1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bir Göç Hikayesi...
Bir Göç Hikayesi...

Bir Göç Hikayesi...

Türkiye’den Almanya’ya 1950’li yıllardan itibaren yoğun olarak başlayan göç akışının esası, özellikle son yıllarda yapılan sosyolojik araştırmalara dayanarak söyleyebiliriz ki, ekonomik sorunlardan kaynaklanır. Göç edenlerin ilk düşüncel

A+A-

 

 

                           

 

Türkiye’den Almanya’ya 1950’li yıllardan itibaren yoğun olarak başlayan göç akışının esası, özellikle son yıllarda yapılan sosyolojik araştırmalara dayanarak söyleyebiliriz ki, ekonomik sorunlardan kaynaklanır. Göç edenlerin ilk düşünceleri, “para biriktirmek” ve bu bağlamda kendi ülkelerindeki geleceğe dair yaşamlarını garanti altına almak olmuştur. Onlar, kısa bir süre sonra kendi ülkelerinde “gurbetçiler” olarak anılmaya başladı. Buna karşılık  “Almancı/Alamancı” olarak yapılan haksız yakıştırmalara karşı çıktılar. Haksız yakıştırmalar diyorum; çünkü onlar, Alman yanlısı değil, Almanya’da çalışmaya giden işçilerdi/sınırgeçenlerdi. Halk arasında Almancılar veya başka bir deyişle çikolata zenginleri olarak anılanlar, Cem Karaca’nın şarkısında olduğu gibi, iş gücünün satıldığı ter olup, bu terle birlikte yaşamlarının iş çarklarına akıtıldığı, gurbet kuşlarıydı. Sosyal hayatlarını erteleyerek, tek göz odalara sığdırdıkları hayatlarından, birikim adı verilen kumbaralara akan yorgun göz nuruyla, yani terin ıslattığı ve hasretin sarmaladığı paralarla, özellikle ilk gidenler, arsa, ev, bahçe, tarla, traktör gibi yatırımlara yöneldiler. Kimi başlık parasını sakladı sevgilinin verdiği naftalin kokan beyaz mendillerin arasına, kimi memlekette kalanlarla paylaştı ter parasını, gri çoraplarının lastik kısımlarına saklayarak tüketti yaşamını, uzak ülkede! Yaşamlar kısıtlandı, şartlar zorlandı ve sonuçta Almanya’nın “konuk işçileri” özleme dayalı yaşamlarıyla kısa sürede yabancısı oldukları bu ülkenin “ulus ötesi yurttaşlığına” geçiş yaptılar. Hal böyleyken iki farklı toplum arasındaki kültürel diyalog zaman çarkları arasında ezildi. Çarkların dişlileri yaşamları eritirken, kültürler arasındaki farklılık yıllar geçtikçe daha da ayyuka çıkarak, ırkçılık bağlamındaki saldırılarla, ölümle sonuçlanan trajedilere sebebiyet verdi. Ölümler, ölümlere eklendi… Geçtiğimiz ay içinde Almanya’da yapılan anma töreninde, 8’i Türk, saldırılarda ölen 10 can için 12 mum yakıldı. Alman faşistlerce katledilen 10 can, mumlarla simgelendi. Mumlardan biri, daha önce benzer saldırılarda kurban gidenler ve diğer mum ise ilerde işlenebilecek benzer saldırılara karşı ülkeye ışık tutsun diye, törene katılanları ışığıyla aydınlattı.  Dünyanın en güçlü politikacılarından biri sayılan Angela Merkel, “Saldırılar ülkemiz için utanç verici” sözüyle başlayan konuşmasında: “Kurban yakınlarından şüphelenildiği için özür diliyorum. Almanya Başbakanı olarak cinayetlerin aydınlatılması, bunların arkasındaki kişilerin ortaya çıkarılması ve yargılanması konusunda her türlü çabayı harcayacağıma söz veriyorum.” diyordu.

 

Türkiye’den göç edenlerin, 1950’lerde Almanya’ya yerleşme düşüncesi yoktu. En azından büyük bir kesiminin aklında kalıcı yerleşme fikrinin olmadığını belirtebilirim. Bu nedenle bekâr/tekil yaşamlarında, sadece para kazanmak oldu sorunları! Yalnızlıklarına karşılık bu ülkenin onlara sunduğu sorunlara sessiz kaldılar. Soruları olmadı ilk başlarda… Niçin soruları olmalıydı ki?! Tek amaç para kazanmak değil miydi? Kendi ülkelerinde yaşanan ekonomik sıkıntılardan dolayı bu yabancı ülkenin yolunu tutmamışlar mıydı? Göçün alınlardaki kader çizgisine yazıldığını, kabul etmemişler miydi? Her şey bir avuç toprak alabilmek ve yüreğindeki aşka kavuşabilmek/ulaşabilmek için değil miydi?  Sorunlar yığılınca ve her iki ülkenin karşılıklı iletişim ve etkileşim grafiğine özlemler ve önyargılar damgasını vurmaya başladığında, işin diyalog boyutunda eksik cevapların bulunduğunu her iki ülke, anlamakta gecikmedi! Göç kader miydi? Bu insanların kaderi nerede ve nasıl yazılmıştı?

 

İçinde bulunduğumuz 2012 yılı itibariyle Türkiye ve Almanya arasında imzalanan “İşçi Alımı Anlaşması”nın 50. Yılı! Geçen zaman içinde, ülkelerinde yaşanan ekonomik sıkıntılardan dolayı göç edenler, Alman toplumunun bir parçası haline gelmiştir.  Durum sadece göç ettikleri bu yeni ülkede geçici yerleşmek yerine, kalıcı yurt edinme tercihiyle de kalmadı. Göçmen işçiler yapılan yatırımlarla Almanya’da “işveren” konumuna gelmişler ve gerek Alman ekonomisine, gerekse Türk ekonomisine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu durum, yapılan anlaşmanın ulaştığı bir başarı grafiği(!) olarak algılanabilir. Ama ekonomik anlamda görünen esasın arka sahnesinde, daha farklı görüntüler yer alıyor.

 

Merkel’in yaptığı özür konuşmasına denk düşen zamanlarda,  bir sergi gezdim, geçen ay içinde! Ankara Cer Modern’de açılan Fiktion Okzident sergisi! Bu sergi bana yakılan mumların geleceğe dair umut ışığının, sanat adına güçlü olduğu imajını verdi. Bu sergi yazının başından beri, kısa bir filmzamanı gibi özetlemeye çalıştıklarımın, daha doğrusu kendi penceremden gördüklerim adına, iki toplum arasındaki gelişim diyalogunun aydınlanması açısından önem taşıdığını söylemeliyim. Evrensel anlamda tanık olduğum ve kendi düşünce dehlizime yerleştirdiğim ne varsa, Kıbrıs adına, hatta büyük bir iddiayla söyleyebilirim ki, Kıbrıs’ın gelecek ışığına, bir umut yaratacağına yürekten inanıyorum. Yeter ki gördüklerimizi kendi içinde bulunduğumuz coğrafya ve zaman dilimi üzerinde doğru verilerle değerlendirelim. Geleceğe bir mum yakmak zor değildir. Önemli olan mumun ışığını koruyabilmektir!

 

Sonuçta, muhaceret denilen kavram akla düştüğünde, bundan birkaç yıl önce düzenlenen, Davos kasabasındaki panele flashback yapıyorum. Fazlaca göç sorunu ile karşı karşıya kalmış ülkelerin ortak teması “kimlik sorunu” olarak anımsanmaktadır. Davos, göçmen gönderen ülkelerin kendi vatandaşlarını nasıl koruyabilecekleri sorununu ortaya koymuştur. Bu sorun üzerine ben sormalıyım: “Fazlasıyla göçmen gönderen bir ülke olarak Kıbrıs (Kuzey Kıbrıs), kendi vatandaşının haklarını koruyabilmek, kültür değişimlerini saptayabilmek, çalışmak/eğitim/diğer sebeplerle yaşamak zorunluluğunda oldukları ülkelerin farklı siyasi tutumlarına karşı korumak adına ne gibi önlemler almaktadır?” Burada sözüme bu soruyla nokta koymak istiyorum. Çünkü konu siyasete gelince, cümle kurmak ve söz konusu cümlede fikir beyanında bulunmak beni aşar!  

 

*** 

 

Türkiye ile Almanya arasındaki kültürel diyaloga bir yandan umut verici özlemler diğer yandan ön yargılar damgasını vurmuştur. Her iki kültürde de var olan bu kurgulanmış dünyalar, kültürel, toplumsal ve düşünsel ortak yaşamın temelini belirlemede önemli bir rol oynamaktadır. “Fiktion Okzident” sergisinde yapıtlarıyla yer alan sanatçılar; Banu Birecikligil, Altan Çelem, Neco Çelik, Timur Çelik, Nezaket Ekici, Esra Ersen, Ali Kepenek, Azade Köker, Sedat Mehder, Kınay Olcaytu, İrfan Önürmen, Denizhan Özer, Ferhat Özgür, Şener Özmen, Esat Tekand, Cengiz Tekin, Nurseren Tor, Vahit Tuna ve Hanefi Yeter. Sergi, Türkiye-Almanya ilişkilerini kalıcı bir biçimde tamamen yeni bir toplumsal ve politik temele dayandıran, Türkiye'den Almanya'ya işçi göçünün 50. yıldönümü nedeniyle tasarlandı. İçeriği iki kültür politikası alanına dayanıyor.

 

·        Birincisinde, Almanya'ya göç ve toplumsal değişimleri konu edinen ve bu değişimleri dillendiren verimli bir Türkiye-Almanya sanat gelişimi ile tanımlanıyor.

·        İkincisinde ise, Türkiye'de Batı'nın algılanışı ile küreselleşme ve göç sonucunda kültürel ve toplumsal değişimlere odaklanılıyor.

 

Goethe Enstitüsü, “Fiktion Okzident” sergisi için, bu gelişmenin Türkiye'deki etkisini irdeleyen çalışmaları öncelikli olarak seçmiştir. Serginin küratörlüğünü Çetin Güzelhan, Johannes Odenthal ve Emre Zeytinoğlu üstlenmiş; organizasyonu yapan kurumlar, hayali dünyaların hassas alanına girerek ve seçilmiş örnekler üzerinden bir yakınlaşma deneyine girişmişlerdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1510 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler