1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Bir kuruşa bir kafa...'
Bir kuruşa bir kafa...

'Bir kuruşa bir kafa...'

Bir kuruşa beş eşek arısı, bir kuruşa bir serçe kafası. Camiden merdiveni çalar kaçardık. Eski kerpiç evlerin deliklerinde kuşların yuva yaptığı deliklerde serçe arardık. Bulduk mu bayram ederdik. Yakaladığımız serçenin kafasını koparır, gövdesini yere at

A+A-

 

BİR ÖYKÜ...

 

“Bir kuruşa bir kafa...”

 

Dr. Derviş ÖZER

 

                   Bir kuruşa beş eşek arısı, bir kuruşa bir serçe kafası. Camiden merdiveni çalar kaçardık. Eski kerpiç evlerin deliklerinde kuşların yuva yaptığı deliklerde serçe arardık. Bulduk mu bayram ederdik. Yakaladığımız serçenin kafasını koparır, gövdesini yere atardık ve o gövde dakikalarca tepinirdi. Kafasını koparttığımız yerden toprağa kan fışkırırdı. Kuşlar beşi altısı bir arada kanatlarını çarparlar ama uçamazlardı. Başları yoktu çünkü. Bazen de kediler gelir nasiplenirdi arkamızdan.  O küçük serçe yavrularının koparttığımız kafalarını cebimize koyardık. Daha kanı akarken ceplerimiz kuş kafası dolardı ve bacaklarımızdan o küçük kuşların kanı süzülür ayakkabımızın içine kadar akardı. Temizlik de yoktu. Öyle kızmada yoktu. “Niye yatağa kanlı ayaklarla girdin?” veya “o ayaklarından akan kan ne?” diye soran da olmazdı.

                     Kafalarını topladığımız serçe yavruları çürüdüğü zaman çok kötü koku çıkarırdı. Gömmek gerekiyordu ama biz bunu yapmıyorduk. Kim uğraşacaktı.  Ama kadınlar şikayet ediyordu, büyükler şikayet ediyordu. “O serçe yavrularını gömün koku yapıyor” diye bağırıyorlardı. Öksüz bir arkadaşımız vardı. O gömerdi başsız serçe yavrularını. Gömme işini ona vermiştik ve gömdüğü için de ona birer kafa fazladan verirdik. Herkes hayatından memnundu

                      Kuşların kafalarını toplayan adam, haftada bir gelirdi. Gri renkli bir arabası vardı. Salı günleri,  köy çeşmesinin orda toplanırdık. Bütün çocuklar, ellerimizde veya ceplerimizde kuş kafaları ve eşek arıları. Gri renkli araba gelene kadar bütün mallarımızı ortaya dökerdik. Hangimiz daha fazla kuş kafası kopardı? Hangimiz daha fazla eşek arısı yakaladı? Sermayemizi bir birimize gösterirdik ve övünürdük. Göğsümüz kabarırdı. Adam gelirdi ve arabanın kornasını iki defa kesik kesik öttürürdü duymayan kalmasın diye. Nerden bilsin ki sabahtan beri onun yolunu bekleriz. Sıraya girerdik. Kuş kafalarını ve eşek arılarını sayarak alırdı elimizden. Adımızı yırtık defterine yazardı. Biz de adımızın yanına bir çarpı işareti koyardık paramızı aldık diye.

         Paramızı alır bakkala koşardık. Leblebilerimizi, şekerlerimizi alır, daha çok da Çıraklının Türk lokumları, küçük kibrit kutusu büyüklüğünde "ipbal" ve meşhur "periskanlarımızı"  alır efkaliddo(okaliptus) ağaçlarının gölgesinde, kokum tozlarını, periskanları ağzımıza burnumuza bulaştırarak yerdik. "İpbal" kutularından çıkan tüfeklerle de oynardık.

               İki gruba ayrılırdık. Aşağı mahalle, yukarı mahalle. Oyunlarımız savaş oyunu idi. Bisiklet tekerinden kesilmiş lastikleri birbirine ekler, tahta silahların ucuna geçirir ve çamaşır mandalını kullanarak tetik yapardık.  Birbirimize saldırırdık. Her zaman kavga çıkarak, oyun biterdi. Mızıkçılarımız vardı. Malkoçoğlu Cüneyt gibi duvardan duvara atlayan ve vurulduğu halde hiç ölmeyen arkadaşlarımız vardı. Hep mızıkçı idiler. Zaten en fazla kuş kafası toplayan onlardı.

              Bu oyunlara bazen de Türkiye’den gizli gelip bölgede askeri hareketi kontrol eden sancaktar ismini verdiğimiz çoğu zaman takma isimle bölgede dolaşan komutan da katılırdı. Askeri taktikler verirdi. Pusu kurmayı öğretirdi. Bazen de hepimizi toplar, askeri sıraya dizer ve köyün içinde yürütürdü. Bazen de Rum köyünün yakınına kadar götürür marşlar söyletirdi. O bizim kahramanımızdı. O  büyüklere kuş kafası kopartmayı öğretmişti.

               İşte yaz gel dimi böyle işler yapardık. Vahşetle uğraşırdık. Üç kuruş para için kuş kafası, eşek arısı toplardık. Yalnız biz Türkler değil, Rum çocuklarda toplardı. Hatta bizden kuş kafalarını toplayan adam bizi gaza getirirdi. Eksemodoş’un çocukları sizi geçti diye.

         O senelerde, özellikle o yaz bizim büyüklerimiz ne mi yapıyordu? Onlar serçe, karga kafası  toplamıyordu. Onlar daha büyük kuşlarla uğraşıyordu Daha büyük kuşların kafalarını koparıyorlardı. Kopardıkları kafaların kanı toprağı suluyordu. Elbiselerinden kan bacaklarına akıyordu. Bazıları da özellikle dişi kuşları avlıyordu. Bizim serçe avladığımız yerde, mezarlığın altında kınalı keklik avladılar tüfeklerle. Ve onlar da bizim gibi toplamadılar ölülerini o kınalı kekliklerin.  Bıraktılar öylece… 

                Sonra Şirocu Ömer (kepçeci) geldi. Yaşlı anaların kınalı kekliklerden geri kalanları kokmasın köpekler yemesin diye şirosuyla bütün ovaları gezdi.  Bulabildiklerini gömdü. Sonrada Şirocu Ömer köyün altında inzivaya çekildi. Kimseyle görüşmedi. Kahveye bile çıkmadı. Kendi halinde yaşadı. Bütün köye küstü ve bir gün ölü bulundu.

                 O zaman bizi ayıplamadı büyüklerimiz bu vahşeti yaptığımız için. Zaten onların bizi ayıplayacak yüzleri yoktu ki. Hepimiz alışmıştık vahşete ve bu vahşet bize o kadar normal geliyordu ki bunun vahşet olduğunu anlamamız için uzun yıllar geçmesi gerekiyordu. Annelerin yıllarca ağlaması gerekiyormuş.

                  Artık memleketimde çocuklar kuş kafası toplamıyorlarmış. Büyükler çocukları şiddete, vahşete karşı uyarıyorlarmış. Artık memleketimde bazı adamlar öldürülen kınalı kekliklerin yerlerini gösteriyormuş. Bazı adamlar da kemikleri toplayıp, ayırıyormuş. Ve kınalı kekliklerin kemikleri analarına teslim ediliyormuş. Duyduğuma göre memleketimde güneş güzel günlere, kansız günlere doğuyormuş artık.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1283 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler