1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BİR FOTOĞRAF KARESİ
 BİR FOTOĞRAF KARESİ

BİR FOTOĞRAF KARESİ

Aliye Özsoylu: Veran bir odayı gökkuşağı kadar rengarenk bir deli topluluğuyla el ele vererek, pencereyi açıp havalandırmak kadar zordu orada nefes almak. İlk adım atıldı içeriye ve sonra bir daha arkaya bakm

A+A-

                                             

 

Aliye Özsoylu

 s_4freedom@hotmail.com

 

 

“Bir deliyle benim aramda tek bir fark var. Deli aklının yerinde olduğunu sanır bense deli olduğumu biliyorum.”

Salvador Dali

 

 

Veran bir odayı gökkuşağı kadar rengarenk bir deli topluluğuyla el ele vererek, pencereyi açıp havalandırmak kadar zordu orada nefes almak. İlk adım atıldı içeriye ve sonra bir daha arkaya bakmadım. Benim için siyah ve beyaz kadar netti iki gözümün gördükleri. Sonra zamanla o gördüğüm renksiz karelerin her birine bir açık ton ekleyerek fotoğrafımı oluşturdum. Sadece ucundan yakalayabildiğim bu farklı yaşantıya şahitliğim; gözlemlediklerim sonucunda çektiğim fotoğrafımdır. Bu fotoğrafın sağ köşesinde “biri”, sol köşesinde de “hiç kimse” pozunu veriyor ve benim hikayem de bu ikisinin gülümsemesiyle başlıyor. Küçük deli adamlarla penceremi açtım, nefesimi aldım ve öylece geri üflüyorum…

Etrafı koyu siyah, ortası gri zemin ve kırmızı renkte büyük harfler karşılar sizi duvarda. Tabelada “var olan kurallar çerçevesinde ‘bir şeyken’ ‘hiçbir şey’ olmaya kayıtsız şartsız hazır mısın?” yazısı ukala bir sırıtmayla sizi içeriye davet eder. Açık tonlarında yeşil bir halının üzerine basar ayaklarınız. İlk adım ayakkabıyladır ama çıkarken ayaklarınızı çırılçıplak hissedersiniz ve halının rengi basılan ayak izlerinin sayısının çokluğuyla koyulaşır. Lunapark kadar eğlenceli ortama çocuklar gibi ayak uydurmaya çalışırken, zaman geçtikçe; ilk denemede bisikletten düşerken aldığınız o ilk yara kadar acıtan, iz bırakan berelerle büyüdüğünüzü fark edersiniz. Büyüyüp de kafanızı kaldırdığınızda, oturduğunuz sandalyenin hemen arkasında duran yara bantlarıyla karşılaşırsınız. “Biri” ile “hiç kimse”nin tanışması bu ilk bakışmadan sonra, davet beklemeden başlar. Yaraya basılan tuz mudur o bir çift göz yoksa gerçekten yara bandı kadar iyileştirici midir düşüncesi sonradan karar verilmek üzere boşluğa bırakılır. Selamınızı verdikten hemen sonra, tekrardan beyaz renkli masalara oturup, mavi renkli kalemi iki parmağınızın arasına alarak oradaki “biri” olma ile “hiç kimse” olma arasında mekik dokuyan hikayenizi anlatmaya başlarsınız. Gelen diğer büyümemiş çocuklar gibi siz de kendi masalınızı, ilk tanışmada kararsız kaldığınız o bir çift gözün gördüklerine bırakırsınız. İçerideki eğlenceye katılarak vaktinizi geçirmeye uğraşırken, ne hale dönüştüğünüzü fark etmeyen siz; çıkışa ilerlemeden evvel kağıdınızı imzalar ve ertesi günü tekrar görüşmek üzere sözleşerek “hiçbirşey” olmaya doğru ilk adımınızı atıp dışarıya çıkarsınız. Ve sizi “biri”ne döndürmeye çabalayan kişilerin yanına gitmeye hazır hissedersiniz. İhtiyacınız olanın bu olduğunu düşünürsünüz. Ama okuduğunuz tabela, bastığınız halı, tuttuğunuz kalem ve karşılaştığınız bir çift göz doyumsuz bir edayla sizi tekrardan beklemektedir.

Hayatın içinde; insanların seçimleri sonucunda şekillendirdikleri yaşam tarzları, yaşantıları vardır. Her insan bir diğerininkine uygun ortamlarda tanıklık eder. Doyumsuz bir çift gözün tanıklık ettiği ortam; ilk başlarda şakayla dolu ama sonlara doğru kara mizahla biten, sevimli histeriklerin yer aldığı ve içlerinde farklı farklı çizgi film karakterlerini anımsatan kahramanların oluşturduğu bir mekandır. Bu mekan eğlence sektörünün oluşturduğu, ortak amaçlar güden insanları bir araya toplayan ortak yaşam tarzlarını tercih eden, heyecanlıları yatıştırmayı amaçlayan şans odasıdır. Bu odada şans ayağa gelmez ya da şans isteyen kişi ayağına gelmesini bekleyemez. Bu odada, şans isteyen kişi, ona doğru koşmalıdır; onu kaçırmamak için hızlı olmalıdır; bu isteğin karşılığında bir bedel ödeyerek koşmalıdır ve yarışın sonunda kazanırsa ŞANSLIDIR; “BİRİ”dir; kaybederse ŞANSSIZDIR ve “HİÇKİMSE” dir. Bu odaya giren herkesin sonucunda elde edeceği kimlik bu kadar net ve keskindir.

Odanın dışındaki hayatta kişiler; olması gerekenlerdir. Bir olay karşısında; sahip oldukları sorumluluklar açısından yapması gereken neyse onu yapar. Görev edinilen tüm işlemler yapılması gereken saatlerde yapılır. Bu yüzden de odanın dışı; genellikle “olması gereken insan”ı yaratır. Muhakkak ki hayatın akışı içerisinde istenilen durumlar da yaratılıyordur. Ancak daha çok sorumluluklar ve hayatını paylaştığı kişilerin ortak yaşam tarzları ve istekleri, o insanı “olması gereken insan” olmaktan alıkoyamaz. İşte bu odanın içi; “olması gereken insan”ı; “istediği şekilde yaşayan ve istediği şeyi yapan insan” haline dönüştürür. Bu yüzden bir nevi tedavi merkezi özelliği taşır. Dışarıda görevler konuşurken ve onlar söz sahibiyken; odanın içerisinde zevkler elini masaya vurur. Odanın dışındaki hayat akışında odanın içerisinin çekiciliği, kafa rahatlatıcı özelliği, kişiye “kendi gibi” ilgi gösteriyor olması ve onu olduğu gibi kabul görmesi onun hep akılda kalmasını sağlar. İçerisi kadın gibidir. Göz boyayıcıdır yani çok çirkin olsa bile mükemmel bir makyajla kusursuz bir görünüme sahip olabilir. Bu yüzden dışarıdan içeriye giren kişi; çok geçmeden dışarıyı unutur. Ama eğer o kişi içeriden dışarıya çıkıyorsa; içeriyi bir daha unutması mümkün değildir.

Odanın başrol oyuncuları “içeri” bağımlılarıyken; bu odanın bir de kamera arkası mevcuttur. Kamera arkasındaki kadronun en birincil görevi, alışılmışlığı vücuda enjekte etmeye aracı olmaktır. Bunu yaparken elinin hafif olması gerekliliği çok önemlidir. Yan etkileri hissettirmeden ve olduğundan farklı bildirmek şartıyla odanın içerisini genişletmekle yükümlüdür. Başrol oyuncularıyla kamera arkasındaki kadro arasındaki en belirgin fark ise farkındalıktır. Kamera arkası; sonucu görür ve öncesinde bilir, bu yüzden akıllı pozisyondadır. Başrol oyuncusu ise; kendisi için önceden hazırlanan tekti sadece okur, ezberlemez ve dönecek olan filmin sadece başlangıcını bilir. Yani kısacası; deli pozisyondadır. Her bir başrol oyuncusu için ayrı bir senaryo yazılır. Çünkü hepsinin karakterleri, bu odanın içerisinde bulunmalarına sebebiyet veren kişiler ya da nesneler ya da hayatın içerisindeki süprizleri birbirinden farklıdır. Çekilecek filmin beklenmedik bir sonla bitmemesi için odanın “yukarısı”, yani senaristi aynı zamanda da yönetmeni varlığını ortaya koyar. Öyle ki şizofren pozisyondadır. Odanın sistemi; aynı bir film setinin sistemi gibi işler. Genel durumda da ; “oda”da var olan, işlerlik kazanan sisteme göre “kamera arkası” ve “yukarısı” her zaman için kazanır. Kazandıran da tartışmasız “başrol oyuncusu”dur.

Kurgusal anlatımlarla tanımlandırılmaya, isim konulmaya çalışılan “gerçek”ten bahsetmek can acıtıcıdır. Ancak bu hastalık gözle görülebilen, gözlemlenebilen bir acıdır. Bu kendi kendini iyileştirebileceği düşünülen ve kendi çarkında döndükçe çaresi bulunamayacağı tanısını gözler önüne seren bir hastalıktır. İnsanın kendine ait olmayan bir parayı elde etmesi için kendine ait olan bir bütçeden para yatırma alışkanlığıdır. Hayatın içerisindeki tüm şansızlıklarını yine şans bekleyerek, umarak kırmaya çalıştığı “çivi çiviyi söker” mantığıdır. Bambaşka bir nefes alış çabasıdır. “Hiçkimse” olma riskine karşılık, tek başına, kendi isteğiyle “biri” olmaya çalışmak için oynadığı kumardır. Tersten oynanan rulet denemesi ve kendi kendine öne sürdüğü “blöf”tür.

Oyunlar sonucunda insanı rahatlatır, eğlendirir, bütün yorgunluğunu ve stresini yok eder çünkü tatlı ilaçlardır. Oyun; insanoğlunun doğasında en güçlü varoluş şekillerinden biridir. Çocukken de, yetişkin hale gelindiğinde de, yaşlılığın gerekliliğini yaparken de oyun hep vardır. Yaşamımı sürdürdüğüm bu adada oyun, eğlence her adalı için üst düzey öneme sahiptir. Kuzeyi de güneyi de buna her zaman için ihtiyaç duymuştur ve hayatta var olan her şey gibi “oyun” da ihtiyaçtan ötürü doğmuştur. Bahsettiğim bu “oyun” ise insanı eğlenmekten o kadar yorar ki uyutur ve unutturur. İhtiyaç uyumak ve unutmak olduğundan, diğerleri diye nitelendirilen ötekilerden sıyrılmak ve kafanın boşalmasını sağlamak olduğundan, bu “oyun” bu adada var olmuş ve hala süregelmektedir. Ve şundan çok eminim ki; bu oyun en gözdesidir. Bu oyuna kamera arkasından, bir pencerenin aralığından bir çift gözle katıldım. Ve hayatımın belki de en eğlenceli ama aynı zamanda da beni en karmakarışık yapan karesini çektim. “Kazanan insan” ve “kaybeden insan” arasında saniyelerin dans ettiği ve “şans”ın bu saniyeleri umursuzca durduğu bu “oyun”da açık pencereden kafamı dışarı çıkarıp, “kilit” butonuna basıp kapatıyorum. Oyuna yeni katılanlara, katılacak olanlara ve müptelası olan “içerdekilere” kuzey tarafından iyi eğlenceler ve bol şanslar DİLİYORUM…

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 833 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler