1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BENİM DERDİM BENİMDİR/ SENİN DERDİN DE YİNE BENİM…
BENİM DERDİM BENİMDİR/ SENİN DERDİN DE YİNE BENİM…

BENİM DERDİM BENİMDİR/ SENİN DERDİN DE YİNE BENİM…

Gülfidan Erhürman: Kadın olarak mı doğdunuz, bir koşudasınız evet, ama koşacağınız hayat kulvarının önü dolmuştur bıyıklılarla.

A+A-

                                                          

 

 

“Ben feminizme sıcak bakmıyorum”

 

       Gülfidan Erhürman

       gul_fidan_2@hotmail.com

 

 

Küçükten eğitildin/ Bir salyangoz gibisin/ sorulmadan şahsına/ bakmadan yaşına/ bir ev bağladılar başına./ Giderken ardın sıra,/ bakarlar parlak ize./ Kadınım dikkatli ol çok dolaşma/ ayağın bulaşmasın,/ gülümsersen kulağını bükerler/ üzülürsün… / Koşmaya çalışırken, durmadan söylenirler/ “kadınım dikkatli ol! Kabuğun kırılmasın”./ Sen onları dinle de/ daha çok sürünürsün…(G.E)

Kadın olarak mı doğdunuz, bir koşudasınız evet, ama koşacağınız hayat kulvarının önü dolmuştur bıyıklılarla. Siz cicili bicili giydirilip elinize tutuşturulan bebeğe sıkıca sarıldığınız, ona bakmaya, onu doyurmaya daldığınız ve size yapılan gibi ona kurdele bağlamaya başladığınız an bir hediye paketi gibi, gideceğiniz yer belli… Ötekileri kutlamaya, kutsamaya doğru edalanarak yol aldığınızdan peşin geçilmişsinizdir… Doğduğu gün sizinle eşit şartları haiz ötekiler, bazen toplum dediğimiz ama çoğunlukla doğrudan sizin sınıflandırmalarınızla, yaptığınız ayrımcılıkla öne çıkmış ve sizi geçmiştir. Özel eğitim (erkeklere) ve yerel eğitim (kadınlara) diye kalıplaşmış bir eğitimle bölmüşsünüz onları sorgulamadan, bir de üstüne üstlük yaşadığınız, şikâyet ettiğiniz, saçma bulup isyan ettiğiniz tüm şeyleri de uygulamışsınız… Yani siz arkadan başlıyorsunuz ya! Eğer cevval ve heveskâr değilseniz koşmaya, istemeden de olsa oturarak yerlerinizi sizden sonra gelenler için ısıtıyorsunuz işte… Kısacası kendi cinsinize mehel gördüğünüz bu. Bir bayrak koşusundaki gibi eline bayrağı geç veriyorsunuz arkada kalmasını garantileyerek… Aldığınız ayakkabılara topuklar takıyor, zarif diyerek güzel görünmeyi öne çıkarıyorsunuz, kapladığınız dar alanı genişleteceğinize “havaya” uzatıyorsunuz… Ya da ya “Allah” diyerek uzun etekler giyerek başınızı örtüyor, size konulan sınırlar yetmezmiş gibi yarattığınıza da seçenek bırakmıyor yol çiziyorsunuz görüntünüzle; gözüne sokuyorsunuz gelecekte nasıl olması gerektiğini… Ama küçükken de onu süsleyip püsleyip en son moda giysileri giydiriyorsunuz, o kadar ki büyüdüğü zaman hepsini gidip en pahalısından alıp altına giyip, üstünü kapatıp, içini açmaya çalışıyor…

Bazen de çizginin diğer en uç noktası oluyor her şeyden koparak, etek boylarını kısaltarak, saçlarını savurarak bir şölen başlatıyor ve olmayacak şeylerle ispat etmek zorunda hissediyor eşitliğini, kısacası yanlış örneklerle bıyıklanıyor. Ama şu veya bu şekilde hep bir mecburiyet var. Aynaya bakmak, aynayla barışık olmak şart! Böyle yaptıkça kurallar renkleniyor, o kadar. Bunların eşitlikle hiç mi hiç ilgisi yok. Gök kuşağını sarıyorsunuz başınıza neden çıktığını düşünmeyerek, içindeki renklere uygun manto giymek de sanki marifet yağmur yağmadan… Uyumlu renkten bir çanta tutmalısınız, içinde tarağınız, dağıtırsanız tertipleyen ve muhakkak taşınması gereken cep telefonlarınız ileri teknoloji, yaşadığınız dar alanı genişlettiğini zannettiğiniz ama daha da kısıtlayan. Kısa paslaşmalara hep açık olmalı kulağınızdaki küpeler kadar yakın, çaldığı zaman hemen duymalısınız, yoksa sorulara muhatap kalırsınız… “Nerdeydin, ne zaman, niye duymadın” diye denetçiler tarafından. Bir de tapuyu kaptırdınızsa küçükten, hayatınızın kuralları satır satır başkaları tarafından yazılmıştır fi tarihinden maddelerle.

Çizmeler de giyersiniz, sanki savaşa hazırlanır gibi bir de şarkı dilinizde eskiden kalma… ‘Bu çizmeler yürümek için yapılmıştır’ tam da öyle… Niyetiniz ayağınıza çekip, bir ata atlayıp, çılgınca ormanın içine sürmek ve savaş kazanmak değil, sadece rengi uyduğundan moda olduğundan… Şarkı zaten doğruyu söylemiş; çizmeler, hele de topukluysa, dalgalanarak yürümek için yapılmış o kadar; koşmaya gelişmiyor… Bilekte, dizde, diz üstü gittikçe uzuyorlar topuklar sizi yükseltiyor ama hiçbir zaman bulutlara erişemiyorsunuz. O bölge yasak! Evde oturur, şikâyetinizi duvarlara yaparsınız. Onları dikkatle hep çamura basmadan sürüklersiniz mevsimi geçene kadar, sonra da dolaplara sıkıştırır, kaldırırsınız. Bazen sığmıyorlar, sıkıştırdıkça şekilleri bozuluyor. Bir seneden ertesi seneye modası geçenler var sizin gibi, sapasağlam dururken…

Bazı kadınlar sizi geçiyor. Neden mi? En rahat olanı seçiyorlar, tur bindiriyorlar size. Siz markayla, geçmiş-gelecek endişesiyle, hatta etiketle uğraşırken… Onlar farkındalıkla okuyarak eşitlenmek için işin ilmini yapıyor, kavgasını veriyorlar. Siz onlara feminist deyip de başınızı çevirir küçümserken, onlar haksızlıkları yenmek için saf tutuyorlar, şamata çıkarıyorlar, at biniyorlar, dilleri mızrak gibi menzile savruluyor ama siz nakarata devam… “Bu çizmeler yürümek için yapılmıştır…” Cicileriniz bicileriniz de sizi engelliyor, danteller, jüponlar, jartiyerler… Hele ince çoraplar, sizi sinirletmek için bir yol bulup durmadan kaçıyorlar işte inadınıza, hızlı davranmaya çalışırken bir yer bulup takılıyorlar, siz de onlara takılıyorsunuz… “Kaçtı mı” diye sorarsınız gördüğünüze, sorduğunuz da yüzünüze bakar, dikkatle inceler ve sonucu söyler: “Benimki çoktan kaçmıştı, bu yüzden kaçmayacak şeyler giymeye alıştım”.  Bazen de geleneği bozmayana rastlarsınız. Sizinle üzülür, telaşlanır, çünkü ona göre hanım kadınların çorabı kaçmaz, kaçamaz… Gelenekler yüzünden o taraftan yatan çok da, ne kadar o taraftan kalkılabilir bilemem! Kaçan kaçıyor işte, hanım da olsanız kadın da bundan kurtulamazsınız… Kaçanlara rağmen yaşamayı öğrenmek lazım...  

“Ben de feministim çünkü kadınları severim” diyerek söze başlayan bir erkeğe iyice bakın. Böyle bir şaka yapıyorsa bu sizi düşündürmeli… Kadınlar için söylenen o en bayağı, en alçaltıcı kadın uzvu kullanılan küfürler kadar kötü bir şaka bu. Cahile bazen insan hak verir de, entelektüelde, kendini bilende Sezar’ın hakkını arar böyle laflar yerine, eşitsizliğin derdinin iki tarafa da ne kadar zarar verdiği gerçeği ortadayken… Kadınlar hakkında yazılan ve söyleyecek o kadar çok şey var ki hâlbuki! Mesela bir âşıktan en çok duyduğunuz kadının ilham olduğudur. Yürüyüşüne, duruşuna, gülümsemesine hatta yazdıklarına bakarak gamzesine baydaş kurulup vuslata kadar oturulan şiirdir kadın… Ama çoğu zaman yazan şairin bile eşiti olmayabilir ve ne yazık ki bazen o abartılı şiir biter ve başka ilhamlar aranır. Bu tek taraflı değil tabii, ama ataerkil toplumlardaki erkeğin geleneklerden gelen “o erkektir” lafının rahatlığından doğan maymun iştahlılık hâli, kadınların daha fazla aldatılıp terk edilmesine yol açıyor ne yazık ki… Ve kadınlar da hayal kırıklıklarını geleneklerden dolayı iç dünyalarında küçükten ezberletildiği gibi, tek satırını dahi değiştirmeyi düşünmeden sonuna kadar yaşamaya çalışırlar. Tadın bozulmaması için hep geleneksel şeyler pişirip kotarırlar, değişik baharat kullanamazlar geleneklerinin bozulacağından korkarak hayattan tat almadan ölümü yaşarlar… Bir kadın döküm saçım/pişirdiğinde yemeğini bir evin/şiir koyar mı içine/karnı-baharın ya da kara-biberin/mutfağın buharına tutup kendini/gizemli esansına bürünür baharatların/süpürüp bütün fantezileri/çatının arasına/bütün arzularını katlayıp yorganına/saçını toplar zamansız/griden beyaz bulutla/bedenine hayallerini doldurup ay-la/dokuz doğurur sevgilerini/kadın şiir pişirir her gün/katıp da gözyaşını/susuz kalan aşına/köşelerine kuytularına zeytinler yakar/göz-süz hanenin/bir gecede örülen/örümcek ağlarına asar kendini/asmadan yeşil yapraklara dolanır/teslimden yemenisi başucuna sallanır./Kadın şiirde ölür sonra/ve şiir hep devam eder/başka kadında…

 Kadın aşkla yazılan bir şiirdir, evet! Haram veya helâldir! Ama ne hâlse hep harama yazılır şiirler, hasrete düşmek gerekir, helâle yazmak için… Ve ona yazılanlar bittiği an da çoğu kez detaydır… Dırdırcıdır, alt tarafı kadın üst taraf anadır, pembe panjurlu evlere meftun… Ama güzeldir, her sabah uyandığınızda sizi sarmalayan hanımelidir evinizin içinde açan, yumuşacık çiçeğini yaprağından söküp emdiğinizde ağzınıza çalınan baldır, kokusu içinizi açan, sabah sefasıdır… Derleyen toplayandır sokaklardan. Aşkın midenizden hangi yolla geçtiğini bilip sizi doyuran, ruhunuzu bileyip erotizmle coşturan ve dışınızdaki kirden gayrı içinizdeki kiri de aşkla temizleyebilendir… Ama aynı zamanda kaşık düşmanıdır, âşık olduğunuzdan değil de en daha fazla soy/sopun devamında ihtiyaçtır, tohuma kaçmadan acele ettiğinizden hiç düşünmeden bazen kucağınıza alıp, size ve ona cehennem olacak o eşiği atlattığınızdır… Kıtlığı olmayandır, elinizi sallasanız ellisi, saçı uzun aklı kısa olduğundan “aşk” dediğiniz an kendini ortaya atandır… “Yok” dediği anda cadı, gönlünüzü çalan yılan, ruhunuza giren şeytandır… Doğduğunuz andan size bahşedilmiş o ataerkil hükümdarlığınızda da sizi rezil/vezir edendir…

Umulanın aksine kadınların çoğu da bu düşüncelerde erkeklerle yarışır. Hele de erkek anaları, at başı giderler, hatta bazı fikirlerde erkeği fersah fersah geçenler var… Ama bazen de en akıllı annenin elinde en eşit şartlarda yetişen eğitimli kızlar, “ben feministliğe sıcak bakmıyorum” diyebilir size, ne demekse…!? Bunun altında da genelde o ataerkil zihniyetten dolayı erkeklere şirin görünmek yatar bazen ve sanki ispatlanmaya çalışılan da “kadın oğlu kadın” olduklarıdır… Bu eğitimli kızların eğitimlerinin sebebinin bile o cazgır aykırı feministlerin her şeyi göze alarak verdiği savaş olduğu kimsenin aklına gelmez ne hâlse. Buna sebep biraz da kadın hakları için savaşan feministlerin, o eşitsiz, ötekileştirilmeye, ikinci sınıfta bırakılmaya bayrak açmaları ve en uç noktalara diklenmeleridir, tüm eşitsizlikleri alaşağı eden tavırları ve çıkardıkları gürültü başını ağrıtır gelenekçi çevrelerin. Bundan rahatsızlık duyarlar, hanım kadına yakıştırmazlar, hele feministlik öcü gibidir, üzerlerine bulaşıp cicilerinin lekelenmesinden korkarlar. Kadın resminin o kesin klasik geleneksel çizgisinin dışına çıkılmasından hoşlanmazlar… Mona Lisa’nın resimde neden gizemle gülümsediği umurlarında değildir. Feministlerin parlak morlar, maviler, turuncularla, hatta bazen çıplanarak resmin çizgilerini bozup modern bir hâle sokmalarından, geleneksel Madonna’nın adının bir şarkıcının adıyla anılmasından duydukları kadar dehşet duyarlar. Onlara göre arzular gökten inen mavi ışığın içinde saklı kalmalı… Feministin gelenekçi beyindeki gerçekçi tablosu çok olumsuzdur bu yüzden… Çirkindir, bakımsız, kötü giyinen, kadınlığı bilmeyen, erkeklerle pençepenç kavga eden, erkeği aşağılamaya çalışandır. Erkekleri sevmez, şefkat gösteremezler. Çocuk yapmaya karşıdırlar, hatta ev işi bilmezler, çoğunlukla pis ve pasaklıdırlar en önemlisi maçodurlar ve en yanlış genel kanaat: Lezbiyendirler… Sanki lezbiyen olmak erkek düşmanı olmayı gerektirirmiş, ya da lezbiyenlerin hepsi eşitlik meraklısı ya da feministmiş gibi… Bu yanlış, kalıplaşmış düşüncede olanlar, kaç lezbiyen kadın hakları için savaşır ve kaçta kaçı kendileri gibi gelenekçidir hiç düşünemezler… Böyle düşünen kadınların ve erkeklerin çoğunun da, el ele tutuşup gezebilmelerinin, aşklarını dokunarak yaşamalarının, eşitlik için ölen kadın işçilerin kıvılcımıyla başlayan feminist düşünce sonucu kazanıldığının farkında olması beklenemez tabii… Her şey gökten zembille inmiş gibi gelir onlara. Hani derler ya: “Ağlamayan çocuğa meme yok”. Kadınlar ağlamadan çocuklarını doyurduklarından, haklar doğallığında kazanılmış, armut pişmiş de ağızlarına düşmüş ya da evrim teorisi sonucu özgürlükler de kendiliğinden gelişmiş zannederler ve çok beklerler hayatları boyunca geleneklerin kendiliğinden değişip, erkeklerin onlara hak vermesini… Kim bu güne kadar krallığını gönlüyle terk etmiş ki?! Kadınlar eşleriyle bir düşe yatar gibi yatağa yatınca, sabaha uyandıklarında her şey doğallığında yaşanacak, eşit oldukları kabullenilecek, her şeyde ortak olacakları hayalindeler, yorgun geldiklerinde mutfağa beraber girilecek veya çocuk ağladığında eşit şekilde uykuları bölünecek sanırlar. Bu ham hayalle dünyayı tozpembe gören çok… Her iki cinste de istisna olabilir. Ama genelde anadan kıza bulaşan bir hastalık var. Çevreden ne duysalar, o meşhur yanılgıya düşmekten kendilerini kurtaramazlar: “Ben başkayım, benim başıma gelmez”. Aşk gelenekleri unutturuyor ne halse…

Kadınlar genel kanaatlerin, yani analığın ve eş olmanın dışında maalesef detay ataerkil toplumlarda… Ve bu detaylar eşit olmazlarsa hep detay kalacaklar. Hele de feministliğe sıcak bakıyorlarsa, detaylar gelişmişse, okumuşsa, akıllıysa, eşitliğe meraklıysa, erkeklerin her yaptığını, hatta daha iyisini yapabiliyorsa, bazılarına göre defoludur ve şekildeki kadınla olmak isteyen erkeği ara ki bulasın… Ne güzel hayat ona doğduğu andan bir ayrıcalık bahşetmiş! Niye onu kaybetmek istesin ki? Ne demişler, kadının evinden getirdiği saksıyı başına vurup kıracaksın. Olay, geçmişiyle ilişkisini kesmek, yaşadığı evde dayanağını kırmak, eşitlikçiyse edindiği “yanlış” fikirleri de yok etmek… Eşitsizlikten kazanan kimse yok. Hâlbuki kaybeden var… “Ben feminist düşünceye sıcak bakmıyorum” diyenler haklarını kaybetme ihtimalini körüklüyor sadece ve en çok kullandıkları da “soğanın tatlısı var mı” lafıdır. Tevekkel olmak gerektiğinde hemfikirler. Soğanlar çok acıysa mazeret de vardır: “Sinirli kestin” derler, kadının sinirlerinin alınmış olması gereklidir çünkü… Sonra da mutlu/mutsuz olma gerekçelerine kendilerini tertipleyip ömür boyu yanıp yakılarak, yaşayamadıkları hayatlarını birbirlerinin alınlarından okurlar… Yaşamım Kaf dağının ardında/asık bir yüzle/bana saklanmış küsmüştü./Ben kaderimi yazıyordum o anda/ya da evi parlatıyordum/bahçedeki çiçekleri suluyor olabilirdim/farkında değildim hızla bir şey geçti yanımdan/kara mıydı gözleri/yeşil miydi bilmedim./Hayat mıydı acaba geçip giden neydi/bana bir şey söylemiş miydi/sanki önceden biri öpmüştü saçımdan/ellerimi biri tutmuştu sevgiyle/ve nazikçe kucaklamıştı beni/babamı öldürmeden./Devamla bir şey okuyordum, kısır döngüyle/başını unutarak dönerek geri/yataklarla mı boğuşuyordum ne!/Elimde bıçak da vardı galiba/ kendimi kesen,/Korkuyla hızla,/bir şey geçti yanımdan./Annemin kucağından çekip alarak/kimsesizliğe bırakarak,/halime denk sicim yağmurdan/yüreğimi ezdi geçti,/eski bir şarkı gibi/acele,/yürümek istiyordum üstüne/boşaltmak sırtımdaki küfeyi/mahallenin kızıydım,/hasrete kardeş/birinin karısıydım,/fedakâr anne,/peşine düşüp de, neden demeye/halim de yoktu doğrusu zaten/yapabileceğim çok şey vardı/ve yapmak istemediklerimi yapıyordum hâlâ./Zehir gibiydi, olabilirdi, neydi?/Yaşam ince eleyip sık dokumaya geç-ti./Üç-dört harflikti bir çocuğun gözünde,/gizemli bir şiirin, paragrafında/panjurlarını açmış bana bakıyordu/ve ben en çok o şiiri sevdim/o anda,/Yaşamak yerine… (G.E)

Yaşamanın yerine severek konan çok şey var ve kadınlar çoğu kez bunu yaparken başkaları için yaşadıklarının, kendileri için hiçbir şey yapmadıklarının farkına bile varmazlar. Yaratıcı olduklarından kendilerine bakmaz, yarattıklarına kendilerini adayarak bakarken de onlar için koşmaları gerektiğini unutur ve yavaşlarlar… Kaybetmeleri için oluşturulan şeyler de vardır, mesela o çokbilmiş kuaförler tarafından, bakımsız kaldıklarından ve eskisi kadar sevilmediklerinden “aman da çok güzel olacak seni kraliçe Farah Diba yapacağım” deyip de aldatılan, saçları toplanıp da topuz gibi enselerine oturtulanlar… Kadınlar topuz yaptırınca dağılmasın diye yavaş hareketli filmlerde yaşarlar, sese bile dönüp bakamaz, cevap veremezler… Enselerindeki topuz onları engeller, yavaşlatır, kısacası enselerinde durduk, vurdukça lokma ağızlarından alınır… Kimse o topuzla koşamaz ve “Farah Diba”nın sonu da malum. Ona bakınca kim kraliçe olmak ister ki? Hâlâ olmak isteyenler hayal dünyası geniş olanlar, hani kulağı tetikte, atın ayak sesinde, öpülünce uyanacaklarını sanan, saçlarını bir prensin yüreklerine tırmanması için uzatanlar… Kısacası masallardaki Sinderellalar, çocukken aldatılıp sonra da gerçeği yaşayanlar… Bir zaman diliminde/kâh yırtık pırtık elbiselerim/kâh objektif karşısında saçlarım lüle/aç olabilirim kuru zeytine talim/bir de ağaçta kesilen kurbanın önünde/Hala Sultan’da Tuz Gölü’ne karşı/çatlayıncaya kadar yemiş/kader doymuşum./Bir prenses hacmindeyim/Sinderella’nın çöp süpürgesi elimde/cam kunduram 15. basamağında, parlıyor merdivenin,/çarpıp kırıyorum/giymeye vaktim olmuyor/annem çalışmıyor/kucağında uyuyorum çocukluğumu/kucağına doluyorum/gerçek kitaplar açıyor zamana/kitapları kokluyor, okuyorum/zaman dilimlerindeyim/kesik, kesik çekilmekte,/siyah beyaz filmim./Şahlanan beyaz atı, cinselliğe koşulu/soluyarak dörtnala savrularak köpüğü/siyah pelerinli prensler,/pabuçlarımı buldu./giydirmeden sahiplendiler/kitaplarımı kapadılar bir bir/hayallerimi bacaklarına kilitlediler/kırlangıçtı yüreğim, göç zamanını şaşıran/zaman suydu akar oldum yönüne/çağlayanlara çarpa çarpa çoğaldım./Oysa Sinderella’yı öpmüştü bir prens sonunda/ve Sinderella kurbağa olmuştu/ve Sinderella yoktu./Kaybolmuştu masalının içinde…

Her kadının sevdiği bir masal vardır küçükten… Büyüyünce uyanır ve onunla uyutulduğunu anlar. Aşkı masallardaki gibi yaşamak isteyenlerin fantezilerinin sonu çoğu kez acıklıdır. Kız çocuklarını hayatı öğrenmeden küçük yaşlarda başlarından atanlar masallardaki kötü kalpliler kadar hükmeder ve ne yazık bir nesil de masallarla kaybedilmiştir. Ayrımcılıkla anlattığımız masalların sonuna bağladığımız mutluluk iplerini kızlarımızdan koparmamız gerekir, koparamazsak büyüyemeyecekler. Onları Yüzbirevlere bırakmalı, aşka terk etmeliyiz… Başlarını vura vura çoğalsınlar, her odaya girecek cesaretleri olsun, Mavi Sakal’dan korkmasınlar… Kısacası, sakın kullanma denilen o meşhur anahtarı kullanmak zorundalar… Bellek odalarımızın kapıları da açık olmalı onlara; sonuna kadar. Bizi görsünler tüm çıplaklığımızla, yanlışlarımızı tekrarlamamak için. Ve sonunda o kapıyı açıp dışarıya çıktıkları zaman da dağarcıklarına atacak kadar değerli bulsunlar hayatlarımızı. Kadının ayaklarının altına kimse cenneti koymasın, kadın eşitlenerek, ona yapılan ve onun yaptığı yanlışların kaynağı da bilinerek sevilsin. Kimse hayatına giren kadınlarını kıyaslamasın analarını cennet kapıcısı yaparak… Aşkla yarattıklarınız bırakın kabuklarını kırsınlar. Ne cins oldukları önemli değil, yeter ki içinden insan çıksın… Hayatı kendi gözlüğüyle görmeden, okumadan, sizin gözlüğünüzü takarak kararlar vermesin. Hayat doğa gibidir, doğallığında yaşanmalıdır. Başkalarının koyduğu kurallarla, geleneklerle dengesini yeteri derecede bozmuşuz zaten… Değişmemekte, değiştirmemekte inat ettiğimiz eşitsiz, yanlış gelenekleri masallar gibi çocuklarımıza anlatıyor ve hala… “Erkek değil mi? Topuna kezzap suyu… Kadın değil mi ciğeri beş para etmez…” diyerek, birbirimizi yerip yenmeye çalışırken, sevmeyi de sevişmeyi de unutuyoruz… Sen hâlâ kimsesiz diye/yavrularını besle doyur sokağın/dışarıda kalsın gözlerin./Ben hep sonu baştan yaşanan/yaşken, sana yanlış yazılan masalım/yorganım kısa kalmış üşürken ayaklarım/uykusuz gecelerde -en yetim benim-/doğuştandır ruhum aç çıplağım/yağmura bırakmışlar,/ çardağım da kamıştan,/sırılsıklamım/sığmam kadifelere/ tiril dertler giyindim/kattığın eksilerle/ bil ki her an ölebilirim.../Beni ilk gördüğün an,/o hayatı yaşıyorum başlayan/benim olmayan./Benim derdim benimdir,/senin derdin de yine benim… (G.E)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1159 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler