1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Başarısızlığa mecbur olanlara dair...
Başarısızlığa mecbur olanlara dair...

Başarısızlığa mecbur olanlara dair...

Adanın ikiye bölünmesinde esas belirleyici oldu. Kuzey’de ayrı bir devlet kurma ideali, herşeyin ötesinde yer aldı. Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumlarla birlikte yaşamaması gerektiğine, yaşayamayacağına dair görüşlerini yarım yüzyıl boyunca yazdı,

A+A-

 

 

 

Adanın ikiye bölünmesinde esas belirleyici oldu. Kuzey’de ayrı bir devlet kurma ideali, herşeyin ötesinde yer aldı. Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumlarla birlikte yaşamaması gerektiğine, yaşayamayacağına dair görüşlerini yarım yüzyıl boyunca yazdı, tartıştı. Egemenliğin devlet demek olduğunu, öncelikle egemen bir devletin tesis edilmesi gerektiği üzerindeki inancını hiç yitirmedi. Yeni bir ulus devlet kurabilmek için, ulusun ayırdedici kültürel ve sosyal kimliğini adada yaşayanların ortak değerlerinden uzaklaşabilmek adına, anavatanı ile aynılaşmayı öne çıkardı. Bu noktada ulus devlet inşası idealini, ana ulusun yeni devlet inşasına dönüştürdü.

İnatçı, inançlı ve kendi idealini hayata geçirme adına yapmayacağı yoktu. Kendi fikrine karşı çıkan herkesle hesaplaştı. Ya tartışarak ya da günün koşullarına uygun  yöntemler kullanarak.

Kuzeydeki devletin yaşayabilmesi için, Türkiye’ye ihtiyaç olduğu, Türkiye’nin bu yönde ikna edilmesi gerektiğini de çok iyi biliyordu. Kıbrıs Rum egemen siyasetiyle ancak ve ancak Türkiye’nin yüksek askeri ve ekonomik gücü ile baş edebileceğine inandı. Çünkü uzlaşma değil ayrışma üzerine kurulu düşünceleri ada üzerinde güç savaşını gerekli kılıyordu. Sahip olamadağı bu gücü, Türkiye’nin adadaki varlığına indirgeyerek Kıbrıslı Rum egemenler üzerinde uluslararası hegemonya yaratmaya çalıştı.

Kıbrıslı Rum liderlerle gerçekleştirdiği zorunlu müzakereciliği boyunca, kendi ideali olan ayrılıkçı görüşe ulaşabilme adına, dönemsel hamlelerden çekinmedi, ta ki seksen üçe ulaşsın. Dönemsel koşullara bağlı hamleler arasında federasyonu da savunmaktan imtina etmedi, hatta üst düzey anlaşma olarak bunun altına imza koydu. Ancak birleşmeye ve herkesin kazanacağı ortak geleceğe inanmadığı için, bu imzayı o günün koşullarında gerekli bir adım olarak niteleyip, gerektiğinde pragmatik olmasını çok iyi bildi.

Siyasetin hassas dengesini yönetirken önceliği Türkiye’nin adadaki varlığına ve kendi siyasetine uygun hareket etmesine verdi. Bu önceliğin kendine göre getirisinin, tahribatından önde olduğunu düşündü. Dolayısıyla siyaset alanını adanın kuzeyi değil, hatta daha da önemlisi Türkiye’nin her yanı olarak belirledi. Sathı müdafa yapar gibi...

Stratejik ortak olarak, Atatürk’ten sonra elde edilmiş yegane başarı olarak niteledikleri adanın kuzeyini, alınmış/kazanılmış toprak olarak gören militer güçlerle sürekli iş ve güç birliği yaptı. Türkiye’nin demokratikleşme ve sivilleşme adımlarından, uluslararası hukuka dahil olma süreçlerinden, idealinin zarar görebileceği gerekçesiyle her zaman korktu, endişe duydu. Yazıları ve konuşmalarında bunu yansıttı.

Devletlerin insanlar için olduğunu gözardı ederek, insanların kendi devletleri için varolduğunu ve ona sahip çıkılması gerektiği görüşünü sürekli tekrarladı. Bu anlamda şükran duyduğu anavatanının varlığı ile kuzeydeki devletin yanında olmasına duacı oldu. Devlete insandan daha fazla değer verdi.

Muhafazakar siyasi aktörler tarafından sempati ile, solculuğu ulusalcılığa indirgeyen solcular tarafından ise dünyada ilgi ve gizli bir hayranlıkla karşılandı.

Yarım asırdan fazla süren mücadelesi, uluslararası hukuk ve dünyanın demokratikleşme-sivilleşme eğilimi karşısında başarı ile sonuçlanmadı. Sonuçlanamazdı da...

Kendisinin muhalifiydim elbette. Görüşlerinin her zaman da muhalifi olacağım. Ancak yazdıklarını okuyup ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırdım. İnançları uğruna  hırsla çalışmasını, son güne kadar yazmaya, siyasetini anlatmaya çalışmasını görmezden gelmek mümkün müydü?

Bu toprakların insanını sevmemesini, onlara güvenmemesini, inanmamasını, kimliksiz kılmaya çalışmasını, yeri geldiğinde aşağılamasını ve dolayısıyla gerçek anlamda hiç değer vermemesini; neredeyse herşeyi kendine endekslemesini, tek adamcılığını; kendi adamlarının bu toplumun yıkımına sebebiyet vermesine, yağmalamasına göz yummasını asla affedemem. Kendi güç oyununun parçası haline getirdiği Türkiye’nin, adanın kuzeyinde de sınırsız güç ile iç politikadan, toplumsal kimliğe kadar müdahale etmesine izin vermesini, buna imkan tanımasını da...  

Kendine muhalefet edenleri, dışlamasını, ötekileştirmesini ve hatta yok etmesini de asla unutmak mümkün değil.

İki nedenle bu yazı elimden kayıp gitti.

1. Bugünkü Saray yönetiminin beceriksizliğini düşündükçe, bu beceriksizlerin düşünsel kaynağı olarak kendisinin kötü bir versiyonu olduklarını gördüğüm için. Ve bugünkü Saray yönetiminin de kendisi gibi başarısızlığa mahkum olacağını çok iyi kavradığım için. Bu ülkede kırkdört yıldır federasyon görüşülüyor dendiğinde en azından kendisine “haksızlık” edildiğini bildiğim için.

2. İddia o ki, Türkiye hükümeti bir yanıyla masada kalalım uluslararası hukuk önemlidir derken, bir diğer yandan kendisini yad etmeye başladığı için...

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1280 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler