1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Bilelle’den Güneşköy’e…
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

Bilelle’den Güneşköy’e…

A+A-

Değerli arkadaşımız, “kayıp” yakını Mihalis Yangu Savva ezberine almış Bilelle’yi, Bilelle’nin Kulaklı Tepesi’ni… Hangi yoldan, nasıl gidileceğini ezbere biliyor… Onunla 8 Ekim 2013 Salı sabahı Ledra Palace barikatında buluşuyoruz, kendi arabasıyla geliyor, barikattaki kahvecikte acı kahvesini yudumluyor…

2007 yılından bu yana “kayıp” kardeşinin ve kardeşiyle birlikte “kayıp” edilmiş diğer Kıbrıslırumlar’ın izini sürüyor Mihalis Yangu Savva… Emekçi bir aileden geliyor, onun öyküsünü bu sayfalarda 2007 yılında yayımlamıştık. Aradan altı yıl geçti – bu altı yıl içinde, pek çok kez birlikte Bilelle’ye (Göçeri) gittik – Mihalis’le birlikte rahmetli Bilelle muhtarını da alarak Kulaklı Tepe’ye gittik – kardeşi ve beraberindekiler 1974’te Kıbrıslırumlar’ın “Kalambaki”, Kıbrıslıtürkler’in de “Kulaklı Tepe” dediği yerde savaşta öldürülmüş, hiçbir zaman gömülmemişler, öylece bırakılmışlardı tepede… Rahmetli muhtar bizi traktörüyle getirmişti buraya –bu bölgeyi Kayıplar Komitesi yetkililerine göstermiştik ve 2009 yılında Kayıplar Komitesi’nin gösterdiğimiz bu tepede yaptığı kazıda beş “kayıp” şahıstan geride kalanlar bulunmuştu…

Fakat Kulaklı Tepe’yle henüz işimiz bitmemişti – bazı ifadelere göre bu tepede beş değil altı kişi öldürülmüş olabilirmiş… Bunun üzerine geçtiğimiz haftalarda Kayıplar Komitesi bu bölgede yeni bir kazı başlatıyor – aslında Kulaklı Tepe’de yapılan kazı, daha çok bölge taraması, bu dik tepeden aşağıya doğru inen vadide ve tepenin üzerinde her taşın, her kayanın altına bakmak, her kovuğun içini araştırmak…

Mihalis Yangu Savva’nın sevgili anneciğinin yüreği bu bekleyişe dayanamamış ve oğlundan geride kalanları alıp defnedemeden gözlerini hayata yummuştu bu arada… Mihalis Yangu Savva’nın annesi Hristalla Yangu, 13 Kasım 2011’de vefat etti, 89 yaşında… Ömrünün neredeyse 40 yılını “kayıp” oğlu Kostas’ı bekleyerek geçirmişti – her akşam televizyonda haberler başladığında can kulağıyla dinlerdi Hristalla Hanım, belki “kayıp” oğlundan bir haber çıkar diye…

Mihalis Yangu Savva, şöyle anlatmıştı annesinin, babasının, ailesinin öyküsünü:
Hristalla Yangu Yalusa’da (Yeni Erenköy) doğmuş, sonra annesiyle birlikte Lefkoşa’ya çalışmaya gelmiş... Tahtagala bölgesine yerleşmişler. Tanti’nin Hamamı’nın yanındaki Atilla Sokağı’nda 27 numarada yaşamış çok uzun yıllar... Burası en yoksul işçi ailelerinin yaşadığı sokaktı – Kıbrıslıtürk, Kıbrıslırum işçi ailelerinin karma yaşadığı bir sokak... Bu sokakta, Kıbrıslıtürk komşularıyla ahbaplık etmiş... Eşi Yangos Savva bir emekçiymiş, çok yoksul bir emekçi... Aslen Baf’ın Ginussa köyündenmiş... Annesi ve babası ölünce, sekiz yaşında eşek üstünde, Lefkoşa’ya göç etmiş, bir çocuk işçi olarak iş bulmak üzere... Yanında iki kızkardeşi ve bir erkek kardeşi de varmış... Sonuçta kunturacı olmuş Yangos Savva... Küçük yaşlardan sendikaya katılmış, PEO’ya ve bir emekçi olarak her zaman Kıbrıslıtürk emekçilerle çok iyi ilişkileri olmuş... Çünkü birlikte çalışıyorlarmış... Beş çocukları olmuş, hepsi erkek... En küçükleri Mihalis’miş... Mihalis, şöyle anlatıyor:
“Ailemin Kıbrıslı Türkler’le ilgili kötü bir sözcük sarfettiklerini hiçbir zaman duymadım... Türk ya da Rum diye bakmıyorlardı o zaman – yoksulluk birleştiriyordu onları... Yoksul insanların iyi insanlar olduğunu anlatıyorlardı... Biz solcu bir aileydik, AKEL üyesiydik...  Senelerce mesela babam beni bisikletine bindirerek Kavazoğlu’nu anma etkinliklerine götürürdü... Aradan kaç yıl geçti? Her yıl hala onu anmaya gidiyorum... 

Kavazoğlu öldürüldüğünde babamın çok ağladığını hatırlıyorum... Düşün, bisikletle giderdi Dali’ye, Kavazoğlu’nu anma etkinliklerine. Lefkoşa’dan çıkar, bisikletle Dali’ye giderdi!... O dönem ben ne olduğunu anlayamazdım, çocuktum... Ancak her yıl beni Dali’ye götürürdü, her yıl yapardı bunu... Sonra da ben kendi kendime gitmeye başladım bu etkinliklere... İlkokulu bitirdikten sonra bir yıl ortaokula gittim... Ancak babam bu dönem hastalanınca, okulu bırakmak zorunda kaldım çünkü o dönem okula para ödüyorduk ve paramız yoktu... Yiyecek için bile paramız yoktu – bu yüzden okulu bırakmak zorunda kaldım. Ve çalışmaya başladım.

13 yaşındaydım çalışma hayatına girdim. Televizyon tamir edilen bir atölyede çalışmaya başladım, anten takıyordum, teknisyenliği öğrenmeye başlamıştım... Uzunyan’da çalışıyordum... Bu şirketin adı Dikran Uzunyan-Barot Sultanyan idi... 1974’e kadar bu şirkette çalıştım. Türk kesimine de geçiyordum – Muhyi diye bir Kıbrıslı Türk vardı, ona gidiyordum, Morris Van arabası vardı. Phillips televizyonlarının satışını yapıyordu, antenlerini de ben takıyordum... 1974’ün Ocak ayında askerliğimi yapmaya gitmiştim, 2 yıllığına – ancak üçbuçuk yıl sürdü bu askerlik dönemi. 1977 Nisanı’nda terhis oldum....

Yıllar sonra Tanti’nin mahllesine gittim annemle, barikatlar açılınca...  Oradan hatıraları var... Yavaş yavaş gezdik Tanti’nin mahallesini ve bana usul usul, “Ah! Evet! İşte şurayı da hatırlarım, bunu da hatırlarım” diyordu. Ledra Palace’tan geçip gitmiştik yavaş yavaş... Ve Tanti mahallesini bulmuştuk... Bir kapı görmüştük, evin numarası 27 idi ama annem bunu hatırlayamıyordu – yakından baktığımızda, altta boyayla 14 numara yazdığını gördük! “Ev budur!” dedi o zaman – kapıyı çaldık, kapıyı açanlar çok iyi insanlardı, sarılıp öptüler bizi...

Annemle aynı yaşlarda bir kadındı bu, annemle birbirlerine baktılar ve konuşmadan hatırlamaya başladılar, oturup birlikte ağladılar... 46-47 yıl önce görmüşlerdi en son birbirlerini – ben de onlarla birlikte ağladım... Ve onlarla ilişkimi sürdürdüm... Bu mahalle, yoksul insanların mahallesiydi. Tanti’ye kira ödeyerek otururduk o mahallede... Doğduğum evdi burası ama kiradaydık, bizim evimiz değildi...  Babamın anlattıklarına göre bazı çatışmalar olmuş, bazı Kıbrıslı Rumlar, bazı Kıbrıslı Türkler’i, bazı Kıbrıslı Türkler, bazı Kıbrıslı Rumlar’ı öldürmüşler. Orada sorun çıkınca 1958’de Tahtakale’den taşınarak Ayios Pavlos bölgesine gittik. Bu bölge, hapishanenin arkasındadır. Burada yaşamaya başladık, küçücük bir ev yaptık burada... Babam ayakkabıcılık yapmaya devam eder ancak bir süre sonra çok hasta olur... 1974’te kardeşimin başına gelenlere dayanamaz ve 1976’da ölür...”

 

Devam edecek

Bu yazı toplam 1529 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar