1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bir Çaylağın Akıl Defterinden
Bir Çaylağın Akıl Defterinden

Bir Çaylağın Akıl Defterinden

Tegiye Birey: Zaman göreceli, bildiğin uyduruk bir ölçü. Şimdiki haliyle çoğunlukla dini yükümlülüklerin, kapitalist alışkanlıkların devamına yarayacak şekilde düzenlenmiş, öğrenciye yeni yılın eylülde başladığını memura hayatın kış mesaisinde bittiğini d

A+A-

 

Tegiye Birey

tegiyebirey@gmail.com

 

 

Zaman göreceli, bildiğin uyduruk bir ölçü. Şimdiki haliyle çoğunlukla dini yükümlülüklerin, kapitalist alışkanlıkların devamına yarayacak şekilde düzenlenmiş, öğrenciye yeni yılın eylülde başladığını memura hayatın kış mesaisinde bittiğini dikte ettiren, ona ihtiyaç duyan ve artık onsuz yapamayacak özneler üreten bir kitle disiplin aracı bu akış ölçer biçer zaman. Garip geliyor, ama diktesinin dışında yaşayamıyorsun, çizdiği çerçevenin dışında kalamıyorsun. En çok yapabileceğin, gecenin 3’üne kadar ısrar edip tavanı seyredip uyumamak, o da ‘gecenin değil, sabahın 3’ü o!’ diye düzeltmezse biri seni. Hem gecesabahın 3’ünde uyumamanın hakkın olduğunu savunuyorsun içten içe, sonra sabahın 7’sinde uyanmanın verdiği zorunlulukla yüzleşiyorsun. Peki bunlardan hangisisin? Seni tanımlayan 3’mü, 7’mi? İnançların mı seni 3’e kadar ayakta tutan, koşulların mı seni 7’de ayağa kaldıran, sessizliklerin mi 3’te uyanık olduğunu belli etmemen için işe yarayan, düşüncelerin mi seni 3’e kadar uyanık tutan, seni sana ve ötesine anlatan?

Cebinize alıp taşımanızı önerdiğim: beni ne tanımlar?

Cılız Eleştiri Kültürü

Bir dizi kalıp eleştiri şekilleri öğretilir akademi dahil bir çok kurum tarafından bizlere, al al dağıt sonra sağa sola, zor değil, duymayan bile inanır. Bu kabul görmüş eleştirileri, ve kişilere sağladığı ‘doğrucu’ kimliğini sorgulayacak olursan, işte esas o zaman işin zor. Yetişmeye, sormaya, olanın gerisini veya ötesini düşünmeye çalışan genç beyinleri ya korkutup kaçırmak ya da aidiyet duygusunun peşindeyse asimile etmek üzerine kurulu bir siyasi mekanizma oluşmuş olan diğer herşey yanında coğrafyamızda. Ve ben bir çaylak olarak ya kaçmadan ya da asimile olmadan, üzerine bastığım bu anı kaçırmadan birkaç not almak niyetindeyim. Zaman göreceli dedik, benim algıma göre uzunca bir süre içimden kalem oynatmak gelmemesinin sebebini de alttaki anlatılarla sizinle beraber anlamlandırmak niyetindeyim; insanın kendisi, içi, en ham politik malzemedir çünkü.

Eleştiri kültürünün siyasi alanda hem eleştiriyi yapan hem de eleştiriye maruz kalan taraflarca becerisizlikle ele alındığı kanısındayım, ve bunun bizi konuların içeriklerinden gitgide uzaklaştırdığı. Eleştirmen pozisyonuyla başlamalıyım söylenmeye. Belki de bir eleştirmenin atması gereken birincil adım, eleştirdiği konuyu, tiyatro oyununu, örgütü, hareketi vs. iyi araştırması, bilmesi, tanımasıdır. Bu basit kabul edilen adıma coğrafyamızda nedense çok da gereksinim duyulmaması düşündürücüdür. Hadi diyelim tanışıklık sağlandı eleştirmen ve malzemesi arasında; kimseden saf bir objektiflik beklentimizin olması da gerçekçi olmamakla beraber, eleştirinin, öznesine katkısı olmayacak üslupta yapılması ve eleştirmenin kendini eleştiriden var ettiği durumlarda kendi kimliğinin özü sarsılacak diye yenilikler, gelişmeler, değişim çabaları karşısında üç maymunu oynaması ve eleştirisini bunlarla modifiye etmemesi eleştirinin kafasını sıkça tosladığımız duvarlar olmaya devam etmektedir.

Kendini eleştirmeyi bile başkalarını eleştirmek/ dolayısıyla ‘eleştirdiğinin sahip olmadığı ilkeye sahip olan’ ve ‘kendini eleştirme erdemine sahip olan’ kimliklerini simgelermiş gibi gözükmeyi amaçlayan, ama aslında perde arkasında olanlarla çelişe çelişe bir olan (aslında bir olamayan; bölünmüş kişilik gibi, bir olamayan), dinleyicilerin/izleyicilerin becerilice nakış gibi işlenen kulplardan kazanılan meşruiyet kalkanıyla neredeyse aptal yerine konulduğu, egemenlerin taktiklerinden olan karşısındakinin kendi kendini, yaptıklarını tanımlama ve anlatma hakkını ezip geçip kendi yorumunu gerçeklik olarak etrafa döken saçan, ötekini yıpratmanın ben veya bizin inşaasında önkoşul olduğu, eylemin hayattan kopuk düşünülüp neredeyse fetişleştirildiği ve hayata dokunuşunun böylelikle engellendiği ve hatta hayatta olacak tahribatlara, gülünç çelişkilere rağmen eylemin yapıldığı bir alan yaratılıp sunuldu bize. Siyaset yapmak nelerle eşleşleştirildi, neleri normalleştirdi? Kıbrıs’ın kuzeyindeki sol orasından burasından şurasından irdelenip duruluyor, ama hala daha ‘devrimciler’ işin kendilerini devirmekle başlayacağını göremiyor, böylelikle herhangi bir iş başlamamış, her şey olduğu yerde duruyor.    

Diyelim ki eleştiri samimi, yıpratıcı değil yapıcı bir şekilde yapılmaya çalışıldı, bahsi geçenin olumlu tarafları en az olumsuzluklar kadar analize dahil edildi, içinde eleştirdiğini geliştirmekten başka bir esas amaç gizlemiyordu. Böyle bir durumda da, eleştirinin nesnesi pozisyonuna baktığımızda, bu konumda olanın düşünmeksizin, refleks olarak, eleştiriyi saldırı olarak algılaması en muhtemel olasılıklardandır. Eleştirinin çokça saldırı koktuğu siyasi kültürümüze baktığımızda bu refleks tesadüfi olmasa da, yapıcı eleştirinin karşısına dizilmiş üç maymun kişinin, örgütün veya herhangi bir yapının gelişmesinde engel teşkil etmektedir; eleştiri yerinde yapıldığında, bir nimettir. Yansımamın algılanışının geribildirimi, evet, bir nimettir... Bu geribildirim olmasa, ben senin algındaki benden habersiz kalsam, biraz eksik kalırız ve eksik, besinsiz kalır yapmaya çalıştıklarımız.

Çokbilmiş Özneler[i]

Kıbrıs’ın K’siyle ilgilenmemeye karar verdiğim ilk üniversite yıllarından şimdiye bir dizi özdeğişiklikler yaşadım kendi içimde. Ufak ufak burnumu sokmaya başladım olana bitene. Bazen kişisel olarak, bazen örgütlü olarak, bazen tanımlanamaz şekillerde. Kız çocuğu/kadın/genç kız/genç kadın olmanın getirdiği bir nüans farkı mıydı bu alanda gayet kendinden emin  bağıranlardan farkım bilmiyorum, ama hiç bir zaman herşeyi bilmek ve herşeyi tam, eksiksiz yapmak iddiasında olmadım. Sadece bir’şey’ler yapmak için her şeyi bilmeyi, ‘doğru’ yapmayı becermeyi beklemeye niyetim olmadı o kadar. Yaptıkça, tecrübe ettikçe, sohbet ettikçe, fikir alışverişleri yaptıkça kendi doğrularımı yaratırım diye umdum. Umdum. Umdum. Durdum. Bir baktım içine girdiğim/kendimi içinde bulduğum bu  çemberin diğer üyeleri benimle pek de aynı fikirde değilmiş kendimi ve diğer gençleri içinde görmeyi umduğum süreç konusunda.

Çokbilmiş bir özneymiş gibi yaratmam gerekiriyormuş kendimi, böyle bir imaj önkoşulmuş, usul adet böyleymiş. İkilemlerimle, ikna olmayışlarımla, onlara göre yanlış yapışlarımla, dans edişlerimle bütün bir paket olarak gelirsem fikir alışverişine değer bulmazlarmış beni teyzeler ve amcalar ve bu siyasi mirası sürdürmekte ısrarcı küçük teyze ve amcalar. Bırak benden öğrenebileceklerini düşünmeyi, bana öğretmeye bile üşenen, ama sonra yapmadığım/bilmediğim/onun inandığına inanmadığım için bezdiricilik görevini üstlenmeye üşenmeyen, eski hesaplarının hıncını benden çıkarmaya niyetli bir garip yorgunlar grubu varmış bu çemberde, beni düşsel, düşünsel olarak beslemeye hazır insan grubundan biraz daha kalabalıkçaymışlar hem de.  

Bülent Somay Çokbilmiş Özne kitabında, yeri geldiğinde ikircikli kalmanın radikal bir eylem olacağını şöyle belirtmiş:

“ ‘Gerçek’ her zaman yerine döner, bildiğini sananların alim-i mutlak olma fantazilerini sabırla, adım adım ortadan kaldırır. Ama bu arada olan bilmediğini bilenlere olur, kuşkuculuk hiçbir zaman popüler bir düşünce biçimi olmadığı için azınlıkta kalır, ‘bilen’ azınlıkların şamar oğlanına dönerler. Dolayısıyla önümüzdeki pratik devrimci adım, bilmediğini bilenlerin, ‘gerçek’ karşısında fantazilerini geliştirmektense ikircikli kalmayı seçenlerin radikalleşmesi, kendilerini ‘çokbilmiş öznelerden’ korumayı öğrenmesidir. (Somay, s.21)”

Yukarıdaki alıntı asla tarafsızlığın veya tarafsızmış gibi yapmanın, buna yapılan övgünün savunuculuğu değildir. Tam aksine, halihazırda olduğundan daha taraflı duruşların gereksinimine inanmaktayım. Taraflarımız içerisindeki geleneksel işleyişlerle ilgili tavırlarımız ve konularla ilgili beyin jimnastiklerimizden bahsetmekteyim şüpheci olmanın inkar edilmez gerekliliğine değinirken. Feminist mi olayım cinsiyetçi mi olayım gibi bir ikircilikten bahsetmiyorum; ancak feminist, sosyalist, özgürlükçü, eşitlikçi tarafta olan bir tartışmada bana alabileceğim iki pozisyon seçenek olarak sunuluyorsa ikisini de etraflıca düşünmekten, konuyla ilgili  kodlanmış popüler algılara ve ‘doğru söyleyen’ pozisyonunu sağlamlaştıran toplumca normalleştirimiş varsayımları besleyen ve aynı zamanda bu köprü söylemlerden yararlanarak sözünün kabulünü sağlamaya çalışanlara karşın almam(ız) gereken şüpheci üçüncü, dördüncü, beşinci pozisyondan bahsediyorum. Somay’ın da kitabında verdiği örnek gibi, başörtüsüne karşı çıkmak feminist bir tavır olarak tanımlanıp sabitleniyorsa ve ben ateist olmakla beraber başörtüsü takanların hiçbir şekilde cezalandırılmaması, toplumun hiçbir noktasında  dışlanmaması gerektiğine, dini dayatmalara, Kuran kurslarına vs. karşı yapılan eylemlerde kara çarşaf kullanılmasının sömürgeciliğin başka bir şekli olduğuna inanıyorsam bunun beni sabitlenen algılar ışığında feminist/atesit-olmayan diye konumlandırma olasılığını göze alarak üretilmiş ve şekillendirilmiş bu tartışmada ne dindar konumdakilerin argümanlarına ne de batı merkezli özgürlük tanımlarını benimsemiş biraz küstah bulduğum ‘liberal’ konumundakilerin argümanlarına ne sualsiz katılıp bunları yeniden üretme, ne de bunları tamamen reddetme yolunu seçmek zorunda bırakılmayı kabul etmiyorum.

 (Şu anda Derrida’nın yazma korkusu üzerine söylediklerini birebir hissediyorum... ‘Bana yeni, daha önce adım atmadığım bir alana adım attığımı hissettiren şeyler yazarken- ki bu tür ilerlemeler sıkça diğer düşünürlere veya meslektaşlara karşı yapılmış agresif hareketler olarak algılanabilir; ben doğam gereği polemiği seven biri değilim ama yapısal çözümlemenin istikrar bozucu olarak görülebileceği, endişe verici olabileceği, hatta başkalarını incitebileceği doğrudur- her defasında korku anları yaşarım. Derrida bu korku anlarının daha çok uykuya dalarken, yarı uyanık yarı uyur durumdayken gerçekleştiğinden bahsedip bu anlarda hissetiğini şöyle tanımlar: ‘İster metinsel, ister kişisel, ister kurumsal olsun, böyle bir otoriteyle münakaşa ettiğin için delinin tekisin!’ (derim kendime) ve panik bilinçaltıma sızar’... Ben de şimdi kalıplaşmış ve kutuplaşmış, ‘ya o ya da öteki’ gibi konumlandırmaları dikte ettiren ve lafımın/yazımın sonunda beni kendi çizdiğim çerçevede, yaratmaya çalıştığım alternatif paradigmada anlamlandırmaya çalışmamalarından ve analize onları reddetmekle başlamama rağmen tam da peşinen reddettiğim çerçevelere beni sıkıştırmaya çalışıp böylelikle kendilerini genişletmeye çalışacakları fikri, beni de panikli bir haleti ruhiyeye sevketmektedir.)

Umarım anlaşılmıştır ki, emin olmak, algıları sabitleyip bize sunulan kabul edilebilir pozisyonlara sadık kalmak, aktivist olmanın ön koşulu değildir. İleriye gidecek olursam, emin olmamak, tatmin olmamak ve –mış gibi yapmaya zaman ve enerji harcamamak, olanları olduğu gibi çapraşık ve kaotik algılamaya çalışmak devamlı bir sorgulama süreci gerektiren önkoşuludur ‘devirebilmenin’. Bunun aksini bana dayatmaya çalışan bütün sosyal etkileşimler ve politik ilüzyonlar aklımın sınırlarını ne zaman kireçlendirecek, o da bir muamma.  

Hıncın İnkarı:

“Aktivist siyasetin, en iyi ihtimalle, paranoyak-şizofren ve depresif pozisyonların örtüştüğü o zor noktada gerçekleştiği kanısındayım. Harold Bloom ve hatta George W. Bush örneklerinde olduğu gibi, paranoyak-şizofrenin, kendini tamamen bölünmeye (splitting) ve yansıtmaya (projection) adamış bir şekilde, devamlı suretle ‘Bu ötekileri baştan aşağıya hınç bürümüş!’  dediğini düşünün. Depresifin en azından arada sırada ‘Biz de ötekiler gibi hıncın otoriter dinamiklerine tabiyiz; peki bu dinamiklerin kendilerini nasıl değiştirebiliriz?’ diyebildiğini düşünün...” (Sedgwick, 2006, s.2)

Eleştirel teori, toplumsal cinsiyet teorisi ve kuir teori alanlarında damgasını vurmuş üretkenlerden Eve Sedgwick’in çalışmalarının en çarpıcı yanı, gözlerimizin içinde olanı gözlerimizin içine yerleştirmekten başka birşey değildir. Yaptığı aktivist siyaset analiziyle de, günlük diyebileceğimiz sıklıkta karşıma çıkan ama bir türlü anlamlandıramadığım depresif vaziyeti çarpıcı bir şekilde anlamamda katkısı büyük olmuştur. Aktivist siyaset, ne kadar alternatif olmaya çalışırsa çalışsın, ne kadar çok okumuş yazmış konuşmuş olursa olsun, hem kişisel hem de örgütsel düzeyde kendine en az ötekilerine baktığı akılsal uzaklıktan bakamazsa, kendi hıncı, siyasi arenada ona puan kaybettirecek diye bastırdığı insana dair hal ve hareketleri, duyguları, onu marjinlerin marjinine itecek düşünceleri yokmuş gibi davranırsa, siyasetin samimiyet çerçevesinde üretken olup etkin sonuçlar vermesinin çok da bir yolu yoktur. Sedgwick’in örneğinde olduğu gibi, depresif aktivistin bir an durup, inkarı mırıldanmayı bırakıp ‘evet, belki de hıncımdan dedim bunu, evet belki de karşımdakine haksızlık ettim, evet belki de mücadeleyi genişletmekten öne koydum örgütümü markalaştırmayı, evet belki ben de bu tecrübe ışığında geliştirebileceğim birkaç zayıf nokta mevcut’ diyebildiğini, hem kendine hem de aynı fikirde olmadığına bakarak olabildiğini düşünün...Solculuk entarisini giyenlerin faşist davranışlardan ve yöntemlerden sıyrılmak için çaba gösterdiği hayalini kurun! Biliyorum hayali bile zor, ama gerçeği kurmanın önkoşulu değil mi hayali kurmak? Belki, diyorum, olur.   

Coğrafyamızdaki aktivizm içi hınç o denli yoğun ki, bizden başka konumlarda aktivizm yapanları da halktan ayrı algılama gafletine düşmekten dizlerimiz hep kabuk tutmuştur. Benim ne farkım olabilir bilinçlendirmeye, hareketlendirmeye, mücadeleye katmaya çalıştığın ayşeden, aliden, denizden sırf bir yerden ucundan tutmaya çalışıyorum diye ben de? Puan kazanacağıma gözünde sırf ucundan bir yerinde n tutmaya çalışıyorum diye, ne bu hınç sırf birşeyleri istediğin gibi yapmıyorum diye? Yoksa ayşelere, alilere, denizlere de mi bezdiricilik yapmaktasın, vaaz verip kutsal kitaplardan, aşağılamaktasın?  

Bu yazının akıcılığı, bağlayıcı cümleleri, belki de edebi değeri, yoktur. Yazının akışkansızlığı yaşadıklarımızı yansıtmakta; kopuk cümleler, tekleyen arabalar, cızırdayan radyolar gibiyiz. Bu yazının tek bir hedefi yoktur, zira tek bir olay ortaya yazı çıkmaya sebebiyet verecek kadar dürtemez kişiyi. Bu yazının attığı taşlar benim kafamı da yarar, zaten bazı sonuçlara en çok kendimden bilirim diye varabilirim. Bu yazının bir sonucu da yoktur. Çünkü gördüklerimin, duyduklarımın, olduklarımın ne sonuca ulaşacağını bilirmiş gibi yapmayı reddetmekteyim, hala.    

 



[i] Çokbilmiş bir özne demek, çok bilmek demek değil, haşa! Çokbilirmiş gibi yapmaktır! Bilebileceklerimizin bütününün ne olduğunu asla bilemeyeceğimizden, bilmek’in azında mıyız çoğunda mıyız bilmenin bir yolu olamaz zaten; çokbilmek bunu bile bilememektir aslında.

 

 

Referanslar:

Bülent Somay, Çok Bilmiş Özne, Metis Yayınları, 2008.

Derrida. Yön. Kirby Dick and Amy Ziering Kofman, 2002.

Eve Kosofsky Sedgwick, “Teaching/Depression,’’ The Scholar and Feminist Online (Spring 2006).

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1057 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler