BENCE

BENCE

Marx Twain’in ünlü bir deyişiyle başlayayım söze: “Tanrı’ya şükür ki, ülkemizde üç kıymetli şeye sahibiz: İfade özgürlüğü, vicdan özgürlüğü ve ne birini ne de diğerini kullanma ihtiyacı…” (Çoğumuz için çok geçerli bir yaklaş

A+A-

 

Marx Twain’in ünlü bir deyişiyle başlayayım söze:

“Tanrı’ya şükür ki, ülkemizde üç kıymetli şeye sahibiz: İfade özgürlüğü, vicdan özgürlüğü ve ne birini ne de diğerini kullanma ihtiyacı…” (Çoğumuz için çok geçerli bir yaklaşım.)

Yaşadığımız ve bizlerden sürekli bir şeyler alıp götüren günler için de şunu diyebiliriz: Her gün bir gün geçmiyor ki… (Eğer biraz daha sürdürsem, “Kara mizah”ın da ötesine geçeceğim… Tıpkı artık hayatlarımızın geçtiği gibi…)

***

Sahi, nedir kara mizah?

Neden karadır…

Kara mizah – sanırım – her gün farklı bir günü geçiremeyenlerin, artık tekdüze hale gelen adaletsizliklere, bönlüklere, parça parça kesilen “insan onurumuza, daha da ötesi, yurdumuza… tüm bunların azalacağına daha da artmasına duyulan tepkinin dile getiriliş biçimidir…”

Bence, kara mizah için, birinci önkoşul, tepkidir… ikinci önkoşul, seçmenini / yurdunu düze çıkaracak vaadleri ile seçilip… sonra da tüm insanına “tepeden bakan” buna ek olarak da kendini / erkini “ben herşeyi yaparım.” İnancıyla duyarsızlaştırmak – körleştirerek, ısrarla toplumun malına, geleceğine, umutlarına kezzap dökerek, “ben, ben, ben…” egosu içinde tırıs gidiyor olmaktır.

Bunları yazarken, aklıma Neyzen Tevfik geldi, şu dizeleriyle birlikte:

“Şu bizim dönme dolap Ahmet Emin / Din-ü imanımıza çatmadadır / Başımız ağrımaz etsek de yemin: Vatanı beş kuruşa satmadadır!”

***

Ülkemizde olup bitenleri izlerken Yunus Emre ile ilgili bir hikaye de geliyor aklıma: Köyünde insanlar açlıktan ölmeye başlayınca, Yunus Emre, dağ tepe aşarak, Topluk Emre’nin dergahına gider; hali anlatıp ondan buğday ister. Büyük evliya biraz düşünür:

“Kırk çuval buğday mı vereyim, yoksa kırk çuval himmet mi” diye sorar. Yunus, tereddütsüz, “Himmet ne işe yarar ki, bana buğday gerek” cevabını verir.

Taptuk Emre’nin işaretiyle dervişler dergahın ambarından buğday çuvallarını atlara yükleyip onu yolcu ederler. Biraz uzaklaşınca hata ettiğini anlar Yunus. Vaat edilen himmet sayesinde nice hırk çuval buğdaya sahip olabileceğini düşünür. Geri döner…

Himmet’in zerresi için, yıllar sürecek çile döneminin başlangıcı olur bu dönüş…

***

Geri demokrasi siyasetçisini, ‘Yunus Saflığında’ görmek mümkün değil elbette…

Ama, erişkin demokrasiler kategorisine – yani, ‘siyasetin birinci ligine’ – yükselmenin, zahmetli bir zihniyet değişimine bağlı ön şartı var, elbette…

Bunu zorlayacak olan tek şey: Para musluklarını siyasetin elinden almaktır!

Siyasetin belki o zaman, ‘gerçek iktidarı’ arayacağına ve elde edeceğine umut bağlanabilir…

***

Bizde siyasetçi, hiçbir zaman, belirleyici olmadığı için, iktidar açlığını, kendisine bırakılan boş alanda, hırs, ihtiras ve saldırganlıkla gidermeye çalışıyor. Ve, hep böyle yaptığı için de, güçlenen ‘BEN’i, uzlaşmak, paylaşmak ve doymak bilmiyor…

Maalesef,  siyaset, ergenlik sancısı çeken demokrasilerde, hayatı  sürdürmenin tek aracı. Çünkü, küme düşen takımın ligde tutulmasından, üretim fiyatlarının belirlenmesine… Kime, ne kadar kredi dağıtılacağından, yabancı para fiyatının kaç lira olacağına – memur, polis ve öğretmen alımına kadar, olgun bir demokraside koşullarını, onların özel şartlarının belirlediği ne kadar konu varsa… Hepsinin kilidi de “O”dur!

Buna karşılık, sınavı kaybetmiş ya da hiç girmemiş bir genci, kendi partisinden olan yakını olan vb. nedenlerle, ‘devlet dairesine’ yerleştirebilen maharetli siyasetçinin, “İç ve Dış Politikada” fikrinin bile sorulmamasını – kendisi de dahil yadırgayan yok!

***

Maalesef, bizimkisi gibi özel tip demokrasilerde, birçok konuyu, siyasetçi de ancak halk kadar biliyor!

 


RÜZGARA YAZILANLAR

(346)

Hiçbir fırtına sonsuza dek sürmez… Ne denli uzun olursa olsun sonunda dinmek zorundadır. O fırtınada kırılan, dökülen, sağa sola savrulan, sürüklenenler de bir zaman ne olduklarını anlamazlar. Zaman geçtikçe, yeniden bir yerlere tutunarak yaşam savaşına devam ederler…

(347)

İnsanın, hayatına bir ‘anlam vermesi gerekiyor. Bir anlam verirsen hayatına, ancak o zaman direnebilirsin pek çok şeye karşı. Karşı çıkabilir, bir şeyler yazar ve söyleyebilirsin. Bir anlam bulamamışsak nasıl katılabilir ve tutunabiliriz ki hayata…

Hele de çok kırılgan olanlar…

Eğer giyinip zırhlanmazlarsa, ruhlarını nasıl koruyabilirler!!!

(348)

Düşündüğümüz bir şeyi, eğer duygularımızla bağdaştıramıyorsak ya da, bir süreklilik ve tutarlılık kuramıyorsak, en sonunda bir duvara tosluyoruz…

Bazen “bir kişi” olarak yapıyoruz bunu, bazen de “toplum” olarak; ama, ondan kaçınmanın yolu, ideolojik olarak hem kendinize hem topluma bakabilmek gibi geliyor…

Son çözümde, yaşama bir anlam yüklemiyorsa / yazdıklarımıza bir anlam yüklemiyorsa… her şeyin boş olduğunu düşünüyorum çoğu kez.

Yazdıklarımızdaki anlamı, yaşantımızdaki anlamla bütünleştiremiyorsak, çaba göstermeye de gerek yok… Tutarlılık, çok önemli…

Yazarken, kişinin “kendi benine” karşı da dürüst olması gerekir… Şiirin ideolojik olmasının önemli bir yanı da bu.

Önemli bir olgu da: Yazılanın öncelikle bir şiir olması…

(349)

Aslında, yaşamın kendisi başlı başına bir şiir. Ve, düşünce… Düşünme bilinci... Bunlar da çok önemli…

Düşüncenin, yaşamımızda çok önemli bir yeri olması gerekirken, toplum olarak da biz bunu çok hafife alıyoruz…

(350)

Bir düşünün bakalım, “Özgür” olduğumuzu sandığımızda, gerçekten öyle midir?  Ve, “mutsuzluk” hep bizim bildiğimiz biçimde midir? Ya da, insanlar birbirlerini neden kırarlar, neden üzerler, neden insanlar “kendilerine” yalan söylerler ? Ya da, insanlar kendilerine neden, “neden?” sorusunu sorarlar…

Kendilerini “birey ve özgür” sananlar, lütfen bu konuda bir düşünün bakalım… Ve, kendi kendilerini hiç aldatmadan bir yüzleşsinler kendi kendileriyle… bakalım, “özgür olmakla - özgür olduğunu sanmak” arasındaki farkı fark edecekler mi?

(351)

İnandığım bir olgu da, “En büyük sanatın yaşama sanatı” olduğudur; ama, buna bencilce yaşanan bir patikadan – yani, sadece kendin için yaşanarak – olmuyor, oluşmuyor… Kendin için istediklerini, yaptıklarını kazandıklarını harcadıklarını vb. bunları yapamayanlarla paylaştığın zaman… Öylesine bir güzelim şarkı gibi oturuyor ki yüreğine “sevmek ve yaşamak”… ama biz,

“Eksiliyoruz her gün biraz daha / hayattan, aşktan ve birbirimizden / Şu nafile toprakta…

Sen ey çılgın at / ne zamandır gözlerini / tükenişin karanlığına açıyorsun / heyhat…

Sanki bir ölü toprağı yığılıyor / her gün üzerimize / bize büyük geliyor hayat… /  biz ona küçük… heyhat…”

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 807 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler