1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Bestelerimi her zaman çalmayı kendime görev edindim'
Bestelerimi her zaman çalmayı kendime görev edindim

'Bestelerimi her zaman çalmayı kendime görev edindim'

Utku Yerebakan 1980 yılında Lefkoşa'da doğdu. Müziği amaç edindi; yüreğiyle pek çok güfte ve besteyi hayata taşıdı... Aynanın ötesine hoş geldin Utku

A+A-

Merhaba sevgili okuyucular, bu hafta aynamıza müzisyen Utku Yerebakan takıldı. Bakalım aynanın ötesinde neler var.

Utku Yerebakan 1980 yılında Lefkoşa’da doğdu. Müziği amaç edindi; yüreğiyle pek çok güfte ve besteyi hayata taşıdı… Aynanın ötesine hoş geldin Utku…

 

 

·        DK: İlk albümün “Cennetten Bir Parça” ismini taşıyor. Senin için bu albüm ne ifade ediyor? Sana ne hissettiriyor?

·        UY: “Cennetten Bir Parça” benim için bir başlangıçtır. Hayatımın geri kalanını müzikle ve sanatla; yani sadece sevdiğim işle meşgul olarak geçireceğimin bir göstergesidir. Her ne kadar beğenmesem de benim için çok önemlidir. Beğenmemek sevememek demek değildir bunu da belirteyim. Belki de ölene kadar yaptığım hiç bir işi beğenmeyeceğim. Bunun sebebi de her zaman daha iyisini yapmak istememdir.

 

·        DK: İkinci albümün hazır; bu albümün için finansman gerekiyor değil mi? Albüm çalışmalarındaki sıkıntılardan bahseder misin? Kıbrıs’ta albüm çıkarmak zor mu?

·        UY: Evet ikinci albümümün kayıtları ve mixleri bitti. Master, kapak ve cd basımı kaldı. Kıbrıs’ta maalesef albüm yapmak zor. Başka işlerde belki parasız ya da az parayla bir şeyler yapmak mümkün ama müzikte ciddi ve profesyonel iş çıkarmak mümkün değil. Dünya standartlarında kayıtlar yapmak için pahalı aletlere ihtiyacınız var. Stüdyolar bu aletleri yurtdışından büyük maliyetlerle getiriyorlar; dolayısıyla kayıt ücretleri çok ucuz olmuyor. Mix, Master ve CD basımı da ayrı mesele. Hepsinden önemlisi bu işleri yapan insanların emeği tabi ki. Albüm yapmak ciddi bir iş ve bir ekip çalışması var. Bu durumda parası olmayanlar mecburen sponsor arayışına giriyor doğal olarak. Geçenlerde devletin bir kurumuyla görüşmeye gittiğimde şöyle bir cümleyle karşılaştım : “Paran yoksa uğraşma bu işlerle.” Sanat, yani üretim içsel bir durumdur. Paraya bakmaz. Maalesef sanata yapılan yatırımı çöpe atılan para gibi görüyorlar. Bunun sebebi sponsorluk yasasının olmaması da olabilir. Büyük ülkelerde sanata yapılan yatırımlar vergiden düşüyor. Bu da devletin sanatçısının yanında olduğunu gösteriyor. Ne olursa olsun ben üretmeye ve albüm yapmaya devam edeceğim. Atatürk’ün bir cümlesini de hatırlatmadan geçemeyeceğim ; “Sanatkâr, toplumda uzun mücadele ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.”

 

·        DK: Türkiye’de “Doğa İçin Çal” projesinde görev aldın. Okuyucularımıza bu projeden bahseder misin?

·        UY: Doğa İçin Çal projesinin birincisinde (Divane Âşık Gibi) yer aldım. Cennetten Bir Parça’yı tamamladıktan sonra 2008’de İstanbul’a tekrar gittim ve albümle ilgili çalışmalar yapıyordum. İstanbul’un bilinen mekânlarından Kemancı’da sahne alıyordum. DİÇ ‘in prodüktörü Fırat Çavaş beni bir gün gelip dinlemişti ve tanışmıştık. Üzerinden bir sene geçmişti ve beni aradı, projeden bahsetti, katılmak istermiyim diye sordu. Evime 10 dakika uzaktaydı ve ben hemen hazırlanıp gittim, bana ayrılan 8 saniyelik bölümü okudum. Bir ay sonra da video çekimi için beni aradı. DİÇ bütün Türkiye’ye bir anda yayıldı ve normal bir facebook kullanıcısıyken bir anda arkadaşlarım 3500 kişi oldu. Şu an bile DİÇ’ten beni görüp ulaşanlar var. Bu sayede benim bestelerimle de tanışıyorlar ve takip ediyorlar. Bu yüzden DİÇ’te yer aldığım için çok mutluyum ve minnettarım.

 

·        DK: İstanbul’da kaldığın dönem sana, sanatına ve düşünsel dünyana neler kattı?

·        UY: Öncelikle İstanbul’a ilk gidişimden bahsedeyim. 2004’ün ocak ayında gittim ve orada iki sene kaldım. O zaman albümüm yoktu ve albüm yapacak duruma gelmek, kendimi eğitmek, daha da ilerlemek için gitmiştim. İstanbul, inanılmaz büyük bir şehir. İnsan gerçekten korkuyor. Hele benim gibi elinizi kolunuzu sallayarak gidip iş ararsanız daha korkutucu. İlk çalıştığım yere gidip konuştuğumda şöyle bir diyalog geçti.

Merhaba ben gitar çalıp şarkı söylüyorum burada çalışabilir miyim?

Olur çalış, ama sen çalınca kaç masa gelecek?

Ben Kıbrıs’tan yeni geldim, kimseyi tanımıyorum; ama kendime güveniyorum, bir süre sonra birileri gelmeye başlar.

Tamam o zaman gel çal, mutfakta yemek pişer, elemanlarla beraber yersin, aç kalmazsın.

İki hafta sonra 20 TL kazanmaya başladım, sonra 30 TL veren daha iyi bir yere geçtim ve iki sene boyunca birçok yerde çaldım. Sonra bir baktım ki sadece insanları eğlendiriyorum, zaman geçip gidiyor. Üretim yok, kayıt yok, albüm de yok. Ani bir kararla 2006’da Kıbrıs’a geri döndüm ve ruhumu temizleyip bir şeyler üretmeye başladım. İstanbul’da öğrendiklerimi beste yaparak değerlendirmenin en doğrusu olacağına karar verdim. Asıl istediğim gerçek bir sanatçı olmaktı ve 2008’de ilk albüm geldi. Kıbrıs’tan tekrar ayrılma kararı aldım. İkinci kez İstanbul’a gidip şansımı albümle denemek istedim. Müziğin endüstrisi orada, profesyonel bir sanatçıysanız her zaman İstanbul’la bir ilişkiniz olmak zorunda. Benim için İstanbul bir iş merkezi gibidir. Orada kaldığım süre içinde hep sorunlarla karşılaştım, içimi rahatlatan bir yanı yok. Tecrübe edinmeme yardımcı oldu. Bir eğitim merkezi gibi de düşünebilirsiniz aslında. Sanatıma ve düşünsel dünyama bir şeyler katan, üretirken ulaşılan saflığa erişmem için en güzel yer Kıbrıs’tır diye düşünüyorum. İnsan üretmek için sakinlik, dinginlik gibi durumlara ihtiyaç duyar. İstanbul’da bu pek mümkün olmuyor; çünkü orada büyük bir yaşam savaşı vermek zorundasınız.

 

·        DK: Cuma akşamları Zephry Bar’da sahne alıyorsun. Repertuarında genellikle hangi tür şarkılara yer veriyorsun?

·        UY: Genellikle yabancı şarkılar çalıyorum, Türkçe çaldığımda kendi bestelerimi çalıyorum. Besteleri çalmak çok önemli. Hep insanların eğleneceği şeyleri çalınca eski günlerime dönüyorum ve müzikten soğuyorum. Kendi bestelerimi çalmak kendim olmamı sağlıyor. Keşke imkân olsa da hep kendi bestelerimle programlar yapabilsem ama maalesef o zaman boş mekânlara çalıyorsunuz. İnsanlar yeniliklere çok açık değil. Bu da benim insanımın ürettiğidir deyip de sahip çıkma gibi bir içgüdüleri yok. İstisnalar var tabi ki ama çok gözle görülür değil. TV, denen kutuda ne verilirse onunla besleniyorlar. Bu da endüstrinin insanları ele geçirmesi demek. Hâlbuki ülkemizde ne yetenekler var. Biraz araştırmak, ilgilenmek zorlarına geliyor. Sanatçı teşvik edildikçe daha çok ilerler. Türkiye’deki imkânlar, yatırımlar bizim sanatçılarımıza yapılsa aynı düzeyde kaliteli işler çıkabileceğine canı gönülden inanıyorum. Potansiyeli görmek gerek. Bir yerlere geldikten sonra değer vermenin bir anlamı yok. Ben de bu durumda bestelerimi her zaman çalmayı kendime görev edindim. İnsanlar önem vermiyor diye durmak yanlış olur.

 

·        DK: Okan Ersan & Vintage Band\'ın solisti olmak nasıl bir duygu?

·        UY: Müzikal kariyerimin dönüm noktalarından biridir. Benim için çok büyük bir gururdur. Okan Ersan ülkemizin en önemli sanatçılarından biridir. İki senelik bir çalışma dönemimiz oldu ve müziğin görmem gereken en önemli noktalarını onun sayesinde gördüm. O dönemden sonra stüdyoya girdim ve albüm yaptım. Eski yabancı rock şarkılar çalıyorduk. Dünyanın en ünlü gruplarının en güzel parçalarıydı ve adada pek olmayan bir şey yapıyorduk, o yüzden ilgi büyüktü. Ama bir gün şöyle düşündüm; bu şarkıları seslendiriyorum, insanlar çok eğleniyor, bize de hayran oluyorlardı çünkü gerçekten çok iyi bir orkestraydık; ama günün sonunda “Deep Purple” ne biçim şarkı yapmış diyordu insanlar. Utku Yerebakan o gecelikti ama Deep Purple her gece hayranlık uyandırıyordu. Türkiye’deki Sezen Aksu gibi. Bunu fark ettiğimde artık ben de albüm yapmalıyım dedim. Şimdi benim bestelerimi beğenenler beni evlerinde de dinlerler ve anarlar. Üretim bu noktada çok önemlidir ve değerlidir. Üreten insan sanatçıdır. İşte bu cümleleri kurabildiğim için Okan Ersan & Vintage Band a çok teşekkür ederim.

 

·        DK: BRT Hafif Müzik Beste Yarışmasında “Tam Zamanı” isimli bestenle en iyi söz ödülünü aldın. Kıbrıs’ta yazdığın sözlerin değer bulması sana neler hissettiriyor?

·        UY: Sanatta yarış ya da ödül yoktur diye düşünüyorum; ama dediğiniz gibi böyle durumlar değer verildiğinin bir göstergesidir, o yüzden plaketimi en görünen yere koydum bakıp bakıp gururlanıyorum. J

 

·        DK: İleriye dönük projelerin var mı?

·        UY: Elbette var. Şu an üçüncü albümün çalışmalarına başladım bile. Daha önce dediğim gibi imkânsızlıklar beni durdurmuyor. Albümlerimi internet ortamında tanıtıyorum zaten. Daha çok albüm yapmak daha çok ve daha büyük konserler vermek istiyorum. 

 

·        DK: Okuyucularımıza son olarak ne söylemek istersin?

·        UY: Hangi dalda olursa olsun üretime, sanata ve sanatçıya değer versinler. Sadece önlerine sunulanla kalmasınlar. Biraz daha yenilikçi, araştırmacı olsunlar. Müzikten bahsedeceksek internet çok büyük bir deniz. Özellikle yerli sanatçıların üretimlerine ulaşabilirsiniz. Dinleyin, bir şans verin, konserleri olduğunda gidin, destekleyin. Bugün Mozart’ı tanıyorsanız Avusturya ona sahip çıktığı içindir. Şu an yaşadığı ev müze halindedir ve milli değer olarak görülür. Bir sanatçı ürettikleriyle yaşar. Bizim ülkemizden de çok değerli sanatçılar çıkabilir, sadece müzik değil her sanat dalı için bu geçerli. Genel olarak insanları sanata daha çok değer vermeye çağırıyorum.

Size de bu röportaj için çok çok teşekkür ediyorum, iyi çalışmalar diliyorum...

 

 

Bu haber toplam 1132 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler