1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bıçak sırtı bir yürüyüştür bu!..
Bıçak sırtı bir yürüyüştür bu!..

Bıçak sırtı bir yürüyüştür bu!..

Öncelikle sözle başlamalı: Her türlü başlangıcın içinde bir anımsama öğesi yatar. Connerton’un bu cümlesi kendini direkt olarak toplumsal bellek başlığına doğru açılımlar. Bu açılımda, anımsamaya dayalı geçmişin bugüne taşınması, duyumsanması, yenid

A+A-

 

 

                                                                                    

                                     

 

 

Öncelikle sözle başlamalı: Her türlü başlangıcın içinde bir anımsama öğesi yatar. Connerton’un bu cümlesi kendini direkt olarak toplumsal bellek başlığına doğru açılımlar. Bu açılımda, anımsamaya dayalı geçmişin bugüne taşınması, duyumsanması, yeniden yaşanılır durumda belli şifrelerle sunulması ve geçmişin imgeleri bir araya gelince de sanki o sırada var olan toplumsal düzenin meşru görülmesi olasılığı da yüksektir. Meşruluğun sorumlusu geçmişe ait imgelerin bir araya gelmesidir. Belleği ise böylesi bir hale koyan yine geçmişin izleridir. Bugünü yaşayan us, üzerinde izlerin zaman zaman yaptığı, tıpkı bir neon ışığı gibi, bir yanıp bir sönen küçük şimşek çakışları, bellek gölgelerindeki saklı kalmış gizli yolları yeniden açığa çıkarır. İzler belirginleştikçe, belleğin anımsama adı altında geçmişten topladığı imgeler, gittikçe ruhun derinliklerinde yoğunlaşır. Geçmişe ait izlerin kök saldığı zaman ve mekân, yeni bir atmosferin içinde hem mekân belleği, hem de görünen zaman belleği olarak geleceği kendine hedefler.

Bıçak sırtı bir yürüyüştür bu!

Farklı tekniklerde karşınızda duran eserlerde ne geçmiştesiniz ne de bugünde; önemli olan bulunduğunuz zamandan sıyrılıp geleceğin içinde yüzebilmek!

Bu bir denge işi!

Hareket noktası ne olmalı? diye sorabiliriz hemen. Tabi ki dünün, bugünün ve geleceğin katmanları arasında kendine bir ara zamanın izleriyle yeni bir mekân yaratan yapıt.

 

Mustafa Hastürk’ün resimlerinden oluşan özel bir seçki,  13 Haziran 2012 tarihinde Hacettepe Üniversitesi, Ahmet Göğüş Sanat Galerisi’nde Sayın Büyükelçi Mustafa Lakadamyalı ve H.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Uğurcan Akyüz himayelerinde açıldı. Hastürk’ün üniversite çatısı altında gerçekleştirdiği bu kişisel sergisinde izlenen yapıtlarının hareket noktası, ritmik dengeye dayalı, adeta adaya atıfta bulunurcasına suskun izlerin, çığlıkları olarak yorumlanabilir. Söze başlarken de üzerinde durduğum gibi, ne geçmiştesiniz ne de bugünde, yaşanılmışlıkların gölgesindeki suretlerde katmanlara gömülü hikâyeleri duyumsuyoruz.  Boşluğun sarmaladığı katmanlara gömülü izler alımlayıcıyı, sergilendiği mekânda olmayan nesnelere dair ilişkiler kurmak için zorlar. Renge dayalı espasın içinde sonsuz zamana doğru resmin alt sınırından içe doğru bir film şeridi gibi uzanan dikdörtgen yüzeyde, zaman geleceğe doğru sessizce süzülür. Burada yapılması gereken zamanın bıraktığı izleri takip ederek, peşinden gitmektir, belki de. Sadece yürümek değildir esas olan, aynı zamanda boşluğun içinde kaybolan izlerin gözlerimize ve güncel belleğimize bıraktığı hikâyeyi de algılamak önemlidir. Çünkü yüzeydeki her bir nesnenin başlangıç noktası geçmişte bir yerlerde durur. Durmaktadır. Duracaktır! Fakat zamanı belli değildir. Geçmişin izleri, nesnelere dönüştüğünde ise yeni bir başlangıç yazılır. Dile getirilir. Çevremizde durmadan değişime uğrayan ve bizi değiştiren yeni durumlar karşısında bazen isteyerek söyleyemediğimiz, bazen de bilmediğimiz için söyleyemediğimiz biriken pek çok şey -ki tüm bunların adaya dair olduğunu söylemeliyim- peşinden gidiyor Hastürk. Bu nedenle izlerden ve kalıntılardan söz açarken aslında yüzeyde yeni bir hikâyeyi algılamalıyız. Tüm geçmişe dair yaşanmış öyküleri anımsayarak!

 

Hikâyenin kök hücresi, resimlerde leke-doku ilişkisine dayalı, genetik bir ada coğrafyası ve tarihine uzanır. Venüs’ün (Aphrodite) kıyılara vuran köpüklerdeki güzelliğinin göz kamaştıran büyüsü çoktan geldiği sulara yeniden gömülmüş, üzerine tarihsel ve toplumsal bir zincirin bulutlarından yağan sert yağmurlar kalmıştır. Mustafa Hastürk’ün soyut dil seçimi, ister istemez içgüdüsel bir hamleyle bizi, daha doğru bir deyişle yazıcıyı, kaçınılmaz hedefe doğru iteler: ADA. Bodoslama dalışlardan kaçınarak bilinçli bir gezgin ruhun düşünsel hareketleri geçmişe dair görüntüleri zamandan ayıklar. Kısa metrajlı film tadındaki serginin seçkisi, ait olduğumuz hikâye dizinlerini hatırlatmaya yeterli olur. Geçmiş (dün), devletleri, toplulukları, toplumları ve kişisel bağlamda insanı kolektif belleğin dominant tavrında takip eder. Hastürk geçmişin izlerini, belleğinin sanrılarıyla birleştirmek için, ekspresif (dışavurumcu) dilin, sakin tonlamalarında keşfetmeyi içten içe gizler (saklar) ve fakat sıra yüzeye geldiğinde sırlar, örtülmek için değil de paylaşılmak ve ses getirmek adına Pandora’nın kutusundan fırlar. Kutuda bir tek umut kalmıştır. İnsanların acıya dayanan her hikâyenin ilk cümlesine, umutla başlasın diyedir, kutuda kalan son kavram! Başlangıç anını yaratanlar, cismen oradadırlar; karşımızda durmakta ve sessizce kendi zamanlarını işaret ederken olaylar zinciri kendiliğinden eklenerek çoğalır. Zaman çizelgesindeki sıralı düzen, kendi ara dünyasında yeni düzenini bulmuştur. Boşluğun gizeminde yeni bir takvim başlamıştır.  Böylece Hastürk resimlerinde, evrenin ritminden beslenen bir denge açılımıyla kendi dilini yazar: İzler.   

 

Bir Kıbrıslı ressam: Mustafa Hastürk, bize yeni (aslında bildik ve fakat yeterince görülemeyen) bir yol açar. Yolda ilerleyecek olan bizler, yani izleyiciler olmalıdır.  Eğer alımlayıcı kendi yaşam kulesinde, resimlerden yükselen ritimler eşliğinde bir tını duyabilmiş, gelecek adına adım atıp düşünce dehlizlerindeki örümcek ağlarını ayıklayabilmişse, sanatçı, amacına ulaşmıştır. Unutmayalım ki, insan ilişkileri yüzeye renk olarak yansır, leke olarak yazılır, yeni bir hikâye olarak yaşamdaki yerini alır!

 

Kendi hikâyelerinize yazabilmeniz ve varlığınızı gelecek adına keşfetmeniz umuduyla; bu haftalık da benden bu kadar!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1744 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler