1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BENİM Lefkoşam… Şeherim NEREDE…
BENİM Lefkoşam… Şeherim NEREDE…

BENİM Lefkoşam… Şeherim NEREDE…

Gerisin geriye dönüyorum… Ne Arasta ne de arka sokaklar… Hiçbirinde, neredeyse izimiz kalmamış… Geçmişe dair sanki hiçbir şey… Yaşamıyor… yaşayamıyor Lefkoşamız…

A+A-

 

 

Lefkoşa Kıbrıs’ta

BENİM Lefkoşam… Şeherim

               NEREDE…

70 yıllık Lefkoşalıyım ben… Şeherli…

Kırnı’da doğmuş, onu çok sevmiş Beşparmak Dağları’nda yaban keçileri, Börtü böcekle haşir neşir olmuş… Sonra bir gün, okumak için Lefkoşa’ya getirilmiş bir çocuk… Öncesinde, Lefkoşa’ya sadece iki buçuk yaşında, ağır hasta olarak, anne ve babasının değişerek bindikleri bir eşeğin sırtında iki buçuk yıl Şeher’e, Dr. Küçük’e tedaviye getirilmiş, kuru sıska bir çocuk… Büyüdükçe, özellikle de ilkokul hocası ve babasının, “Şeher’e gidecek, okuyacak” diye, biraz korkarak, biraz da, o “Şeher” denen cennette hiç bilmediği ama kulağına hep güzel elecek, ona çocukça şatolar kurdurduğu bir Şeher…

Şeher ne ki…

Sadece köyünü görmüş bir çocuk için ne kadar öğülürse öğülsün biraz da - aslında ne birazı – oldukça ürkütücü bir yer…

***

Önceleri, her şey korktuğu gibi olur…

Ne, gittiği, “Ayasofya İlkokulu” ne de Şeher ona kucak açar… Günlerce… hatta aylarca bir köşeye siner ve ağlar içini çeke çeke…

Bir gün fark eder ki, her şeye ama her şeye karşın, o, bu şeheri sevmeye başlamıştır… Yerleştikleri Reşadiye – Gölek – Yeni Cami derken yavaş yavaş ısınmaya her mahallesini tanımaya… Sonra da sevmeye başlar; sanki, bin göz, dudak ve yürek olmuş gibi sevmeye başlamıştır… ki, arkası gelir… Artık sadece okul değil, fırsat buldukça her mahallesini görmeye, tanımaya yürekten sevmeye başlar…

Reşadiye sokağı ile Ayluka Mahallesi yan yanadır… Birinde Türkler öbüründe Rumlar, Arabahmet Mahallesi’nde de Ermeniler yaşamaktadır. Yavaş yavaş bunları öğrenmeye başlar, tıpkı Kıbrısının bir İngiliz Sömürgesi olduğunu öğrendiği gibi… Nedir ‘sömürge’ bilmez tam olarak anlamını; çünkü, ne bir sözlüğü ne de bir atlası olmuştur lise yıllarında bile…

Ama, kendi algılarıyla, sömürgenin, okula kendi bayrağını asamamak, Pazartesi sabahları İstiklal Marşı yerine “Kraliçe Marşı” ile başlamak vb. olduğunu bilir… Ve, inadına, “Yaşa Kraliçemiz” yerine, “Yaşa Kemalimiz” diye söyler ve sürekli ceza alır. Öğretmen Koleji’nde de sürer bu ve önce “Biz Sömürge Çocuklarıyız Atam” diye bir şiir yazdığı ve “Cumhuriyet Bayramı” günü İngiliz Müzik Hocası’ndan “Sör, bugün bizim Milli bayramımız, bize Türkçe bir şarkı öğretin, yoksa bu İngilizce şarkıyı söylemeyeceğiz” deyişiyle sınıftan atılır… Okuldan atılmasına ramak kalır… Ve cezalar sürer gider!..

***

Hiçbir şey ama hiçbir şey onu yapmayı aklına koyduklarından vaz geçiremez… Fırsat buldukça, kendini sokaklara atar ve o günlerin “Yasemin kokulu  Şeherini” içine çeker derin derin…

Onunla kucaklaşır, Sarayönü (Atatürk) Meydanı’ndan geçerken coşar… Bandabuliya’da sanki “Binbir Gece Masalları”ndaymış gibi büyülenir, Çağlayan Yolu’nda, Hısarın Üstü’nde delice çarpan yüreğinin onu sürüklediği serüvenleri yaşar… Ama,

Ne zaman nerede görürse görsün, her İngiliz onu ürkütür… Önlüğünün eteğine doldurduğu taşları İngiliz askerlerine attığı, ya da liselilere verip attırdığı zamanlarda “gidecekler, defolacaklar” diye zıp zıp zıplar… Hele de, gidişlerini gördüğü gün, adeta havaya uçuşunu hiç unutmaz… Unutamaz…

HEP SEVER ŞEHERİNİ… LEFKOŞASINI…

Dokunur evlerine, ağaçlarına ve sevdalarına onun… Taa, çocukluğundan beri yaptığı gibi… Şeher’e geldiği günden beri, eski evler, eski sokaklar, eski eşyalar… ve, asıl önemlisi, “Eski insanlar” düşkünüdür. Ayrıntıları sever hala, çok sever. Ve, anıları… Ona çok acı verseler dahi…

O, bu şehirde doğmadı… Ama,

Sanki tam bir Şeherli gibi…

Geçen gün, sık sık yaptığı gibi, Girne Kapısı’ndan – Bandabuliya’ya bir yürüsün dedi… Ama, kimseleri bulamadı… Ne, Ziraat Bankası’nın olduğu yerde, sevgili Hatice Söğüt’ün babası Kahveci Söğüt’ü ne ondan sonra gelen ve gelene gidene Laf yetiştiren “Becerikli’yi”, ne “Tuhafiyeci Arap’ı, ne Guşo’yu, ne karşısında matbaa kapısının önünde oturup da ona sürekli laf atan Dr. Küçük’ü, ne Mullasan’ı, ne çoronik’i, ne Dubara ne Osman Gezer ne Salim, ne Pehlivanın Gavesi ne Kitapçı Lütfi, ne Çalgıcıların ne de ‘Garabülüğün Gavesi’ni.”

Ne de diğerlerini… Ne de diğerlerini…

***

Ayakları gitmek daha yürümek istiyor.

Belki, tanıdık “sevgili bir yüze” rastlarım niyetiyle… Ama, yüreği öylesine dolu ve yaralı ki…

Karşılaştığı bir dost yüzünden hemen anlıyor… “Artık Lefkoşa öldü… Arama boşuna… Bak, Bandabuliya bile yerinde yok artık…” diyor hüzünle…

***

Gerisin geriye dönüyorum…

Ne Arasta ne de arka sokaklar…

Hiçbirinde, neredeyse izimiz kalmamış…

Geçmişe dair sanki hiçbir şey…

Yaşamıyor… yaşayamıyor Lefkoşamız…

***

Onulmaz bir hüzün içinde…

Başı önüne eğik…

Derin bir acı ve umutsuzlukla

Ağlıyor Şeherimiz…

 


 

MEHMET ŞEFİK’TEN… TUFAN ERHÜRMAN’A…

İDARİ YARGIDA MEŞRU MENFAAT

Mehmet Ali Şefik: Toplumumuzun yetiştirdiği, tepeden tırnağa bir insan, çok başarılı bir hukukçu ve savcı yardımcısı… Çok zeki, sevgi dolu bir insan. Ne yazık ki onu çok genç yaşta yitirdik.

Beş yıldır anısına düzenlenen – genelde ‘hukuksal – makale yarışmasını’ bu yıl, DAÜ Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi, Yrd. Doç. Dr. Tufan Erhürman kazandı…

Yakın bir dostu olarak Mehmet Şefik’in, genç yetenekleri çok sevdiğini ve onların çok iyi yetişmesi için elinden gelenin çok fazlasını yaptığını bilenlerdenim.

İşte, Tufan o gençlerden, toplumumuzun yüz aklarından biri… Bu yıl çok önemli bir çalışması…  ;“Danıştay ve Yüksek İdare Mahkemes”i üzerine karşılaştırmalı Bir İncelemesi: “İDARİ YARGIDA MEŞRU MENFAAT” başlığıyla yarışmayı kazanmış… Daha da ötesi, bu çalışmasının kitaba dönüştürülerek, kitabın tüm gelirini de, “Kemal Saraçoğlu Lösemili Çocuklar ve Kanserle Savaş Vakfına” hibe etmiştir. (Böylece de kitabın, bu konuyla ilgilenen hakim, savcı ve avukatlara yararlı olabilecek içeriğiyle, yargıya katkı koyarken hukuk sistemimiz ve hukukçularımıza da konusunda çok önemli, örnek  bir çalışmayı da armağan etmiştir.

Bu çalışması için ona toplum adına derinden teşekkür ediyorum… Bu, onun (9.) kitabı ve (10.) da çıkmış, sımsıcak bir somun gibi: “Kıbrıslı Türklerin Halleri” adıyla… (Her iki kitabın içeriği de bizi yakından ilgilendiriyor; alıp okunulması gereken iki yeni “bellek artısı” bizim için.)

 

İDARİ YARGIDA MEŞRU MENFAATİMİZ…

Bu konuda, sözü uzmanına – Tufan Erhürman’a veriyorum.

“Kuzey Kıbrıs’ta yürürlükte olan hukuk, bir yandan, İngiliz Sömürge İdaresi Dönemi’nin, diğer yandan da, özellikle 1974’ten sonra Türkiye Cumhuriyeti ile yaşanan yakınlaşmanın etkisiyle, Anglo Sakson ve Kara Avrupası  Sistemlerinin bir karışımı olarak şekillenmiştir. Özel hukuk ve ceza hukuku alanlarında İngiliz Hukuku’nun yansımaları bariz iken, anayasa hukuku, idare hukuku alanlarında Türk Hukuku’ndan ve TC Mahkeme Kararlarından ciddi biçimde esinlendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.”

***

Bu bakımdan, bu kitapta, öncelikle ‘iptal davası’nın, Hukuk Devleti açısından taşıdığı önem, arkasından da TC ve KKTC’deki, konuyla ilgili düzenlemeler ve yargı içtihatları karşılaştırılıyor; böylece de, ‘Hukuk Devleti’ ilkesinin gerçekleştirilmesi konusundaki en önemli araçlardan biri olan iptal davasıyla ilgili, YİM içtihadının, hak arama özgürlüğünü ve “yurttaşların yönetimin denetlenmesine, katılımı teşvik edecek biçimde geliştirilmesinin” olanaklarını araştırmaktır… (Bundan sonrası örnek davalar verilmektedir, tarihleri ve dipnotlarıyla)

***

Benim – özetle – anladığım, bizim de ülkemizde, bir vatandaş olarak, bize yapılsın ya da yapılmasın, yurttaşlar olarak, gerçek hukuk devletlerinde olduğu gibi dava açabilirliğimiz yollarının… maalesef tıkalı olduğu, ağırlıklı olarak…

Konu, gerçekten de çok önemli

Ve, sadece hukukçuları değil, biz yurttaşları da yakından ilgilendiriyor… Çünkü:

“Deve gibi, her tarafı eğri  bu ülkede ‘hukuka güven’ de biterse… İşimiz daha da Allaha kalacak… demektir…”

 

SONUÇ OLARAK…

Ben, sonuç olarak, Erhürman’ın altını çizdiği önemli olguları da vereyim, lütfen, bu kitabın alınıp okunarak değerlendirilmesi dileğiyle:

“Yukarıda (Kitapta) ayrıntılı olarak incelendiği gibi Danıştay iptal davalarında, özel yetenek koşulunu, bu dava türünün hukuk devletine olan katkısını da göz önünde bulundurarak, ‘davacı lehine’ geniş yorumlama eğilimi içerisindedir. Danıştay’ın bu eğilimi o kadar belirgindir ki, 4001 sayılı yasa ile, İYUK’ta yapılan değişiklikle “Menfaat  ihlali” yerine, “Kişisel Hak İhlali” terimi getirilmiş olmasına karşın, bu yöndeki içtihatta gözle görülür bir farklılaşma meydana gelmemiştir.

***

Sonuç olarak, birçok kararında TC’deki doktrine ve içtihada atıf yapan YİM,in “menfaat ihlali” konusundaki yaklaşımının, bazı davalarda, Danıştay’ınkinden farklı olara, dava açma ehliyetini daralttığını ve bunun da hukuk devleti ilkesini hayata geçirmek açısından önemli bir işlev üstlenen iptal davalarının bu konudaki etkisini zayıflattığını söylemek yanlış olmayacaktır. YİM’in, meşru menfaat kavramını davacılar lehine geniş yorumlaması, KKTC Anayasası’nın 1. Maddesindeki “hukukun üstünlüğü” ilkesinin hayata geçmesi ve yurttaşların idarenin denetimine daha etkin katılımının sağlanması açısından yerinde olacaktır.

***

İptal davaları, hukuk devletinin gerçekleştirilmesinin en önemli araçlarından biridir. Bu davaları açanlar, yalnızca kendilerini mağdur eden hukuka aykırı idari işlemleri iptal ettirmekle kalmaz, idarenin yargı yoluyla denetlenmesine aktif olarak katılmak suretiyle, hukuka bağlı idare idealinin hayata geçilmesine de katkıda bulunurlar. O nedenle, iptal davalarında özel yetenek koşulu olan “meşru menfaat”in davacılar lehine geniş yorumlanması, “hukukun üstünlüğü ilkesine dayanan Cumhuriyet” açısından yaşamsal önemdedir. Bu çalışmanın amacı, hukuk devletinin gerçekleştirilmesi için emek veren hukukçulara mütevazi bir katkıda bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1154 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler