1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. “Belleğimizi dönüştürdüğümüz sürece zenginleşeceğiz”
“Belleğimizi dönüştürdüğümüz sürece zenginleşeceğiz”

“Belleğimizi dönüştürdüğümüz sürece zenginleşeceğiz”

“Belleğimizi dönüştürdüğümüz sürece zenginleşeceğiz”

A+A-

 

Simge Çerkezoğlu

Dilek Karaaziz Şener, yirmi yedi yıldan bu yana Ankara’da yaşıyor. “Ankara benim mesleğimin beslendiği şehir” dese de kalbi Kıbrıs için çarpıyor. “Kıbrıs ile uyuyup Kıbrıs ile uyanıyorum” derken gözleri parlıyor. İki önemli proje ile bugünlerde isminden söz ettirirken, projelerinin detaylarını bizimle paylaşıyor. Bir yandan “Bir Savaş Nasıl Hazırlanmalıdır?” sorusuna cevap ararken öte yandan yeni bir müze çalışmasıyla belleğimize ışık tutuyor. Her iki durumda da bizi geçmişle yüzleştiriyor.   

DR. KÜÇÜK ADETA YENİDEN CANLANIYOR

Dilek’le öncelikle geçmişe gittik. Kendisi yirmi yedi yılın Ankara’da nasıl geçtiğinin muhakemesini yaparken, birlikte hızla geçtiğine karar verdik, günümüze geldik. 
“1988 yılından bu yana Ankara’da yaşıyorum. On iki yıl galeri ve sanat yöneticiliği yaptım. Eleştiri yazıları kaleme aldım. 2005 yılından bu yana ise Hacettepe Sanat Müzesi’nde müze uzmanı olarak çalışıyorum. Müzenin çekirdek koleksiyonunu oluşturdum. Ayrıca Hacettepe Üniversitelerinde kültür dersleri vermeye devam ediyorum. İlgi alanım genel olarak güncel ve çağdaş sanat. Hem Türkiye’de hem de dünyadaki sanat aktivitelerini takip ediyorum. Sanatçılarla ilgili arşivler oluşturuyorum.”

Ankara’daki çalışmaları yanında, Doktor Fazıl Küçük Müzesi’ni Kıbrıs Türk toplumunun liderine yakışan bir görüntüye kavuşturmak adına da kolları sıvadığını biliyoruz. Heyecanla projenin nasıl başladığını ve ne aşamada olduğunu anlatıyor.
“Doktor Fazıl Küçük Müzesi projesini tamamen tesadüfen karşımda buldum. Meclis Başkanı Siber Siber’le başka bir konu için görüşmeye gittiğimde konu gündeme geldi. Zaman içinde yaptığımız görüşmelerle de gerçekleştirme kararı doğdu. Öncelikle işe günlerce oradaki her şeyi tek tek paketlemekle başladım. Binden fazla kitabın içini açtım, notlar var mı diye baktım. Duygusal anlamda öngörülerimi de ön planda tutarak çıkabilecek sorunları da göz önünde bulundurarak hala çalışmaya devam ediyorum. Her şeyin yerini fotoğraflandırarak bu günlere geldik. Müze toparlandı. Şu anda benim çalışma planım bir yıl. Yeniden vitrinler tasarlanacak. Senaryolar yazılacak. Her alet bir konservatör tarafından incelenecek. Anıt Kabir, Zeki Müren müzesi ile karşılaştırdığımızda daha yapacak çok işimiz var. Her malzeme elden geçmeli. Tekstil ürünlerinde çok yıpranma var. Ben yine de hiçbir malzemeyi ziyan etmek istemiyorum. Müzecilikle tarihi bütünsel açıdan geliştirmeye çalışıyoruz. Belirli bir kronoloji ve senaryo ile halka açık hale getirmeye çalışıyorum. Bunu çok önemsiyorum. Artık müzecilik eskisi gibi ölümü çağrıştıran bir şey değil. Daha çok yaşayan müze kavramı üzerinden gidiyorum, bir belleği canlandırmaya çalışıyorum. Tarihe bir müzeden bakmayı bugüne kadar denemedik. Bunu denersek sanırım kültür açısında da kaybettiğimiz ya da yerinde saydığımız noktadan ileri gideceğiz.” 

Yapılacak müzeye tarihi bir bellek gözü ile baktığını söyleyen Şener, doğrusu ve yanlışı ile belleği gördüğümüz zaman herkesin olayları daha objektif görmesini sağlayacağız diyor.
“Birinin ötekinin yazdığı gibi onların düşünceleri üzerinden değil kendi düşüncelerimizi üreterek Doktor Fazıl Küçük’e bakacağız. Benim için önemli olan bu. Hedefim şu anda müzeyi ayağa kaldırmak. Başarabileceğime inanıyorum. Yaşanacak sorunlar da benim dışımda gelişecektir. Daha önce müze için Dolmabahçe Sarayı’ndan uzmanlar da geldi ancak esas olan kendi kültürümüzü yine bizden birilerinin yaşatması. Bu bizim belleğimiz. Bizim tarihimiz. Ancak kendimiz yaparak bunu içselleştirebiliriz. Bu müzeyi yeterince duyumsarsak arkasından başka müzeler de gelecektir. Neden Lefkoşa bir müzeler kenti olmasın. Lefkoşa dünya için de özel ve önemli bir şehir. Bölünmüş bir başkent. O hattı arada görmeden, tarihi ile bütünleşebilen bir kent olabilir. Bir müze başlar, bunu yenileri takip eder. Belleğimizi dönüştürdüğümüz sürece zenginleşebileceğimize ve en azından geleceğe dair umut denilen o kavramla yürüyebileceğimize inanıyorum.”

Kültüre sahip çıkmanın önemine de değinen sanatçı Kıbrıs Türk toplumunun ancak bu şekilde asimile olmayacağına vurgu yapıyor. 
“Dejenere ve asimile olmamak için kültürümüze sahip çıkmalıyız. Pop kültür dediğimiz o popüler kültür kavramı içerisindeki ciddi boyuttaki popüler kültür ‘yap, tüket, mutlu ol’ kavramı halkımızda da çok yaygın. Tüketince mutlu oluyoruz. Her gün yeni bir şey tüketiliyor ancak bu kısacık emir veriri gibi tüket mutlu ol dediğimiz kültür çemberi içerisinden çıkabilme cesaretini sonunda gösterebileceğimizi düşünüyorum.”


“BİR SAVAŞ NASIL HAZIRLANMALIDIR?”

Küratörlüğünü Dilek’in yaptığı ve geçtiğimiz ay Ankara’da açılan “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” sergisi de en çok konuşulan çalışmaları arasında yerini aldı. Bu soruyu sormaktaki en önemli nedenlerden biri ise 1974 yılında tanık olduğu savaş.
“Toby Clark’ın ‘Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?’ sorusu üzerinden başlattığı kitabı aslında birçok soruyu da  içinde barındırıyor. Fakat burada aklıma kazılı kalan sorunun anlamı nasıl, neden, niçin sorularıyla birlikte farklı psikolojik anımsamaları da beraberinde getirdi. Kitabın bir bölümü 20 yüzyılın dünya savaşlarının ardından yapılan anıt heykellerin kısa bir özetidir… 1974 yılında beş yaşındaydım ve bir savaş gördüm. Vietnam Savaşı’nı yaşamadım ve fakat savaşın tartışmalarının ve acılarının hâlâ sürdüğü 1980’li yılların sonunda Sanat Tarihi okumaya karar verdim. Bu süreçte etrafımda yükselen anıt-heykelleri gördüm. Toby Clark sayesinde bir kez daha ve bu defa daha bilinçli bir karşılaşma ile bu heykellere baktım… Anıt-heykellerin hep bir sakinleştirme, anımsatma, telkin etme gibi insan duygularına direkt işleyen durumu olduğunu görüyoruz. Duygular anıtla birlikte anıtlaştırılarak adeta kalıcı hâle geliyor. Öte yandan anıt-heykellerin “kolektif belleği” yapılandırmakta önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Tüm bunlardan yola çıkarak bu sergi fikri kafamda oluştu diyebilirim. ”

Sanatçılar ve serginin yaratım sürecine ilişkin açıklamada da bulunan Dilek, sergiyi üç kelime ile “Kıbrıs’a saygı duruş” ifadesiyle özetledi. 
“Bu aslında benim sergim değil. Bu sergi dünyada savaş görmüş çocukların sergisi. Dünyada hala savaşlar devam ediyor. Ortadoğu denilen kaynayan ve kanayan bir coğrafya var. O coğrafyaya çok yakın bir ülkede yaşıyorum. Kıbrıs gibi Türkiye de savaşlar gören bir ülke. Üç sanatçı Kıbrıs’tan yirmi sanatçı da Türkiye’den olmak üzere 23 sanatçının katkısı ile bu sergi açıldı. Hepsine “bir savaş nasıl hatırlanmalıdır?” diye bir soru sordum ve belleklerindeki savaşı çizmelerini istedim. Savaşın hatırlanarak unutulması gerektiğine inanıyorum. Bir bakıma da bu sergi sivil inisiyatif gibi. Bu inisiyatif de savaşa karşı durmak için ortaya çıktı. Savaşa karşıt olmak için de sanatın dilini kullanarak aslında hümanist yönden savaşı eleştirel gözle ele aldık. Hiçbir zaman sergiyi militarize etmedik. Savaşın acılarına yarattığı kolektif belleğe bakarak ortaya bu sergiyi çıkardık.”

Kıbrıslı Türk sanatçıların yer aldığı sergide sanatçı seçiminde özellikle savaşa karşı tavır koyan genç nesiller tercih edildi. Böylece ortaya çok iyi bir iş çıktı.
“Bence önemli olan savaşa karşı sanatçının tavrı… Bunu söylerken de muhalif düşüncenin ön plana çıktığını vurgulamak isterim. Sonuçta serginin içeriğini politik tavırdan ayrı tutmak imkânsız diye düşünüyorum. Savaşı direkt olarak yaşamayan sanatçılardan yana seçim yapmak istedim. Hatta Kıbrıslı sanatçıların 1974 sonrası sürecin çocukları olduğunu düşünerek hareket alanımızı savaşa karşı sanatla ayakta duran bir cepheden izleyene ulaşmasını istedim. 20. yüzyıl iki büyük savaş gördü. İzlerini toplumsal bellekle birlikte içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla aktardı. Sınırların kalktığı, savaşların bittiği bir dünyada yaşama özlemi, dünün çocuklarıyla bugünün çocuklarına yaşlı dünyada nefes alan her insanın bıraktığı bir umut mirası gibi. Kendi çocukluğumdan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki ilk silah seslerini duyduğumda beş yaşındaydım. Ve ilk gördüğüm uçaklar savaş uçaklarıydı. Evlerin pencerelerine çekilen çarşafları aralayarak şehri devamlı bombalayan uçakları gördüğümde de yine yaşım beş… Sonuçta bu sergide yer alan tüm sanatçılar direkt olarak bir savaşı yaşamadılar; fakat hepimizin belleğine yerleşen savaşa dair izler öylesine derin ki düşüncenin ürettikleriyle dünyadaki savaşlara, trajedilere ve de acılara bir başkaldırı söz konusu.  Her sanatçının yapmak istediği sadece ve sadece savaşa sanatla eleştirel, karşıt, kavramsal çerçeveden bakmaktı.”

Kıbrıs ve barışa ilişkin açıklamalarda bulunan Şener, gazeteci Sami Özuslu’nun bir sunumuna da gönderme yapıyor ve ekliyor.
“Sami Özuslu 2008 yılında Kıbrıs’ta yeni bir dönem başlarken yaptığı sunumda “Afrodit Adasın’da Sevişen Kelimeler” başlığını kullanmıştı. Sunumdan çok etkilendim. Ben de sadece Kıbrıs’ın değil tüm dünyanın mutlu son için sevişen kelimelere ve sanata ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Sanatın iyileştirici gücüne inandığımız sürece evet, dünyayı sanat kurtarabilir diye düşünüyorum.”

Bu haber toplam 342 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 210. Sayısı

Adres Kıbrıs 210. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler