1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Bedenimiz bizimdir!
Bedenimiz bizimdir!

Bedenimiz bizimdir!

Bedenimiz bizimdir!

A+A-

 

Fezel Nizam (FEMA Akitivisti)
fezelnizam@hotmail.com

Erkek egemenliğinin bir tezahürü olarak kadınların hayatın her alanında ikinci plana itildiği, kendisinden beklenen annelik ve ev kadınlığı rolünü üstlenmek zorunda kaldığı bilinen bir gerçektir. Bu durum Kıbrıs’ın kuzeyinde de bir farklılık göstermemekte ve canlı örneklerine adım başı rastlanmaktadır. Kadınların bekaret, cinsellik ve kürtaj konusundaki suskunlukları ise irdelenmesi gereken konular arasında yer almaktadır. Bu suskunluk halleri, boyun eğme ve durumu kabullenmeye işaret olarak yorumlansa da, aslında kadınları çevreleyen sosyal koşulların sonucu ortaya çıkan bir suskunluktur.  Bu suskunluğun bozulması için kadınların kendi bedenleri ve özellikle “kürtaj” olma ile ilgili karar verme haklarına dikkat çekmek istiyorum. Çünkü bilindiği üzere adamızda kürtaj konusu görmezden gelinmekte, gündemi meşgul edecek yeni konular ortaya atılırken, bu konudaki yasal düzenleme ve uygulama eksiklikleri perde gerisinde durmaktadır.
Peki, nedir bu kürtaj? Kürtajın kelime anlamı kazımaktır. Ama burada adı geçen kürtaj ile halk arasında, hamileliklerde rahim içerisindeki “ceninin” tıbbi müdahele ile alınması kastedilmektedir. Dinsel rejimlerin hüküm sürdüğü birçok ülkede kürtaj ya kesin bir şekilde yasaklanmakta ya da gerekli durumlarda (ki bu gerekliliğin kimin tarafından ve neye göre belirlendiği büyük bir muammadır) izne tabi tutulmaktadır. Birçok ülkede özellikle cenin ya da bebek kavramları kullanılarak “ahlaki” değerlendirmeler yapılır. Var olan söylemlerle kişinin vicdani duyguları hedef alınarak, adaletsiz bir vazgeçirme politikası izlenir. Veya ABD’de olduğu gibi, seçim zamanlarında partilerin propogandalarına malzeme olan kürtaj olma hakkı, aslında kadını bizzat özne olarak söz hakkı olması gereken konumdan uzaklaştırır. Kürtaj olma hakkı, oy uğruna seçim ortamlarının mezesi haline getirildiğinden seçmen kitle de bu oyunun parçası haline gelerek, insan haklarından uzaklaşıp konunun saptırılmasında rol oynar.
Son dönemlerde Türkiye’de de giderek yükselen gerici söylemler ve uygulamalar, kürtaj hakkı konusunda daha çok düşünme gerekliliğimizi de artırır, çünkü Türkiye’de yaşanan her gelişmenin artçı şokların Kıbrıslıtürkler tarafından yaşandığı aşikârdır. Türkiye’de kürtaj olma hakkı konusunda tarihsel süreç nasıl gelişmiştir? 1983 yılından önce merdiven altına itilen kürtaj operasyonları, 1983 yılında Nüfus Planlama Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile kadın gebeliğini sonlandırma hakkı şeklinde düzenlenmiştir. Elbette ki, bu değişikliğin temelinde yatan neden Türkiye’nin kadının kendi bendeni üzerinde söz hakkı olduğu gerçeğini kabul etmiş olması değildir. O yıllarda kürtajın yasallaşmış olması kadınlar adına atılmış olumlu bir adım olsa da, son zamanlarda gündeme gelen yeni yasal düzenlemeler ve söylemler kürtaj olma hakkının veya bu hakkın kadınların elinden alınmasının doğrudan nüfus politikasıyla ilgili olduğunu kanıtlamaktadır.

Peki ya Kıbrıs’ın kuzeyi? Yasalarımız ne diyor?
Fasıl 154 Ceza Yasası 169.Maddesine göre: “Hamileliğin ilk on haftalık süresi içinde, kadının evli olması halinde evli çiftin; kadının evli olmaması ve on sekiz yaşından büyük olması halinde kadının kendinin; on sekiz yaşından küçük olması halinde, ana-baba veya yasal vasisinin yazılı rızası ile” hamileliğe son verilmesi suç sayılmaz.
Yasalarımıza göre bu bir “hak” olmuş olsa idi, bu hakkı kullanıp kullanmamak sadece kadınların elinde olurdu. Oysa yukarıda da görüldüğü gibi hamile bir kadın, eğer evliyse operasyon ancak kocasının izni olursa uygulanabilmektedir. Bu da, kadınların kendi bedenleri hakkında söz sahibi olmalarının hukuken imkansız olduğunu gösteriyor. Soru yağmuru başlıyor aklımda; “Bir kadın evli olduğunda bedeni kocasına mı aittir?”, “Yasa kadınların karar veremeyecek kapasitede olduğunu mu düşünüyor?”, “Bu embriyo 9 ay boyunca kimin bedeninde taşınacak?”, “Bu bir hak mı, yoksa kadınlara yapılmış bir haksızlık mı?”, “Bir bebek kaç kadın yılı eder?”, “Kürtajın yasal olduğu birçok ülkede süre sınırlaması yirmi haftaya kadar uzamaktayken, yasalarımızın öngördügü on hafta hamileliğin idrakı ve kürtaja karar verilmesi için yeterli bir süre midir?” Soruları artırmak elbette mümkün…
Erkeğin sözünün hemen hemen her yerde kadınınkinden önemli kabul edildiği toplumumuzda, yasalar da görüldüğü gibi erkek egemenliğini destekler niteliktedir. Hem de öznesi sadece kadının olduğu kürtaj konusunda bile. Aslında kürtaj, doğum olgusunun nasıl algılandığı ile doğrudan bağlantılıdır. Kürtajı kadın bedeni ve hakları üzerinden okuyacak olursak, bu konuda sadece kadının söz sahibi olması gerektiği hususunda hemfikir olabiliriz. Oysa ki doğumu nüfus üretme politikası, kadın bedenini de bir kuluçka makinesi olarak algılayan ve yeni - “güçlü” bir nüfus üretimi için elzem sayan anlayışlara farklı zaman dilimlerinde dünyanın birçok ülkesinde rastlamak mümkündür. Bu görüşü destekleyici örnekleri Nazi Almanyası’nda da görmemiz mümkün. Bu dönemde de kadının bedeni ile ilgili söz söyleme hakkı elinden alınmakta, “Doğurması sizden, harcaması bizden” söylemleri ile kadın bedeni üzerinden yüce beyaz ırk üretme politikası yapılmaktadır. 1938’li yıllarda Naziler kadının toplum içindeki “rol ve değerinin” vurgulanması açısından “Anneler Günü” ve “Anne Onur Madalyası” türü simgeleri kurumsallaştırmış, çok çocuk doğuran annelere çok yüce bir görevi yerine getirmişçesine madalyalar verilmiştir. Alman kadınların hamileliğe bilerek son vermeleri büyük bir suç sayılmakta ve kürtaj sadece “aşağı” ırklardan kadınlar için serbest olmaktaydı. Yine Nazi Kadınalar Birliği tarafından parti propogandasını kadınlara ulaştırmak amacı ile çıkarılan ve kadının ev kadını-anne rolünü yücelten dergi de “Erkeğin halkı için savaşırken feda ettiğini, kadın da halkının devamı için savaşırken feda eder” söylemleri ile kadının varoluş sebeninin yeni nesiller üretmek olduğunu vurgular.
İtalyan feminist Sylvia Federici,  Avrupa'da feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini incelediği çalışmasında, kadın bedeni ve nüfus politikaları üzerine kurulan bu bağlantıya vurgu yapar. Federici'ye göre, “ev içi” alanın oluşumu, bilhassa doğum ve doğurganlığa ilişkin meseleler, bu yeni sömürü ve el koyma biçiminin merkezini oluşturur. Federici yine aynı çalışmasında ailenin, kapitalist üretim tarzı içinde mülkiyetin aktarılmasını ve emek gücünün yeniden üretilmesini düzenleyen birincil kurum olduğunu, cinselliğin ve doğurganlığın devlet kontrolüne alınmasının da kilit bir örnek olduğunu belirtir. Kadınların artık kendilerine ait olmayan rahimleri, sömürgeleştirilebilecek bir 'doğal kaynak' haline gelmiştir: Bu sürecin içerdiği şiddeti göz önünde bulundurarak, Federici bunun "ilkel sermaye birikimi"nin bir parçası olduğunu söyler.
Kadın bedeninin sömürülmesine dair örnekler ararken fazla uzaklara da gitmeye gerek yok aslında. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan da geçtiğimiz yıllarda “En az üç çocuk yapın” emri vererek kadının güçlü bir nüfusa ulaşmak için sadece bir araç olduğu düşüncesini kanıtlamış, bu da yetmezmiş gibi kürtaj hakkı konusunda sınırlamalar getirileceğinden bahsetmiştir. Kürtaj karşıtlığının (ve genel olarak doğum yanlılığının) artmasıysa, emek gücüne ihtiyacın artmasına paraleldir.
Kadınların bedenleri ve doğurganlıkları üzerinde kurulmaya çalışılan bu tahakküm, fiziksel zor kullanımı, hukuki yaptırım (kürtaja ilişkin yasaklar ya da aile planlamasına ilişkin katı kısıtlamalar), söylem (milliyetçilik, militarizm, din...) ve temsil (“fazla üreyen cahil kadın” ya da “çocuk bakamayacak kadar keyfine düşkün, cinsel olarak aşırı aktif, bencil kötü kadın”) üzerinden işliyor. İşte tüm bu tahakküm biçimlerine karşı çıkmak, bedenimizin devlete değil bize ait olduğunu söylemek önemlidir. Çünkü biz sustukça boynumuzu eğmeye ve çünkü biz boyun eğdikçe bizi susturmaya devam edecekler.

----

Kaynaklar:
1- Sultan Komut; Türkiye’de Kadın, Cinsellik ve Kürtaj; 2011.
2- Fasıl 154; Ceza Yazası
3- Ayşe Toksöz; Kürtaj Hakkı: Rahim Bizim, Hayat Bizim, Karar Bizim; Feminist Politika; 2010
4- Sylvia Federici; Caliban and the Witch; 2004
5- German Propoganda Archive; 1941-1945.

Bu haber toplam 905 defa okunmuştur
Gaile 204. Sayısı

Gaile 204. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler