1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Berfo Ana ve mezarsız Kürtler!”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Berfo Ana ve mezarsız Kürtler!”

A+A-

VEYSİ ALTAY

Berfo Kırbayır, oğlu Cemil Kırbayır'ı bulmadan ölmeme sözünü tutamadı ve 105 yaşında gözleri açık vefat etti. 21 Şubat, Berfo Ana'nın birinci ölüm yıldönümü ve Cemil hâlâ kayıp. Binlerce Kürt gibi
12 Eylül darbesinden sonra gözaltında öldürülüp cesedi kaybedilen Cemil Kırbayır’ın katilleri hakkında üç yıldır dava açılması beklenirken, taşınan Kars Adliyesi’nin deposundan 2002’de bu dosyayla ilgili verilmiş ‘takipsizlik kararı’ ortaya çıktı: Kars Başsavcılığı’nın 1986’da soruşturma açtığı ve 2002’de dosyayı kapattığı anlaşıldı. Cemil’in annesi Berfo Kırbayır’ın adalet arayışını medyada oldukça ses getirir biçimde sürdürdüğü halde savcılığın, ‘olayın şikâyetçisi olmadığından’ kimseye tebligatta bulunamadığı ve kararın kesinleştiği anlaşıldı. Oysa, Berfo Ana oğlunu 33 yıl boyunca hiç durmadan aradı! İlerlemiş yaşına rağmen kayıp ailelerinin tüm mücadelelerine katıldı. Ama, bu insanüstü mücadelesi ne yazık ki sonuçsuz kaldı. Oğlunu bulmadan ölmeme sözünü tutamadı ve 105 yaşında gözleri açık vefat etti. 21 Şubat, Berfo Ana’nın birinci ölüm yıldönümü ve Cemil hâlâ kayıp.

Komisyondan doğrulama
12 Eylül 1980 askeri darbesinde pek çok insan gözaltında işkenceli sorgulardan geçirildi, idam edildi, asit kuyularında katledildi ya da kaybedildi. Kaybedilenlerden biri de Cemil Kırbayır’dı. 13 Eylül 1980 günü gözaltına alınan Cemil’den 7 Ekim’den sonra bir daha haber alınamadı. 2011’de Meclis tarafından kurulan komisyon, Dedekorkut Eğitim Enstitüsü’nde sorgulanan Cemil Kırbayır’ın sorgu sırasında falakada dövüldüğüne ve elektrik şoku verilmek suretiyle işkence gördüğünü kabul etti ve Kırbayır’ın bu işkence sonucu katledildiğine kanaat getirdi ve Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Aradan geçen üç yıla rağmen, hâlâ Cemil Kırbayır davası açılmadı.
Cemil’in annesi Berfo Kırbayır, 33 yıl boyunca oğlunun kaybedilmesinden sorumlu olanlardan hesap sormak için başvurmadık kişi, kurum, devlet yetkilisi bırakmadı. Tam 103 yaşındayken, kayıp yakınlarıyla birlikte Başbakan Erdoğan’la da görüşmüş ve “Tek dileğim ölmeden oğlumun mezarını görebilmek” demişti. Bir annenin feryatlarına ve ağıtlarına sessiz kalan devlete, ona oğlunun kemiklerini bile vermek zor geldi. Kürdistan’da Diyarbakır’dan Mardin’e, Şırnak’tan Hakkâri ve İstanbul’a uzanan topraklarda, dere yataklarında, köprü altlarında, ıssız yol kenarlarında, her biri faili devlet cinayete kurban gitmiş, kaybedilmiş, işkence edilmiş, kurşuna dizilmiş, yakılmış cesetler, devletin utanç tablosu infazlar ve kayıplar hâlâ adalet bekliyor.

‘Biz yapmadık’
1925’te Şeyh Said ve 46 arkadaşı Diyarbakır’da idam edilmelerinin ardından bir de mezarsız bırakılarak cezalandırıldılar. Dersim soykırımında Seyid Rıza, oğlu ve arkadaşlarının 1938’de Elazığ’da asılmalarının ardından cesetlerine ne olduğu bilinmiyor. Said-i Kurdi 1960 askeri darbesinden sonra Urfa’daki mezarından çıkartılıp bilinmeyen bir yere gömüldü. Kürtlerin devletin tekçi anlayışına karşı çıktıkları takdirde başlarına neyin geleceği bilgisi sonra da değişmedi. Yerini, 1980’lerin başında metropollerde kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alınıp kaybetmelere, 90’lı yıllarda ise Kürdistan’da binlerce insanı, kimi zaman tek başına kimi zaman toplu olarak katletme ve kaybetmelere bıraktı. Gözaltında işkenceli sorgulardan geçirilerek katledilip helikopterlerden ormanlara atılan insanlar, derelere atılan, askeri ciplerin arkasında sürüklenen cenazeler, “kutsal vatan topraklarını kirletiyor” diye gömüldükleri yerlerden çıkarılanlar, asit kuyularında yok edilerek, kalorifer kazanlarında yakılanlar hâlâ hatırlarda. Kimisi de “bilinmeyen” yerlere, Mutki, Kerboran (Dargeçit), Newala Qesaba (Kasaplar Deresi), Botaş kuyuları gibi toplu mezarlara üzerlerine bir avuç toprak atılarak “gömüldü”. Devletin kurduğu Jitem, Hizbul-kontra gibi, devletin dışındaymış gibi görünen ama bütün silahını, parasını ve gücünü devletten alan paramiliter güçler insanları kaybetti/katletti. Ortak söylemleri ise hep “biz yapmadık” oldu.

Herkes Araf’ta
Kimisinin sevdiği, kimisinin âşık olduğu insan elinden alındı. Kimisi, öldüğünde kimsesizler mezarına gömülmek istedi, belki sevdiği ya da yakınıyla orda karşılaşır diye. Kimi, gidip başında ağlayacağı bir mezar taşı olsun istedi. Hep kapılarını açık bıraktılar, kaybedilen yakınları geldiğinde kapıda kalmasın diye. Kayıp ve ölülerin birçoğu halen Araf’ta. Sadece kayıp ve ölüler değil Araf’ta kalan. Geride kalanlar da hayat ile ölüm arasında asılı duruyor. Cenazeler bulunamadığı için “bir gün çıkıp gelecek” umudu acıya dönüşürken, geride kalanlar için yas bir türlü bitmiyor. Ne ölüler tam ölebiliyor ne de yaşayanlar hayata kaldıkları yerden devam edebiliyor. Hayat ile ölüm arasında acımasızca sıkışıp kalıyorlar. Çoğu zaman elleriyle kuyular kazdılar , kuyulardan cesetler çıkarttılar ya da bulamadılar hiçbir şey… Buldukları kemiklere, “inşallah yakınıma aittir” diye dua ettiler. Ama birçoğu hâlâ ulaşamadı yakınlarına. Çığlıklarını çok az insan duydu. Duyanların bir kısmı onların hikâyelerine inanmadı. ‘Kullanıldıklarını’ düşünenler oldu. Yakınlarını aradıkları için polis saldırılarına maruz kaldılar, dövüldüler, gözaltına alındılar. Ama durmadılar, durdurulamadılar. Dertlerine derman bulunmadıkça acıları da, kendileri de çoğaldı.

Berfo ananın ağıdı
Çoğalan mücadeleye karşı devlet de boş durmadı. Devlete “başkaldırıp” “isyan” edenleri sadece fiziki olarak öldürmekle yetinmedi, öldürdüğü insanların bir değere dönüşmesini engellemek için sembolik ve politik olarak da öldürmek üzere her türlü yol ve yönteme başvurdu. Çünkü devlet öldürdüğü insanların kemikleriyle yüzleşmekten, işlediği insanlık dışı uygulamaların hesabını vermekten korktu ve korkuyor. Oysa ki geçmişin hesabı verilmeden özgür ve adil bir geleceğin kurulması hiçbir koşulda mümkün değil!
Çünkü Berfo Kırbayır’ın oğluna yaktığı ağıt, hâlâ herkesi yakıyor: “Başımı taşların üzerine koydum.../ Komşular: ‘Yapma Berfo kuşlar senin gözünü çıkarır’ dedi./ Kapıyı bacayı açık bıraktım... Evladım gelir dedim/ Senin oğlun kaçtı, diyorlar. Oğlum nereye kaçabilir? / Ben oturup kime derdimi anlatacağım ana can? / Yüzüğün benim parmağımda Cemil can. Yüzüğünü parmağıma taktım / Gözlerini, ellerini ayaklarını bağladılar, yolunu mu şaşırdın da gelemedin? / Ben öldüm... ama senin için dirildim. Kenan Evren senin için tekrar dirildim. / Cemil can annen seni aramaya geldi / Şayet ölmüşse kemiklerini istiyorum! Çocuğumun mezarını istiyorum.”
(RADİKAL2 – Veysi ALTAY – 16.2.2014)

Bu yazı toplam 1472 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar