1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BERCESTE
BERCESTE

BERCESTE

TESADÜF YAHUT DEĞİŞTİRİLEMEYECEK KADER ANLARINDAN BİRİ

A+A-

TESADÜF YAHUT DEĞİŞTİRİLEMEYECEK KADER ANLARINDAN BİRİ:

BERCESTE

-1-

“Sırrımda kabaran bir çıban var. Susmaya devam edersem patlayıp beni de seni de berbat edecek. O yüzden gidiyorum. Uzaklarda benim içimde patlatacak bir bombayı da kendimle götürüyorum. İçin rahat olsun. Kimse bu sırrı öğrenmeyecek. Benimle birlikte yok olup gidecek.”

*

“Hey sen!”

“Efendim?”

“Yanlış dizelerle yaklaşmaya çalışıyorsun.”

“Farkındayım.”

“O halde?”

“Bunlar benim dizelerim. Ben’i ben olarak kabul et. Sana düzmece şiirler kurmak yerine kendimi okuyorum.”

“Uzaklaş buradan!”

“Nasıl yani?”

“Uzaklaş ki, geri dönebilesin.”[1]

Tiz bir kahkaha koy verdi. Kendisine taparcasına âşık bu adamın çaresiz hali içini okşamış; bu durumu kullanmaktan çekinmemişti. Genç adamın gururu incinmiş, yine de sevdiği kadına hiçbir şey diyememişti.

Başını restoranın penceresinden dışarıya çevirdi. Dışarıda boş bir insan kalabalığı hüküm sürmekteydi. Tekrar kadına döndü:

“Söylediğim her dize birer berceste olsaydı daha mı çok sevecektin beni?”

“Saçmalama Eftan. Söylediklerimin küçük bir incitmeden başka bir şey olmadığını gayet iyi biliyorsun.”

“Tiz kahkahanın ardındaki yarı gerçekliği hissetmeyecek kadar seni tanımamış olamam, sen de bunu çok iyi biliyorsun.”

Sezgi, karşısında oturmakta olan Eftan’a derin derin bakmak istedi; ama korktu. Sanki sırrı dökülen bir kök aynaya dönüşmüştü. Uzanıp basitlik abidesi boş bir hareketle Eftan’ın elini tuttu:

“Saçmalama Eftan, seni delirtmek için yapıyorum böyle. Senin çaresizliğin bana haz veriyor.”

“Evet, çaresiz; ama gurursuz değil!”

Ayağa kalktı. Masanın üstüne bir berceste bıraktı. Soğuk bir buz kütlesi gibi Sezgi’nin     -güneşin ayrı duramadığı- kavruk teninden uzaklaşıp gitmeye başladı. Sezgi, büyük bir şaşkınlığın içine düştü. Dudakları Eftan’ın gidişinin ardından ilmek ilmek dikilir gibi acıdı. Diline kan tadı geldi; ama hiçbir şey diyemedi. Ne olmuştu? Ne zaman olmuştu? Niye olmuştu? Sadece bir şaka, böyle derin bir his birlikteliğini yerle bir edebilir miydi? İnanamıyordu. Garsonun yüzüne uzanan eliyle afalladı:

“Hanımefendi! Dudağınız kanıyor.”

Önce garsonun elindeki mendile, sonra da garsona baktı. Hiçbir şey demeden kalktı. Kendini restorandan dışarıya attı. Sokaklar toz duman içerisindeydi, göz gözü göremeyecek haldeydi. Gözlerini kıstı; içinde biriken yaşlar oluk oluk akmaya başladı. Hıçkırıkları boğazına abanarak çıkıyordu. Koşmaya başladı. Her birkaç adımda birilerine çarpıp tökezliyor; bazen yere düşüyor; ama ayağa kalkıp koşmaya devam ediyordu. Çıldırmış gibiydi.

*

-2-

“Canım neredesin?”

“Hiç, arkadaşlarla buluşacağım.”

“Seni çok özledim.”

“Ben de; ama daha sonra görüşelim.”

“Tamam”

Oysa çok da uzağında değildi. Sadece Sezgi onu fark etmemişti. O kadar güzel görünüyordu ki. Sezgi, siyahların içine bürünmüştü. Siyah, uzun ve dar pantolonu, dizine kadar uzayan botları, açık ve uzun siyah saçlarıyla bir asalet timsali gibiydi. Sezgi, arabaya bindi. Hareket etti. Eftan kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Hiç tereddütsüz, sadece bu kalp atışlarının verdiği adrenalinle Sezgi’yi takip etmeye başladı. Bir süre yol aldılar; yine de bu yolculuk çok sürmedi. Ortada bir gariplik vardı. Sezgi’nin gittiği yol, arkadaşlarıyla her zaman buluştuğu The Jezve yolu değildi. Başka bir sokağa saptı; Eftan da ardından... Hiç bilmediği bir evin önünde durdu. Eftan daha fazla yaklaşamadı.

Sezgi, kapıyı çaldı. Bir adam kapıyı açtı. Sezgi o adama sarıldı; sımsıkı sarıldı, uzun uzun sarıldı. İkisi kucak kucağa içeri girdiler. Bu da neydi şimdi? Şaka gibi. Sağına soluna bakındı. Acaba Sezgi kendisini takip ettiğini fark etti de, ona şaka mı yapıyordu? Arabada öylece kalakaldı. Zaman sürat atı olmaktan vazgeçmiş, pejmürde bir eşek gibi yürüyordu. Ve sonunda kapı açıldı. Sezgi aynı havalı yürüyüşüyle hızlıca evden çıktı ve arabasına bindiği gibi oradan uzaklaştı.

*

 

-3-

Sayılmaya lüzum görülmeyen günler ve saatlerden sonra, Sezgi, yatağında ağır bir hasta gibi yatmaktaydı. Burnu ve gözleri kızıl bir gül gibiydi. Başında, atılmış onlarca top güllesinin sesi dolaşıyordu sanki. Evet, ortada bir savaş vardı.  Düşmanı hayaletlerden oluşan bir ucube ordusuydu ve bu ordu karşısında tek başına ne yapacağını bilemez haldeydi.

Kendine gelmek, toparlanmak zorundaydı. Yağmalanmış zihnini kurcalamaya, etrafa saçılmış düşüncelerini düzenlemeye koyuldu: Eftan’ın gittiği gün, onun gittiği saat, onun gittiği an… Düşünmeye çalışıyordu. Birden hafızasının bir köşesinde, yıkıkların arasında bir şey ilişti gözüne; Eftan’ın eli… Eftan’ın elinden önündeki masaya süzülen bir kitap: Berceste! 

Hemen yatağından doğruldu. Bu savaş alanını hemen taramalı, o kitabı bulmalıydı! Yatak odası, mutfak, salon, banyo, tuvalet... Of! Yok işte, yok!  Garaj, araba, bahçe, sokak… Neredeydi şu kitap? Kitabı ararken kendini evin dışında, sokakta buldu. Sokağın bir köşesine oturdu. Gelip geçen insanlar bornozlu haline garip garip bakarlarken o, bu bakışlardan çok uzaklarda; kitabın peşindeydi. Neden sonra aklına geldi; kitap Eftan’ın onu terk ettiği restoranda olabilirdi. Yaralarını bile sarmadan ayağa kalkıp savaşa devam eden bir asker edasıyla hemen eve döndü, alelade bir şeyler giydi ve arabaya atladığı gibi soluğu restoranda aldı.

*

-4-

Yapmalıydı. Öğrenmeliydi. Bu yüzden buradaydı. Yemeği elinden alınmış bir kaplan edasıyla kapıyı çaldı. Kapı açılınca karşısında duran adamı yakasından tuttuğu gibi yere fırlatmayı çok istedi; ama yapmadı. “Buyurun”. Bu ses bir uğultu gibi kulak zarına vurdu.

“Sezgi neden buradaydı?”

Karşısında duran solgun yüzlü adam oldukça tedirgindi. Alnından damla damla ter boşalmaya başladı.

“O kötü biri değil!” diyebildi.

“Sana Sezgi neden buradaydı, diye sordum. Cevap versene!”

Zenun, geri çekildi. Eftan arkasından içeriye girdi. “Onu çok seviyorum. Lütfen ona zarar vermeyin. O dünyalar güzelimdir. Canımdır.”

Ama o da ne! Adamın titremesi gittikçe artıyor, yüzünün solgunluğu daha da belirginleşiyordu. Kriz geçiriyordu!

Eftan bu anda ne yapacağını bilemedi. Bir kaşık suda boğabileceği, sevdiği kadının sevgilisi olan bu adam kriz geçiriyordu. Düşünmeye bile fırsat bulamadı. Adamı kaptığı gibi arabaya koydu.

*

 

 

-5-

Evet, kasada duran kitap oydu. Usulca kasada duran garsona yaklaştı. Tedirgin bir edayla sordu:

“Pardon, bu kitabı nereden bulduğunuzu sorabilir miyim?”

“Bir müşterimiz unutmuş efendim.”

“Evet, şey. Aslında o benim kitabım.”

“Peki, bir dakika efendim.”

Garson kitabı alıp arka odaya girdi. “Şimdi neden aldı bu kitabı? Benim dedim ya! Off!!” Sezgi, tedirginliğin yerine asabi bir moda girmişti. Bir an önce o kitabı almak istiyordu. Garson biraz sonra geldi.

“Buyurun bayan, beklettiğim için özür dilerim.”

“Teşekkürler.”

Zorla çıkmıştı ağzından. Teşekkür etmek dahi istemiyordu. Kitabı aldı, sıkıca tuttu ve hemen restorandan ayrıldı.

*

-6-

Hastaneye ulaştılar, hemşireler hemen sedye getirdiler. Zenun’u sedyeye koyarken Zenun’un ceketinin içinden bir kitap düştü. Eftan kitabı aldı. Yandaki banda oturdu. Burada ne arıyordu? Canının canı onu bir adamla aldatıyordu ve bu adamı hastaneye o yetiştirmişti. “Of Allah’ım” diyerek başını duvara yasladı. Bir süre gözlerini kapadı; gözlerini kapadığı esnada gayri ihtiyari eli kitabın üzerinde dolaşmaya başladı. Usulca kitabı açtı, elleriyle dolaşmaya devam etti. Dokunduğu yerler pütür pütürdü. Gözlerini açtı, sayfalara baktı.

“Sezgilerdir tutkuyu en divane yerinden tanıyan

Ve savruk fısıltılarla Mısır’ın kumlarıyla

Kleopatra’yı yıkayan

Aşk, bir çöl kuvvetidir…”

Bir bu eksikti! Adamın Sezgi’ye yazdığı şiirleri de mi bulacaktı! Bu gerçekten bir şakaydı. Evren şu an ona bakıp gülüyor olmalıydı! Kitabı parçalamak duvarlara vurmak istedi. Gidip o adamı bulmak ve… Hayır! Hayır! Belki de onun da haberi yoktu! Ve belki de haberi olmamalıydı!

“Pardon”

“Ne var!”

“Zenun Beyin durumuyla ilgili bir gelişme var.”

“Nedir?”

“Zenun Bey bir kalp spazmı geçirmiş. Kalbe giden damarlardan birinde genişleme olmuş, bu fark edilmemiş. Bugün de aşırı heyecan ya da stres tansiyonunun artmasına sebep olmuş. Bu yüzden kalbe aşırı kan gitmiş. Bu nedenle bu krizi yaşamış.”

“Peki, durumu nasıl?”

“Şu an daha iyi. Doktor Bey, size daha ayrıntılı bilgi verecek. Sanırım bazı ilaçlar kullanması gerekecek. Bu arada bazı evraklar var. Bu evrakları imzalamanız gerekiyor.”

“Tamam.”

Can sıkıntısı, stres, kızgınlık, asabiyet. Tüm bu duygular içinde hiç tanımadığı bir adam için burada olmak; üstelik de Sezgi’nin sevgilisi…

“Buyurun efendim, imzalayın.”

Eftan kâğıdı aldı, imzalamadan önce şöyle bir okumak istedi. O da ne!

“Adı: Zenun

Soyadı: Ural”

Gözleri karardı. Beyninden vurulmuşa döndü. Yok! Yok! Bu gerçekten bir şaka olmalıydı. Sevdiği kadın onu aldatmamıştı! Sevdiği kadın, kocasını kendisiyle aldatmıştı! Zenun onun eşiydi!

*

-7-

 “Alo”

“Merhaba, Sezgi Ural siz misiniz? Evet, eşiniz Zenun Ural hastanede, hafif bir kriz geçirmiş. Ama merak etmeyin, durumu iyi. Size haber vermek istedik. Şu an Devlet Hastanesi’nde müşahede altında.”

“Ne! Zenun! Hastane! Kriz! Eşim!” Bunlar kaldırabileceğinden çok fazlaydı. Zenun ne zaman kriz geçirmişti, yanından ayrılalı daha bir saat olmamıştı. Onu kim bulmuştu? Kim hastaneye götürmüştü? Eşi olduğunu kim söylemişti?

Bu düşünce bombardımanı içinde soluğu hastanede aldı. Zenun’un odasını öğrendi. Hemen yanına gitti.

*

-8-

     Bilgisayarını açtı. İnternete girdi. Uçak biletini ayarladı. Yer: İzmir, Tarih: 22 Nisan 2011 – Cuma, Saat: 15.00, Atlas Jet Havayolları.

“Hıh, uzaklaşıyorum; ama geri dönmek için değil. Bir daha dönmemek için.” diye geçirdi içinden. Valizini hazırladı. Zaten uzun süren hazırlıkları hiç sevmezdi; vedaları da öyle. İçindeki yarayı nasıl saracağını bilemiyordu. Zenun’la olan konuşması geldi aklına ve bercesteyi alışı. Neden hastanede kalmamıştı da hemşirelere Sezgi’nin telefon numarasını verip oradan apar topar ayrılmıştı? Zenun kendine gelince neden ona Sezgi’nin sevgilisi olduğunu söyleyememişti? Neden seni aldatıyor; hem de benimle, diyememişti. Ya da onu oracıkta bir güzel dövüp rahatlamamıştı? Ama ne suçu vardı ki? Her şey Sezgi’nin suçuydu. Zenun’un hiçbir şeyden haberi olmasa da olurdu. Nasıl olsa Sezgi kitabı okuduğunda her şeyi anlayacaktı. Bu vicdan azabı ona fazlasıyla yeterdi! “Neyse” diye düşündü; “Ne olursa olsun, artık geriye bakmak istemiyorum. Bekle beni şehr-i harabe-yi Efes; bekle beni İzmir. Kucağında kaybolmak için sana geliyorum.” Kavruk düşünceler içinde yattı, bir süre tavanda gezinti yaptıktan sonra uykuya daldı.

*

-9-

Hastane odasındaydı. Zenun, yorgun görünüyordu. Ona yaklaştı. Usulca alnını öptü. Elini tuttu, okşadı. Nasıl olmuştu? Zenun’un yanından ayrıldığında bakıcısı daha gelmemişti. Onu hastaneye kim getirmişti? Bunlar birer muammaydı.  

Vakit ilerlediği için gitmesi gerekiyordu. Sezgi, gece Zenun’un yanında kalması için bir hasta bakıcı tuttu. Gerekli talimatları verdi ve hastaneden ayrıldı.

*

-10-

“Aşkım nerdesin ya! Ne olur buluşalım.”

“Hayır!”

“Neyin var? Ne oldu sana?”

Aklına berceste geldi. Fikrini değiştirdi.

“Tamam, The Jezve’de buluşalım ama acele et.”

“Allah Allah! Ne oldu Eftan’a? Sesi konuşması çok garipti. Neyse buluştuğumuzda öğrenirim.” diye geçirdi içinden.

*

-11-

 

Bercesteyi usulca açtı. O da ne! Zenun’un el yazısı… Zenun’un kendisi için yazdığı şiirler…

“Ama…Ama!...Bu Eftan’ın elinde ne arıyordu.”

Ve bir mektup… “Sezgin’e” diye yazıyordu. Eftan’ın el yazısıyla…

Hemen açtı.    

“Onu da seni de öldürmek istedim. Ama kahretsin ki, sana olan aşkımın büyüklüğü bunları engelledi. Gidip hesap sormak istedim Zenun’a; kimsin? Benim sevgilimle ne işin var diye. Bir anda yere yığıldı. Kendimi düşmanımla aynı hastanede buldum. Ve o gerçek, bir tokat daha vurdu bana. Zenun senin kocanmış! Aldatılan sadece ben değilmişim. Ve bu berceste hastanede Zenun’un ceketinden düştü. Sana iade ediyorum. Senin şiirlerin, senin hayatın… Ve bu hayatta benim yerim yok. Peki ya arkadaşların mı?… Ah Sezgi, sırrımda kabaran bir çıban var. Susmaya devam edersem patlayıp beni de seni de berbat edecek. O yüzden gidiyorum. Uzaklarda benim içimde patlatacak bir bombayı da kendimle götürüyorum. İçin rahat olsun. Kimse bu sırrı öğrenmeyecek. Benimle birlikte yok olup gidecek.”

Ve mektubun sonunda bir şiir:

“ ‘Tutuk’lu kelimeler çatırdıyor dilimin üstünde

Isırıyorum

Ve tuz döşüyorum kanayan harflerime

 

Tutkulu sözlerim birer yara gibi sızıyor

Derinde ve sessizce...

 

Doğumunu beklerken follaşan aşklarımdan

Ölüm kokusu yayılıyor

Ne sessiz ne derin

Alabildiğince yaygınlaşıyor

Onlar sizin değil;

Senin de,

Hatta benim bile!..

 

*

 

Hiçbirimizin vicdanında duramayan

Bozgunlardır kalabalıklaşan ölü aşk sızıları

O sızılar ki en ağır soyut sırlarımızdır

Somutlaştığı mekânda

Bir imza atar

Ve lekeli bir ten bırakır

Kan çanağı akışlarla,

Ve

Yok etmek için elindeki pimle

Sinsice bekler can sığınağında.”

 

Sezgi, onu bir daha göremeyeceğini artık biliyordu. Ama Eftan’a olan aşkı bir o kadar daha derinleşti; içine yerleşti. Oysa Eftan’ın bilmediği şeyler vardı: O şiirler kendisi için yazılmamıştı, sadece bercestenin ilk şiirinde bir kelime benzerliğiyle “sezgi” sözcüğü kullanılmıştı. En önemlisi de Eftan’ın, Sezgi’nin eşi sandığı adam, annesine söz verdiği için herkesten sakladığı şizofren kardeşiydi.

 

*        *        *

 

DGK



[1] Sevdiğim bir söz. Kime ait olduğunu bilmediğim; belki anonim, belki bir filmden alıntı, belki bir yazarın romanında geçen bir cümle.

 

Bu haber toplam 843 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler