1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bir kalede doğmak...
Bir kalede doğmak...

Bir kalede doğmak...

Müzeyyen Yeşilada: Hoş ve güzel bir kadının ‘bir kalede doğmak nasıl bir şey?’ sorusuyla karşılaştım geçen gün. Sanki sözlü bir sınavdı. Cevap veremedim dilediğimce. Halbuki en iyi bildiğim, hakkında şiirler yazdığım, resimler yaptığım, suder

A+A-

 

 

 

Müzeyyen Yeşilada

 

 

 

Hoş ve güzel bir kadının ‘bir kalede doğmak nasıl bir şey?’ sorusuyla karşılaştım geçen gün. Sanki sözlü bir sınavdı. Cevap veremedim dilediğimce. Halbuki en iyi bildiğim, hakkında şiirler yazdığım, resimler yaptığım, sudere cevaplıyabileceğim bir soruydu en basitinden. Kem küm etmek yakışmazdı bana... Ama duygularımı kelimelere, kelimeleri evrene salamadım özgürce. Haksızlık etmek istemedim doğup büyüdüğüm kaleye. İkinci bir şans tanıdım kendime, yazıyla anlatmak istedim ‘bir kalede doğmak nasıl bir şeydir?’ sorusunu; İzninizle.

 

Bir kalede doğduysanız eğer, o kalede büyüyüp, geliştiyseniz ve 18 yaşına kadar da kalenin kapısından tek başınıza çıkıp başka bir dünya görmediyseniz eğer; siz hisarsınız, siz atlacasınız, siz kalenin burcu, siz Othello’sunuz, Desdomona’sınız, Akkule’siniz, siz kalenin insan suretine dönüşmüş silüetisiniz. Katıksız, sorgusuz sualsiz…

 

Kalenin anlamı okadar çok şeyle eşanlamlıdır ki benim gibi kalede doğan bir çocuk için, kelimeler yetişemez duygularıma.

 

Bizim kalemizin çocukluğumda bir kamyonun geçişine olanak sağlayacak büyüklükte kemerli bir tek kapısı ve dış dünyaya açılan ince bir köprüsü vardı. Belki de 40 seneden fazladır o köprüden yaya geçmedim. Bizim kalemizin geçit vermez kalın ve yüksek surları, derin hendeği, sessiz ve serin mazgalları vardı. Kalenin yüksekliği, azameti, hendeğinin derinliği, bize korku değil güven verirdi. Kalemiz bizim sığınağımız, evimiz, koruyucumuz, bin orduya bedel askerimizdi.

 

 

Hisarlar herşeyden önce bir oyun alanıydı bizler için. Büyükler için mesire... Kış mevsiminde başka güzel, yaz aylarında bir başka güzeldi hisarlar. Yağmurun düşmesiyle birlikte yemyeşil, kadifeden bir kuşak sarmalardı kalemizi. Biz çocuklar yuvarlanırdık hisarın yeşilinde, gönlümüzce. Yağmurun durduğu, çimenlerin dirilip canlandığı, hiçbir ressamın tuvaline aktaramayacağı temizlik ve saflıktaki gökyüzünde, güneşin yüzünü gösterdiği o doyumsuz ılık kış günlerinde, garavolli ve mantar toplardık neşe içinde.

 

Ya o sıcak yaz günlerinde güneş çekilirken uykuya bizler hisardaydık, yemeklerimizle. Bir teamüldü bir gelenekti sanki yaz geceleri yemeğimizi hisarda yemek. Taşa inat varlığını sürdüren gabbarı toplamak, çocuklara yüklenen bir görevdi o zamanlar.

 

 

Hisarın asırlık taşlarının üzerine uzanır, yıldızları izler, hayaller kurardık. Görmediğimiz, gitmediğimiz ama hep görmek ve gitmek istediğimiz başka dünyalarla ilgili hayaller. Kalenin dışında başka dünyalarda, var olduğunu düşlediğimiz özgür hayatların hayalleri. Her adalı çocuğun hayaliydi denizler ötesine gitmek ve adasına geri dönmek. O yaz gecelerinde yapacak başka bir şeyimiz de yoktu aslında. Efsunlu yaz gecelerinde, hisarın üzerinde uzanmış yatarken çocuk yüreğimizle, hayallerimiz ve biz vardık sadece. Bilmediğimiz dünyalarda dolaşırdık, kayacak olan yıldızları gözler, dilek tutmaya çalışırdık pır pır eden yüreğimizle. Yıldızları karanlıklardan koparıp, burçlarımıza bir bir takmak isterdik. Hurma ağaçlarını sayardık eğlence olsun diye.

 

Kalede doğmak kasabamızı, denizimizi kuşbakışı izlemek demekti. Hangi kasaba veya şehirde doğan bir çocuk kendi doğup büyüdüğü şehri, yaz ve kış demeden her gün kuşbakışı izleyebilir ki? Biz hergün bıkmadan ve usanmadan doğduğumuz kasabaya yukarıdan bakardık. Taştan evlerini, tarçın renkli damlarını seyrederdik, huşu içinde.

 

Bizim dünyamız kale duvarlarıyle sınırlıydı. Ve kaleden izleyebildiğimiz Beşparmaklar’ı, portakal ve nar bahçelerini, denizi, limanda ve açıkta demirlemiş ve içlerinin nasıl olduğunu hayal bile edemediğimiz vapurları gözlerimize, beynimize nakşederdik. Unutmamak ve onları aşağılarda da hayal edebilmek için.  Bir çeşit tutsaklıktı bizimkisi. Ama bu tutsaklık mutluluğumuza engel değildi. En mutlu günlerimizdi o günler.

 

Kalede doğmak her yaz gecesi her iki dine de evsahipliği yapmış olan o muhteşem St. Nikolas Klisesi’ni/LalaMustafa Paşa Camii’ni ve daha yüzlerce asırlık tarihi kalıntıları selamlamak demekti.

 

Kalede doğmak şimdilerde yeşilin tükendiği beton binaların muktedir olduğu yerlerde var olan, portokal ve nar bahçelerinin yeşilinde gözlerimizi hapsetmek, Beşparmaklar’ı uzaktan izlemek demekti.

 

Kalede doğmak vapur sesleriyle uyanmak demekti.

 

İki toplum arasında durum gerginleşince güvenlik açısından hisarlara çıkamaz, atlacalardan atlayamaz, Beşparmaklar’ı izleyemez olduk. Esas tutsaklık o zamandı işte.

 

Kale bizim için harp günlerinde gücün, özgürlüğün simgesiydi. Kalenin dışına çıkamazdık ama kalemizin içinde istediğimiz yere gidebilir, serbest hareket edebilirdik. Yine o harp günlerinde, intikal okuduğumuz dönemlerde bizi koruyan, gözetendi. Güçlüydü, cesurdu. Anaçtı. Dimdik ve sessizce ayakta duran ve geçit vermeyen bir masal kahramanıydı sanki. Kale bizi bir ana gibi korudu. Ruhumuzu besledi. Kutsadı. Kaledeki tutsaklığımız özgürlüğümüzdü aslında.

 

Yine de bizler şanslı çocuklardık. Herkese nasip değildir bir kalede doğmak ve büyümek. Kapımızı açtığımızda Akkule’yi, penceremizi açtığımızda hisarı görmek. Hisarlara çıkamazsak da o karanlık günlerde,  daracık sokaklarında yürüdüğümüzde her an asırlara meydan okuyan devasa tarihi kalıntılarla ve katedrallerle beraberdik. Onlarla haşır neşirdik. Biz tarihle akrabaydık. Bizler kalenin bağrından çıkan, onu gelecek nesillere de anlatacak olan tarihi çocuklardık.

 

 

Kalenin tarihi dokusundan, azametinden, gücünden ve koruyuculuğundan beslendik. Her hücremize, bir nakkaş gibi bunu işledik ve işledik.

 

Canımızı, malımızı, kimliğimizi, duygu zenginliğimizi, sonsuz hayal gücümüzü ve mücadeleci ruhumuzu ona borçluyuz.

 

Biz kaleyle içiçe yaşadık. Kaleyle haşır neşir olduk. Hisarın yeşiliyle, taşıyla, burcuyla konuştuk, dertleştik sessizce. Biz ne kadar uzaklara gitsek de kale anılarımızda, hayallerimizde ve tüm hücrelerimizde bütün haşmetiyle var oldu ve olmaya devam edecektir. Bir kalede doğmak ve büyümek bir imtiyazdı aslında. Biz tarihin derinliğinde kutsanmış bu kalenin, kutsanmış çocuklarıydık. Kale bizde biz kalede var olduk.

 

 

Bir adada doğdum ben kutsal bir kalede,

Tarih kokan hisarları bizimdi, hem de hepimizin

Yuvarlanarak kaybolurduk

Yeşilinin derinliğinde.

 

Bir kalede doğdum ben kutsal bir kalede

Surları kalındı hendeği derin

Mazgalları vardı sessiz ve serin

Gün batarken bütün komşular

Hisara çıkardık hep birlikte

Yıldızların altında

Meltemin ılıklığında

Öbek öbek

St. Nicolas’ı ve palmiyeleri

Selamlardık

Sessizce.

 

 

 

Bu haber toplam 793 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler