siparişe, belli bir dayatmaya veya açıkçası ideolojiye dayalı kalmadan tam anlamıyla matemin özgürleştirilmesi ve toplumun, kendinden uzak bile olsa, savaşın yıkıcı gücüne karşı bir saygı duruşudur. Ama ne yazık ki, kendiliğinden oluşan bu matem sürecinin naçizane sokak anıtları, kısa bir süre sonra devlet eliyle kaldırılarak yerlerine siparişle yaptırılan daha büyük anıtlar yerleştirilmiştir. Amaç nedir? Görünende daha uzun süreli ve vakur anıtların yapılmasıdır. Apaçık vurgulamak gerekirse, hükümetin savaş ve ulus konusundaki düşünceler üzerindeki resmi denetimini sürdürme ve sokak anıtlarının eleştirel veya tepkisel duyguları ifade etme yolları olmasını engelleme amacı da taşımıştır. Şöyle ki “bir kaide üzerinde obje” ilkesi kamusal alandaki sanat objesinin öncelikle özgürlüğünü ve bu bağlamda da sanatçının özgünlüğünü kapalı kapılar ardında kalmaya zorunlu kılmıştır.

 

Almanya’da tarih konusunu çalışan sanatçıların tavrı nettir. Buna karşın soykırımı hatırlanmanın gerektirdiği etik sorumluluklar yine karmaşa yaratmıştır. Karmaşa üzerine gelişen tartışmalar “bir kaide üzerindeki obje” biçimindeki faşist propaganda üslubunun niteliklerini yansıtır görünen geleneksel anıt-heykellerin yan anlamları üzerine odaklanmıştır. Faşizme karşı olan sanatçının anıtı da, karşıt anıt olmalıydı. Bu konuda verilebilecek en etkin örnek Jochen Gerz ve Esther Shalev-Gerz’in tasarlayıp Hamburg banliyölerinden biri olan Harburg’da 1986’da gerçekleştirdikleri “Faşizme, Savaşa ve Şiddete Karşı-Barış ve İnsan Hakları Adına Anıt” yok olmak üzere planlanmış bir öz eleştiri anıtıdır. Sanatçılar tarafından seçilen yerin önemi ayrıcalıklıdır. Ancak insanların başını kaldırdıkça görebilecekleri özel ve özenli bir yer olmanın dışında, alışveriş merkezinin önünden geçen sıradan ve fakat oldukça kalabalık bir caddedir. Anıt ince yumuşak bir kurşun tabakayla kaplanmış 12 metre yüksekliğinde ve 1 metre kare alanına içi boş, alüminyum bir direktir. Uzaktan fark edilmez ve fakat izleyicisi ile iç içedir. Bu nedenle kalabalık caddenin tam kalbine insan adımlarının içine ve gürültünün rengine karışabilecek bir noktada yer almıştır. Böylece sanatçılar yoldan geçen herkesin kurşun tabaka üzerine isimlerini yazarak faşizm ve şiddete karşı direnişlerini ifade etmeye teşvik etmişlerdir. Sütun alçalarak zemin altına yerleştirilmiş boş bölmeyi yavaş yavaş dolduracak şekilde inşa edilmiştir. Anıt dibe gömülürken üst yüzeyler daha fazla ismin yazılabileceği şekilde boşalacak ve yazılan her isim daha sonra giderek, kaybolacaktır.

 

Gerz’lerin 1986 yılındaki bu anıt-heykel uygulamasının geleneksel anıt-heykel dikeyliğine ve kalıcılığına kafa tutmasını tartışabiliriz. Burada tartışmaların renginin ideolojik renk skalası içinde kalarak, kısırlaşabileceği/sığlaşabileceği öngörüsüne sahibim. Sığ sularda siyasi ideolojinin atacağı kulaçlar, sokağın özgür ruhunun serbest salınımın önüne geçmesi bu anıtta oldukça güçtür.

 

Gerz’lerin anıtı, grafitileri anımsatarak “Neden bu toplumsal olguyu yani anıt-heykeli kendi haline bırakıp; sosyal yapıyı ortaya sermesine izin vermiyoruz?” sorusunu akla getirmektedir.

 

Bu haftalık da, benden bu kadar!

 

(Arşivimden)

 

 

 

              

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 829 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler