1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bildiğim en siyasi şezlong!
Bildiğim en siyasi şezlong!

Bildiğim en siyasi şezlong!

Kıbrıs’ta köşe yazısı yazmak tuhaf bir uğraştır. Hele hele ülkenin geleceğine ve siyasete ilişkin düşüncelerinizi dile getiriyorsanız daha da tuhaflaşır. Bir aşamadan sonra bu konularda söylemek istediğiniz her şeyi hali hazırda söylemiş olduğunuzu

A+A-

 

 

 

Kıbrıs’ta köşe yazısı yazmak tuhaf bir uğraştır. Hele hele ülkenin geleceğine ve siyasete ilişkin düşüncelerinizi dile getiriyorsanız daha da tuhaflaşır. Bir aşamadan sonra bu konularda söylemek istediğiniz her şeyi hali hazırda söylemiş olduğunuzu ama durumda pek bir değişiklik olmadığını görürsünüz. “Söylemiş olmak” elbette bir tesellidir, ama büyük ikramiye muhakkak ki değişimin kendisidir. Söylenmiş olanların yeniden söylenmesi ise sizi kısır ebeveyn-çocuk diyaloglarının olmazsa olmazı: “Kime diyorum ben?!”e kadar götürebilir. Apolitik olmakla övünmek bir tarafa, apolitik olmayı hakaret sayan biriyseniz (bu satırların yazarı gibi) kafanızı diğer tarafa çevirmek de pek mümkün değildir. Platon amcamız vakti zamanında o tercihin de akıbetini belirtmiştir: “Politika ile ilgilenmemenin bedeli, aptallar tarafından yönetilmektir”. Güzel. Peki; Kıbrıs gibi bir ülkede, denize de mi gitmeyelim ey Platon? Bak işte orda bir şezlong boş!

 

“BAŞLAMAK IÇIN UMUT ETMEK GEREKMEDIĞI GIBI, DIRENMEK IÇIN DE BAŞARMAK GEREKMEZ”

 

Boş şezlonga kurulup, Platon’un yüksek müsadeleriyle, şezlong üzerinde siyaset dışı olmayı tercih ediyorum. Roland Barthes’ın Sel Yayıncılık’tan çıkan “Romanın Hazırlanışı 1” isimli kitabı bana eşlik ediyor. Niyet; edebiyatın zihin açıcılığından istifade etmek. Ölümlülüğe atılacak en büyük golün, arkada yazılı birşeyler bırakma olduğunu düşünüyorum. Burdan hareketle “roman yazmak” konusunda teşebbüs niteliğinde düşüncelere sahibim ama polis baskın yapsa, ortada henüz delil falan yok. Sadece düşünüyorum. Yani aslında teşebbüs öncesi tereddütlerle düzenli olarak kahve içiyoruz. Genellikle sade ve "Mehmet Efendi". Kitap, Barthes’ın edebiyat derslerinin derlenmesinden oluşmuş. Derslerin metne aktarılmasından oluştuğu için biraz dağınık bir anlatımı var. Bazı kitapları okumak, bizim Kıbrıs ovalarında ot toplamaya benziyor. Bir sürü çalı çırpı içerisinde, aniden aradığınız, işinize yarayacak otu görüp mutlu oluyorsunuz. Bu, öyle bir kitap. Yirmi sayfada bir, roman yazmakla pek bağlantılı olmasa da, hayatıma derinlik ve kıvam katacak bir cümle ile karşılaşıyorum. Günümüzde birçok kitap böyle değil. Özellikle kişisel gelişim kitaplarında, işinize yarayabilecek tüm cümleler, hikayeler, özlü sözler seradaki meyveler gibi, mevsimsiz ve hormonlu olarak derhal ve zahmetsiz olarak karşınıza çıkıyor. Kişisel gelişim kitapları bu yüzden, insanı “Nerde o eski domateslerin, biberlerin, karpuzların tadı...” deme ihtiyacı ile yüz yüze bırakıyor. Neyse, anlayacağınız ben eskilerden ve organik bir kitap okuyorum. Niyetim de, siyasetten gelen telefonları meşgule atıp, edebiyatla muhabbet etmek. Roland Barthes, roman yazımına ilişkin olarak; yolculuğun, varılacak yerden daha önemli olduğuna vurgu yapıyor ve bu konuya ilişkin şu alıntıyı yapıyor: “Başlamak için umut etmek gerekmediği gibi, direnmek için de başarmak gerekmez" (Barthes, 2006, s. 60). Alttaki dipnotta, bu sözün Hollanda’yı, İspanya’ya başkaldırması için kışkırtmaya çalışan Nassau’lu Willem I’in (1533-1584) özlü sözü olduğu belirtilmiş ve aynı zamanda Sartre tarafından da kullanıldığı söyleniyor. Sözü tekrar tekrar okuyorum: "Başlamak için umut etmek gerekmediği gibi”, Hmmmmm... "...direnmek için de başarmak gerekmez." E, hani biz siyasetten biraz uzaklaşacaktık? Bu, neredeyse, benim tüm hayatım boyunca duyduğum en derinlikli siyasi söz! Üç yüz Spartalı’dan tut da, küresel anlamda verilen her türlü sol direnişi kapsayacak kadar geniş, hem realist olup hem de mücadeleye teşvik eden muhteşem bir söz! Kıbrıs’ın mevcut pozisyonu itibariyle, içinde bulunduğu umutsuzluğa ve her türlü direnişe tercüman bir cümle! Bir şezlongda okumak için fazla güzel, fazla ağır bir cümle!

 

“YOĞUNDU AMA YINE DE SONSUZA DEK YOK OLDU.”

 

Kitaba devam ediyorum. İlerleyen sayfalarda, Roland Barthes roman ile resim sanatını kıyaslıyor. Yazar, ressam Corot’un “Sévres Yolu” isimli tablosundan bahsediyor. Tabloda gökyüzü resmedilmiş. Barthes’in ifadesiyle tabloda: “... gökyüzünün, gölgelerin, figürlerin bireyleşmesi vardır, sanki tablo size şöyle dermiş gibidir: 'Yoğundu ama yine de sonsuza dek yok oldu'” (Barthes, 2006, s.88). “Yoğun” kelimesi, benim için genellikle kırmızıyla yazılmış gibidir. Bunun en önemli sebebi, bu kelimenin bir süreden beri uğraştığım işlerin çokluğu vesilesiyle çok işittiğim ve çok kullandığım bir kelime olmasıdır. “E tabii siz çok yoğunsunuz Mehmet bey!”, “Nasıl gider? Bizde yoğunluk devam...”, “Her zamanki yoğunluk.”  vs... Yoğun kelimesini kendine ilişkin sohbetlerde bu kadar kullanan bir insan olarak, kelimeyi neredeyse şahsımın bir yansıması olarak benimsemişim. Yoğun = Ben olmuş. Buraya kadar sorun yok. Cümleye ilk kelimesi itibariyle yerleşmiş bulunuyorum. Peki o cümlenin devamı neydi? “Yoğundu ama yine de sonsuza dek yok oldu”. Samimi olarak soruyorum, şezlongda yatan biri için böylesi okkalı bir tokat fazla değil mi? Cümle resmen yüzüme şunu haykırıyor: “Yoğunsun ya sen şimdi böyle... Hani çok yoğunsun... Hatta bununla da övünüyorsun.... Ama yine de yok olacaksın!”. Ölümlülük bilincinin her zaman yaşama arzusunu artırdığını düşünürüm. Mezarlıklar, insana bu duyguyu derinden yaşatan mekanlardır örneğin ama hayatımda ilk kez bu duyguyu deniz kenarında bir şezlongda böylesine derin yaşıyorum. Yoğunluk, ölümsüzlüğe gerekçe değilmiş. Roland Barthes, olabilecek en çarpıcı şekilde bunu bana hatırlatıyor. Kendisine teşekkür ediyorum. Kitabı bitirip, denize giriyorum.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 763 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler