1. YAZARLAR

  2. Tamer Öncül

  3. BİR ‘14 ŞUBAT’ HİKAYESİ…
Tamer Öncül

Tamer Öncül

Yazarın Tüm Yazıları >

BİR ‘14 ŞUBAT’ HİKAYESİ…

A+A-

 

Alışılagelmiş hareketlerle eğilip açtı dükkân kepengini… Programlanmış bir robot gibi yılardır yaptığı bu hareket, her geçen gün biraz daha ağır ve ağrılı oluyordu. “Yaşlılık mektupları”  diye gülüp geçerdi ilk zamanlar; şimdi derin düşüncelere itiyordu bu ‘kaçınılmaz son’un habercisi “mektuplar”…

Kapıdan ilk adımını atar atmaz bir başka mektup ilişti gözüne… Resmi görüntülü, ürkütücü bir havası vardı… Ta evelinden, bütün mektuplar ürkütürdü zaten kendisini… Güzel haberlerle, aşk sözleriyle dolu hiç bir mektup çalmamıştı kapısını… “Aşk sözleriyle!..”

Yüzü buruştu, midesine ağrı doldu birden… Üç gün önce karısıyla yaşadığı anlamsız kavga geldi aklına… Sanki eskiden böyle günler vardı, diye düşündü… Yok hediye, yok çiçek almalıymış karısına…Çiçek de, ne çiçek ya!.. Bir gül, bir okka (sanki okka kaldı da, diye düşünüp kendi kendine güldü) etten pahalı… Hani, eve et getirmedim diye kızsa!..

Biz, “Parayla sadet olmaz”, “iki gönül bir olunca…” gibi sözlerle büyüdük… Kırk yıl iyi kötü geçindik… Son yıllarda yeni yeni modalar çıkardı bizimki… Yok, elalemin kocaları şunu yapıyormuş, bunu alıyormuş da; benim gibi sünepe koca olmaz olsun muş da… Da da da… Dar dar da dar dar…

Yıllarca bütün olumsuzluklara direnmiş; savaşlardan hep “yitirenler” saflarında çıkmış; yılmamıştı… Ne maddi sıkıntılar, ne siftahsız geçen cansıkıcı günler, ne de ikinci kuşak kurtarıcı edalarındaki ukala müşterilerin aşağılayıcı tavırları yıldırmıştı onu…

Yaşam savaşında “yıkılmaz kalesi” olarak gördüğü küçücük dükkanı, kalın kerpiç duvarlarıyla her türlü saldırıyı göğüslemesine yardımcı olan bir kale olmanın ötesinde; inzivaya çekilip, inançları ve umutları uğruna direndiği mistik bir mağraydı adeta… Kendi egemenliğini kurabildiği tek mekan olan bu dükkanın kapısından adımını atar atmaz, içini derin, anlatılmaz bir huzur kaplardı her zaman…

Son zamanlarda bu durum giderek değişmiş; bugün de yerini korkunç bir sıkıntıya bırakmıştı…

Masanın üstüne bıraktığı zarf, kötü gözlerle bakıyordu kendine… Zarfın sol üst köşesindeki matbu baskılı “ADİL Hukuk Bürosu” yazısı daha da artırdı sıkıntısını… “Mektup bir Avukattan geliyor; ama neden?” diye düşündü… Belli ki, mahkemenin tahta sıraları kıçımı özlemiş, diyerek gülümsemeye çalıştı… Beceremedi… Son yıllarda ileri geri konuşmaktan vazgeçmişti oysa… Sarayönü’ndeki kahveye bile uğramaz olmuştu… “Banka mı batırmışım; birini mi dolandırmışım; benim avukatla mahkemeyle ne işim olabilir?” diye düşündü önce… İçinde güzel bir haber olmadığını sezdiği zarfı titreyen elleriyle yavaşça açtı… Okudukça karnındaki sızı göğsüne doğru yükseliyordu… Onca yıllık karısı, “sevgililer gününde kocam bana bir gül bile almadı; gözü dışarıda… Artık beni sevmiyor” gibi gerekçelerle boşanma davası açmıştı…

Göğsündeki sızı boğazını sıktıkça sıkıyor; titreyen bedeninden soğuk terler boşanıyordu… “Mahkemenin tahta sıraları kıçıma hasret kalacak” diye geçirdi içinden… Son bir gayretle bir not düştü resmi suratlı zarfın üstüne:“Cenazeme çiçek gönderilmemesi…”

Ertesi gün O’nu bulanlar, ne bu nota; ne de yüzündeki donmuş alaycı gülümsemeye bir anlam veremediler…

 

Siz de anlam veremediyseniz, bu şiiri okuyun…

(Zaman mı, masallar mı daha iyi UYUTUR? diye anlamsız sorular da takmayın kafanıza…)

(17-02-2010)

 

UYUTUR ZAMAN

 

Her şeyin katilidir zaman…

Doyumsuz,

dipsiz sarmalında öğütür

tüm yaşamları…

Tik tak, tik tak

akar kendi ritminde

uyutucu bir ninni…

 

Haçlara çakılmış yıldızlardan

okurum zamanı,

kara deliklere saklansa da

duyarım;

tik tak, tik tak…

TİK, ölüm

TAK, yaşam

uğuldayıp durur 

sonsuz kaosunda…

 

Ocak 2015

(YER isimli şiir kitabımdan)

 


gg-008.jpg

Bu yazı toplam 921 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar