1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bir Filistin Öyküsü... BASKIN
Bir Filistin Öyküsü... BASKIN

Bir Filistin Öyküsü... BASKIN

Bizim Filistinli dostlardan bir ‘öykü’ geldi, ‘yayınlayabilirsem çok sevineceklermiş.’ diye. Öykünün adı “Baskın”, yazarı “Subhi Hamdan…” Ve, işte öykü: “Uykudan uyandığımda, kendimi çok iyi duy

A+A-

 

 

Bizim Filistinli dostlardan bir ‘öykü’ geldi, ‘yayınlayabilirsem çok sevineceklermiş.’ diye. Öykünün adı “Baskın”, yazarı “Subhi Hamdan…” Ve, işte öykü:

“Uykudan uyandığımda, kendimi çok iyi duyumsuyordum. Evde ilginç bir şeyler olduğu kuşkusuzdu. Yorganı üzerimden attım ve kalktım. Odadaki sessizliği tüm duygularımla dinliyordum. Dışarıdaki sessizlik, benim gibi bir çocuk için daha da ürkütücüydü. Havada, kırılırcasına yankılanan bir ses duyuldu: “Gençlerin tümü…” Hiçbir şey anlamamıştım. Gözlerim, bir köşede giyinmeye çalışan babama takıldı. Annem, küçük kardeşimi kucaklamıştı. O ses, gene duyuldu ve babamın hareketleri öncekinden daha sinirli bir hal aldı. Dışarıya yönelmişti ki, paçasına yapıştım. Annem beni geri çekerek, “baban gitmek zorunda.” dedi.

“Bu saatte mi?”

“Evet, bu saatte.”

“Bugün Cuma değil mi?”

“Oh, sen bir gevezesin!”

***

Kapıdaki küçük bir delikten, sokakta neler olup bittiğini gözlemeye başladım. Sokak, şaşılacak derecede boştu, sanki bir çöle dönmüştü. Kafalarını, caddenin köşesindeki okula çevirmiş birkaç kadın görülüyordu. Vahşi bir kedi gibi evin duvarına tırmandım. Okul bahçesinde toplanmış kalabalığı görünce dehşete düştüm. Kasaba halkı ve göçmen kampındakiler daracık alana yığılmışlardı. Çuvalların arkasında bazen kaybolan, sonra aniden ortaya çıkan başlar görünüyordu. Annemin sesinin kulaklarıma çarpmasıyla titredim: “İn aşağı küçük şeytan.”

Aşağı indim, annem elleriyle başımdan ve arkamdan beni kavradı. Bağırırken, saçlarımdan çekiyordu: “Sen de onun gibi ölmek mi istiyorsun, seni gidi maymun!”

***

Beni odaya itti, kapıyı kilitledi ve nemli duvarlar ve evin eski eşyalarıyla baş başa bıraktı. Güçlükle yerden kalktım, ayağım gaz sobasına çarpmıştı. Dışarıya bağırdım: “Anne… Beni duyuyor musun?”

“Ne istiyorsun?”

“Dışarıya çıkacağım.”

“Ya çıkamazsan?”

“Kendimi yakarım…”

Bunun nasıl aklımdan geçtiğini bilmiyorum. İlk anda çarpıcı gelmişti bana, annemi sarsacağını düşünmüştüm. Bir iki saniye sonra, kilide gıcırdayarak giren anahtarın sesini duydum, ön kapıya doğru fırladım; fakat, bu kez annem beni elleriyle yakaladı ve değişik bir ses tonuyla: “Oğlum benim, Tanrı seni korusun, dışarı çıkma” dedi.

“Dışarıya çıkamayacağım, yalnızca kapıdan bakacağım.” Çatlaktan, her birinin elinde birer ibrik, sokakta dolaşan çocuklar görünüyordu. Bana, babam susuzluk çekiyormuş gibi geldi, geri döndüm ve çılgın bir işe yarayacak bir şey aramaya başladım. Eski bir toprak testi buldum, doldurdum ve kapının tokmağını çevirir çevirmez anneme yakalandım. Bağırdı: “Ne yapmak istiyorsun küçük şeytan?”

“Bak, herkes bir testi taşıyor, ben de onlar gibi yapacağım.” Testiyi güçlükle elimden aldı, duvarın yanına koydu ve “ölmek mi istiyorsun bugün” dedi.

“Hayır.”

“Öyleyse, dışarı çıkmak yok.”

“Ya öteki çocuklar?”

***

Sorumu yanıtlayamadan yaylım ateşi başladı. Çatlaktan dışarı baktım, çocuklar, ürkmüş tavşanlar gibi oraya buraya koşuyorlardı. Zaman çabuk geçti, güneş batıda kaybolmaya başlamıştı. Çocuklar, geri geldiler, dar sokaklardan süzülerek, okula doğru gidiyorlardı. Çevreye baktım, annemi göremedim. Testiyi kaptım, ok gibi fırladım ve okula doğru yönelmiş çocukların arasına karıştım. Gözlerimi erkeklerin arasına diktim ve başlarını ellerinin arasına almış, gözlerini yerdeki kuma dikmiş adamların arasında, babamı bulmaya çalıştım.

Topraktan yapılmış testilerimiz, ender bulunan değerli mallar gibiydi. Birden, adamın biri başını kaldırdı ve çevresine bakındı. Su içmek istediğini belirten bir işaret yaptı. Kararsızlık içinde, okul duvarıyla son sıradaki adamlar arasında uzaklığı, hesaplamaya çalıştım. Bu uzaklığı, dikkatle bize bakmakta olan askerden daha çabuk koşabilirim gibi geldi. Duvarın üzerinden atladım, arkamdan gelen arkadaşlarımın seslerini duyarak, rüzgâr gibi koşmaya başladım. Adama ulaştım, testiyi verdim ve büyük kanatlı bir kuş gibi geri döndüm…

Tam duvara ulaşmıştım ki, silah sesleri duyulmaya başladı. Mermiler, başımın yanından vızlayarak geçiyor, taş gibi yere düşüyordu. Tam kuvvetimi topladım, doğrulmaya çalışarak, sağ elimin üzerine dayandım. O anda kolumun tümüyle uyuştuğunu duyumsadım. Sol koluma dayanarak doğruldum, sendeledim ve duvarın öbür tarafına, yoldaki kumun üzerine atladım… Sanki bir ateş, omzumu yakıyordu. Ellerim, kandan sırılsıklam olmuştu. Dişlerim birbirine çarpıyor, başım dönüyordu. Midem bulanmaya, çevremdeki her şey dönmeye başlamıştı.

Düz duvarları ve beyaz hayaletleri görebilmek için gözlerimi açtım. Devinimsiz yatıyordum. Başımda, müthiş bir ağırlık ve midemde bir boşluk duyuyordum… Olan biteni, kafamda toparlamaya çalışarak, gözlerimi açtım ve haykırdım: “Baba, baba, babamı istiyorum…

***

O günden sonra..

En kıymetli şeylerimi, babamı, kolumu ve çocukluğumu yitirdiğimin farkına vardım…

 

 


 

 

 

Sağlık Söyleşileri

İMHOTEP’İN İZİNDE

 

İnsan, büyük olasılıkla, var olmak, dünyanın, insanı sersemleştiren ve herkesle aynılaştıran etkisinden sıyrılmak ve bunu, adandığı şey her neyse onun suretinde, dünyaya yansıtmak için adar kendini…

Aslında, kendi varoluşunu özgürleştirecek  hemen her şeye adayabilir kendini… Mesleği her ne olursa olsun… Tıp alanında bu tür doktorlarımızın oluşu – aslında – bir zenginliğimizdir. İşte bunlardan birine bu yıl “Tıp Bayramına” çok güzel bir armağan ekleyen: Dr. Bülent Dizdarlı’nın K.T.Tabipleri Birliği yayını olarak çıkan kitabına bakalım birlikte. Ve, Beynine, yüreğine sağlık Dr. Bülent Dizdarlı diyerek sözü ona verelim:

“Tıp Tarihi’ne meraklı değilseniz, İmhotep’in kim olduğunu bilemezsiniz. Size, şimdi hemen, “Tıp Bilimi’nin babasıdır” desem, “Olmaz, o dediğin Hipokrat’tır” diye itiraz edeceğinizi de tahmin eder gibiyim; ama işin gerçeği, İmhotep’in milattan önce, 2650-2600 yılları arasında, ‘Eski Mısır’da yaşadığı ve bilinen ‘ilk hekim’ olduğudur. Mumyalama işlemi dahil, kullandığı pek çok ameliyat tekniği, bu günkülere ilham vermiştir. Bugün dahi kullanılan bazı cerrahi enstrümanların, onun tarafından dizayn edildiğini, Eski Mısır kalıntılarının duvarlarındaki şekillerden görebiliriz.

Hipokrat, M.Ö 460 dolaylarında yaşamış olmasına karşın, “Tıbbın Babası’ ünvanını almıştır. Sanırım, çağımıza daha yakın zamanda, bir de ‘Avrupalı’ olması nisabıyla bu onura erişmiştir. Ben de kitabımda onu ihmal etmedim: bilinen ilk orijinal, ‘Hipokrat yemini yazımını’ da arka kapağa aldım; ama, kendime göre haksızlık olarak değerlendirdiğim bu sürece karşın, belki de kişisel itirazımı koyma adına, kitabımın isminin, İMHOTEP’i anmasını bilhassa istedim.”

***

Kitabını hazırlarken, halk tarafından merak edilen, değişik uzmanlık alanlarına giren elli hastalığı elli, ‘uzman doktorla’ konuşmuş. Bu konuşmalarında da, yine halkın kolayca anlayabileceği bir dilde yazılmasına özen göstermiş… (Bu röportajlar, Havadis Gazetesi’nin, ‘Hayat’ ekinde de yayımlanmış. Sonuçta, Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yayını olarak çıkması da çok güzel ve çok yararlı olmuş.)

Gerçekten de ülkemizde – insanımızı yakından ilgilendiren onca hastalık çok anlaşılır bir dille sunulmuş Dr. Bülent Dizdarlı’nın ve konunun uzmanlarının da özeniyle.

Tam bir el kitabı. Hani, bazı reklamların da deyişiyle: “Her eve lazım bir el kitabı…

***

İnsanın değerinin de ortaya çıktığı bir kitap bu…

Değil mi ki insanın değeri en belirgin olarak iki önemli alanda ortaya konur: Eğitim ve Sağlık… Ve, ikisinin altında da – tıbbın ve eğitimin ‘etik sorunları’ yatar. (Ama ne yazıktır ki artık tüm dünyada olduğu gibi bizde de: Her ikisinin altında da para yatmaktadır; oysa, her insanın sağlık ve eğitim hakkı vardır, hem de en iyi şekilde…

***

Son söz olarak şunu yinelemek istiyorum:

Toplumlar, belleklerinin güçleri oranında özgürleşir ve güçlenirler. Bizim toplumumuzunsa ne siyasal ne de kültürel belleğinden söz etmek olasıdır; ama, yine de sevindirici olaylara rastlanıyor…

İşte, bu kitap da bunlardan biri… Hem ‘yazarı’ hem de ‘yayıncısı’ bakımından da güzel ve önemli… Onun için toplumsal teşekkür ve vefa borcumuzu yineleyerek noktalayalım…

Bu kitap hem belleğimize hem de sağlığımıza yararlı çünkü…

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1003 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler