1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bir Mevlevi Dervişi: Mesrur Arab'ın hikayesi
Bir Mevlevi Dervişi: Mesrur Arabın hikayesi

Bir Mevlevi Dervişi: Mesrur Arab'ın hikayesi

Hüseyin Kaba eski Lefkoşalılar’dan... 1945 doğumlu olduğu için çok şey hatırlıyor... Onunla buluşup eski Lefkoşa’yı konuşuyoruz... Hüseyin Kaba’yla röportajımızın devamı şöyle: SORU: Biraz daha semazenlerden ve Tekke Bahçesi’

A+A-

 

 

 

 

Hüseyin Kaba eski Lefkoşalılar’dan... 1945 doğumlu olduğu için çok şey hatırlıyor... Onunla buluşup eski Lefkoşa’yı konuşuyoruz...

Hüseyin Kaba’yla röportajımızın devamı  şöyle:

 

SORU: Biraz daha semazenlerden ve Tekke Bahçesi’ndeki Mevlevi Tekkesi’nden ve tanıdığınız Mevlevi Dervişi Mesrur Arap’tan da sözedebilir misiniz acaba?

HÜSEYİN KABA: Bir zamanlar Tekke Bahçesi’ni; kuzeyden güneye doğru uzanan oldukça büyük bir alan ve ortasına yakın bir yerde üç beş genç hurma ağacının yer aldığını hatırlıyorum.

Biz çocuklar bu hurma ağaçlarından taş atarak düşürdüğümüz hurmaları toplar yerdik.

Biriktirdiğimiz hurma çekirdeklerini toprağa açtığımız avuç ayası büyüklüğündeki üç, beş “med çanak” içine avuç dolusu atardık.

Hurma çekirdekleri daha yere varmadan “tek” veya “çift” derdik. Çanaklara isabet ettirdiklerimiz kadar kazanır veya kaybederdik. Bu çocuklar arasında bir çeşit bahis oyunu idi.

Bahçeye; Mevlevi Tekke sokağından doğu batı istikametinden gelindiğinde, yolun sonundan sol taraftaki her zaman açık durmakta olan kırık dökük kapıdan girilirdi.

Dört kanatlı kapının sol iki kanadından biri öne doğru çarpık vaziyette yerinde dururken diğer ikiz kanadı olması gereken yerden uzakta atılı duruyordu.

Açık biçimdeki sağ kanatları ise bahçe içindeki kerpiç evin giriş kapısına kadar uzanmış sol kanatlardan çok daha iyi bir konumda ayakta kalabilmek için direniyordu.

Bahçe sağ kapılarının uzantısının sona erdiği yerdeki bu kerpiç evin güney cenahında yüksekçe varil ve tahta kasalar üzerine çeşitli çiçekler; iki, üç dut ağacının serin gölgesine ustaca yerleştirilmişlerdi.

Alçı sıvaları düşmüş evin kerpiç aralıkları arasına yuvalanmış serçeler cıvıldaşarak; yerde su dolu eski bir çömlekten su içebilmek için fır fır inip kalkıyorlardı.

Bu dut ağaçları ve çiçeklerin hemen batısında az bir aradan sonra Mevlevi Tekkesi’nin arka girişi bulunuyordu.

Bu arka giriş Mevlevi sema ayinlerine son verilmesiyle yakından alâkalı olarak Mevlevihane’nin bazı doğu kısımları yıkılarak betonarme bir ev ve mutfak ilâve edilerek kimsesiz çocuklar yurduna dönüştürülmüştü!

Abdi Çavuş Sokağı’ndaki evlerin Tekke Bahçesi’ne bakan arka avlularının alçak duvarlarından sarkan mandarin ve portakallar çocuklara göz kırpıp davette bulunurdu.

Biz çocuklar bazı bahçelerin yüksek sekili arka kapılarından girerek davete icabet eder, henüz oluşmamış mandarin ve portakallardan keser ceplerimizi doldururduk.

İleride Halkın Sesi gazetesinin güney doğu cenahında bulunan ve girişleri Fellahlar Sokağı’ndan olan evlerden birinin akasındaki ulu gınnap (hünnap) ağacına yemişleri için tırmanır yetişemediklerimizi de taşlayarak yere düşürürdük…

Biz çocuklar; bir taraftan da bahçenin bu kel görünümünden yararlanarak top, lingiri, med çanak, pirili, yakan top oynardık…

Bugün sadece hafızamızda kalmış olan bu eski Tekke Bahçesi; kuzeydeki eski girişinden bir yol ile sağlı sollu dükkânların yer aldığı güzergâhtan geçilerek Halkın Sesi tarikiyle doğuya Girne Caddesi’ne çıkılmaktadır.

Bende Mevleviliğe karşı bir ilgi ve merak çocukluk yıllarımdan itibaren başlamış yıllarca devam etmiş ve halen de devam ettiğini hissetmekteyim!

Çocukluğumda onlara has bu gizemli dünyada yaşayamadığım için çok hayıflanıp üzülürdüm!

Uzun yıllar; oturduğumuz ve çocukluğumun geçtiği az ilerideki Alparslan Sokağı’nda bir bahçe içine yapılmış küçücük odalardan birinde kalmakta olan ufak tefek, kara kuru, siyah bir adamcağız vardı. 

Mahalleli büyüklerin yaşı başı hayli ilerlemiş adı Derviş Mesrur olan bu ufak tefek adamcağıza sohbetlerinde yönelttikleri sorulara ilginç yanıtlar vermesi; söylediklerine karşı bende daha da öğrenme arzusu uyandırmıştı.

Kendini tasavvufa; cehaletten ilime, kötü huylardan güzel ahlâka, kulun fanî varlığından Hakk’ın varlığına yönelmesi denen “Seyr-i Sülûk” esnasında öğrendiklerini günlük yaşamın hay huyu içinde yeri geldikçe soranlara anlatırdı.

Söylediklerinden birinin; sonradan öğrendiğim Hz. Mevlâna’nın yedi öğüdünün  kendince bir açıklaması olmalıydı. 

Çünkü Mesrur’un söyledikleri az bir ağız farkı ile Mevlâna’nın yedi öğüdü ile örtüştüğünü hatırlar gibiyim. Ne idi Mevlâna’nın yedi öğüdü:

1-Cömertlik ve yardımda akarsu gibi ol.

2-Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

3-Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

4-Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

5-Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

6-Hoşgörülükte deniz gibi ol.

7-Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...

Habeş sözcüğünü öğrendiğim yıllar ortaokula gidiyordum. Oturduğumuz sokağın sakinleri arasında çok iyi tanıdığım ilginç simalardan biriydi Mesrur Arap. Adı Derviş Mesrur idi ama biz ona hep kulağa daha hoş geliyor diye "Mesrurarap" derdik.

Belki de annesi ona hayatı boyunca: gülebilsin diye Osmanlıca’da “Sevinmiş, sevinçli, güleç” anlamına gelen “Mesrur” adını koymuştu.

Bizim oturduğumuz sokağın doğu tarafındaki evlerde bekârlara kiralanan odaların birinde tek başına yaşardı. Kimi kimsesi yoktu, nerden nasıl geldiğini kimse bilmezdi.

Mesrur Arap, samimi, sevecen, sevecen olduğu kadar da dürüstlüğü ile bilinirdi. Oldukça kısa boylu, inadına zayıf, adeta kemik torbasını andıran bir görüntüsü vardı.

Başından hiç eksik etmediği kulaklarına kadar inen tozdan topraktan ağarmış, kırmızı olduğuna bin bir şahit gerektiren fesinin onu biraz olsun uzun gösterdiğine inanır, ama başına oranla kulaklarının büyüklüğüne aldırmazdı! Ağzındaki eksik dişlerinden, içe göçük avurtları konuşmasını etkilerdi. Onu iyi tanımayanlar söylediklerini anlamakta zorlanırdı.

Bazen bunu kendi de fark eder, meramını anlatmak için söylediklerini tekrarlardı. Kırmızı dışa sarkık alt dudağını sürekli olarak parmakları ile siler dururdu. Özellikle bunu konuştuğu zaman çok yapardı. Bazen de cebinden çıkardığı buruşuk mendili ile silerdi alt dudağını!

Konuşurken karşısındakini rahatsız etmesin diye elini ağzına yakın tutar öyle konuşurdu saygısından. Sayılacak seyreklikteki kırçıl keçisakalı kıvır kıvırdı. Bir çocuğunki kadar ince boynu, kocaman kafasını nasıl taşır diye görenleri hayrete düşürürdü.

İyi bir terzi bacağındaki pantolonu onun gibi iki kişiye gayet rahatlıkla uydururdu. O da belini önce bir kayış kemerle büzer sarkan ucunu arkasına dolar yine kemerin altına gelecek şekilde yerleştirir sonra üstüne de Trablus kuşak sarardı.

Boynundan beline kadar sarkan sahtiyanın ucuna bağlı olan meşinden yapılmış cüzdanını sol tarafına gelecek şekilde mintan gömleği ile Trablus kuşak arasına itina ile yerleştirir  “Allah rast getire!" der, evden çıkar yola revan olurdu.

İş görürken belindeki kayış kemerin ucu Trablus kuşağın altından dizine yakın bir yere kadar sarkar, eli vardıkça tekrar geri yerine kuşağın altına beceriksizce yerleştirirken sözcüğün üstüne basa basa “gene düştü bu beytambal!" diye de kendi kendine mırıldanırdı.

Bazen yalınayak, bazen çarıklı dolaşır, kışın da başkalarının verdiği galoşu giyerdi ayakkabı üstüne. Geçimini hamallık yaparak sağlardı. Taşıdığı yükün en hafifi "bandabuliya" dan bakkallara taşıdığı zerzevat' tı.

İthalatçı tüccardan torbalar halinde taşıdığı şeker, pirinç, tuz en ağırlarını oluştururdu yükünün. Yükün ağırlığına göre gideceği menzili üçe dörde böler buralarda durur fesini çıkarır; terini siler, soluk alır tekrar bir sonraki durakta soluklanmak üzere hareket ederdi.

“Yoruldun mu?''  diye soranlara:   “Neçün da den bubam! Eskiden işimiz çoğudu! Amma yorulmazıdık, şimdik yoruluruk, çünküm hamlaştık!" diye yanıtlardı.

İşinin çok olduğunu söylediği yıllarda taşımacılık sadece hammal arabaları ve katır arabaları ile yapılırdı.

Sonraları hafif yükler için özel yük bisikletleri, ağır yükler için de van arabalar devreye girince hamallıkta ekmek kalmamıştı.

Bu olay karşısında  “tüfek icat oldu mertlik bozuldu!"  anlamında sadece "Köroğlu – Köroğlu!" deyip, sonra anlamlı anlamlı yük bisikletlerine bir şey söylemeden bakmayı yeğlerdi…

Siyah ve ufak tefek oluşundan kendi dâhil herkes ona “Arap” tanımlaması yanında “Arapçık” da derdi. Ben onu daha çok Habeşler’e benzetirdim.

Nereli olduğunu merak edip soranlara tek bildiği büyük dedesinin Anadolu’dan geldiğini söyleyip kahkaha ile gülmesiydi!.

Konuşurken her cümlesinden sonra muhakkak güler, anlattıklarına espri katardı. Konuşmasını bitirince  "kafagnızı şişirdim afedesiniz bubam"  derdi kibarca...

İki tekerlekli hammal arabasını iterken zorlanırdı. Asla verilen ücrete şikâyet etmez   "Bing - bing bereket versin" diyen kanaatkâr bir karaktere sahipti.

Genellikle yükü ağır olduğu zamanlar hammal arabasını yalınayak kullanır soranlara da gülerek şöyle derdi: “Böyle daha iyidir, guvvatlı kattırırım arabayı bubam!" 

Mesrur Arap akşamları Hasan amcanın bakkaliyesinde toplanan bu üç beş müdavim kadroyla yaptığı sohbetlerde gençliğinde zaman zaman kayıkla Anadolu'ya gidip geldiğini, bazen de "arabların en uzak memleketlerine cenub'a"  gittiğini anlatırdı!..

Bir yaz akşamı yine böyle bir sohbette Mesrur Arabın sözünü keserek “Habeşistan'a da gittin mi Derviş dede?” diye sordum.

Küçük kahverengi gözlerini bana çevirip ta yüreğimin derinliklerinde hissettiğim bir bakıştan sonra derin bir nefes alarak:

"Dedelerimi ondan taa cenup'tan Arapların en uzak memleketlerinden satın aldılardı da!..  Ondan kerlim Anadolu'ya padişaha mııı, vezir'e mi, kime sattılardı bilmem?! Dedem… Bilemem, çünküm ben daha o zaman doğmadıydım…  Baa da öyle annaddıydı bir başka halayık! Ben da ondan öğrendim bu yalanı! Onun yalançısıyım. Annang bubam!'' diyerek gülmüştü.

"Yani Habeş misin dede?" diye ısrar edince: "vallahi dedem bilmem amma! İsder “Derviş” Mesrur, isder Arap Mesrur, isder Arapçık, isder Habeş Mesrur de; aha hepisi da benim… Beni seven mi dedem? Severisan bu baa kâfi?!''…  “kafanızı genem şişirdim. Bağışlayıng, hade Allaha emanet olung… Hepinize da iyi akşamlar!''  diyerek sallana sallana evine doğru yol aldı…

Başka bir gün meraktan gece karanlığında neden varda çektiğini soran birisine   “gamer yok, şafk da yok, isdeng garannıkta birini basayım dedem? Da össün oraşda!'' demişti. 

Muziplik olsun diye de bazen  “gece garannıg ben garannıg onun üçün varda çekerim beni basmasınnar'' dediğini de işitmiştim.

Tekke Bahçesi’ndeki Mevlevi dergâhında her yıl düzenlenen dervişlerin sema gösterilerini hiç kaçırmazdık. Kudum, ud, tef, nısfıye ve ney eşliğindeki tasavvuf müziğinin ritmine uygun dervişlerin dönüşlerini büyüklerin arasından heyecanla seyrederken Mesrur Arab’ı tüm dervişlerin içinden ten rengi ve boyunun ufaklığı sayesinde ayırdetmek kolay olurdu…

Giydiği beyaz tören elbisesi, tennuresi ile mevzun; siyah beyazın en güzel örneğini oluştururdu.

Biz çocuklar Mesrur Arab’ın mahallemizden birisi olması ayrıcalığına sahip olmamızdan dolayı onunla gurur duyardık!  Kendi aramızda biz de bir gün Mevlevi Dervişi olacağımıza dair and içerdik!!! 

Tören sona erdiğinde yerine getirmiş olduğu ulvî ve kutsî görevinin manevi huzuru içinde önce mahalleye uğrar, sonra nargile içmek için tekrar geri Tekke karşısında köşe üstündeki Söğüd’ün Kahvesi’ne giderdi.

Gelip gittiği bu güzergâh üzerinde beyaz ayin elbisesi üzerine giydiği incecik tennuresi yolda yürürken uçuşur onu arkadan takip ederdi!

Bu görüntüsü ve tennure’nin uçuşması içimde tarifi imkânsız fırtınalar estirir, ulvî duygular ve kutsî değerlerle büyük bir heyecan uyandırırdı!

O gün hali tavrı bir başkaydı. Ciddiydi ama gözlerinin içi gülerdi. O gün, büyük bir iş başarmış olmanın haklı gururunu yaşardı.

Bütün bir yıl boyunca hamallıktan yorgun düşen yaşlı vücudu yeniden doğmuş gibi zinde ve dipdiriydi. Sanki yeni ruha sahip, yeni bir insandı. Bu günü yaşamak için belki de koca bir yılı iple çekerdi!..

Ben Mesrur dedeye vaktiyle merakımdan sormuş olduğum sorudan dolayı rahatsız olmuş, onu bilmeden ve istemeden kırdığımı uzun yıllar düşünüp durmuştum!

Daha sonra haksız olduğumu ve boşuna böyle yersiz bir düşünceye saplanıp kaldığımı anladım!

Çünkü o espri yeteneğine sahip olan, ince düşünen ve sorulardaki samimiyeti gayet rahatlıkla algılayabilen, paylaşımcı ve en önemlisi “Vahdet-i Vücûd” varlık birliğine inanan, yaradılandan dolayı yaradanı seven, bağışlayıcı felsefesi olan bir Mevlevi dervişiydi!

Ben onu sema ayininden sonra sırtında Tennure'si başında uzun keçeden mamul derviş kisvesi ile siyah beyazın en güzel örneğini oluşturan bu küçücük Mevlevi dervişi Mesrur Arab’ı, Alparslan Sokağı’nda aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen Şirazesi sökük tarihi Lefkoşa kitabından ağıp giden bir yıldız gibi hatırlamaktayım.

Daha sonraki yıllarda Mevlana ve Mevlevilik hakkındaki bilgilerimi artırdıkça Derviş dedeye eskisinden daha çok saygı duyar olmuştum!

Onu hâlâ adı ile müsemma bir “Derviş,” Mevlevi dervişi, halk insanı, olarak hatırlıyor hatırası önünde saygıyla eğiliyor ve gönülden Huuu!!! diyorum.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1201 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler