1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Barış'ı Kendi Ellerimizle Sürgün Ettik!..
Barışı Kendi Ellerimizle Sürgün Ettik!..

Barış'ı Kendi Ellerimizle Sürgün Ettik!..

Bu ıslak, karanlık, gürültülü ve onca sevincin yitip gittiği dünyada bizler, zeytin dalı/yaprağı arıyoruz. Akdeniz’in tragedyaları bir zamanlar umut ve umutsuzluk arasına sıkışıp kalan ülkelerinde tüm sorumluluğu Tanrılara kafa tutan Prometheus̵

A+A-

 

 

                                                       

 

 

Bu ıslak, karanlık, gürültülü ve onca sevincin yitip gittiği dünyada bizler, zeytin dalı/yaprağı arıyoruz. Akdeniz’in tragedyaları bir zamanlar umut ve umutsuzluk arasına sıkışıp kalan ülkelerinde tüm sorumluluğu Tanrılara kafa tutan Prometheus’a yüklememişler miydi? Bugünse görüyorum ki, Zeytin Ağaçları’nın yerlerini kaplayan acı dolu beton yığmalarında hüznün sözcüklerine sığınan traji-komik bir tiyatro oynanıyor. Kavafis “Aldırmadan, acımadan, utanmadan kocaman, yüksek duvarlar ördüler dört yanıma.” diyor. Sessiz sedasız dört yanımıza örülen, ne gürültüsünü ne de sesini duyduğumuz örücülerle kapatılan dünyamızdan bir çıkış yolu arayalım. Geç mi kaldık? Yoksa çok erken mi gelmişti örücüler! Her şey bir anda olup bittiğinde, nasıl da görmedik olanları? Özgürlük kuşun kanadında diyerek geçen günlerde, aslında başımıza boca edilen esaretle, her ne kadar herkes özgür ve barış içinde yaşıyor görünse de, duvarlar arasına hapsedilen küçücük bir adada neler yaşandığını bilemedik, görmezden geldik. Belki de bildik. Haksızlık etmemek gerek bazen yaşanılan coğrafyaya ve zamanın size sunduğu sürecin kolları arasındaki sıkışmışlığınıza… Yoksa en büyük haksızlığı, “bir adada doğmak sorundur!” diyerek, hayat ve umudun küçük kanat çırpınışlarını görmezden gelerek mi, yaptık bu küçük dünyamıza? Her ne kadar dünya kapılarını bize kapatmış olsa da, umut her an yanımızda. “Bana umuttan bahsetme!” diyenler oluyor son zamanlarda… Umut yoksa gelecek de yoktur! Bunu biliyor muyuz? Gelecek yoksa, barıştan söz etmek ne kadar doğru? Bugünde yaşayıp, geleceğe bakıyor yönüm ve fakat geçmişe bağımlı bir yazgı kemiriyorsa beynimi?!

Bizler için başka yerde rahat yok!

Coğrafyanın genetiğine sızan acılarımızla, tehlikelere göğüs germekten başka çaremiz yok!

 

BİZLER SAVAŞ ÇOCUKLARIYIZ!

 

Suçlu ne Aphrodite olmalı, ne de Prometheus! Tanrılardan çalınan ateş hala yanmakta! Orada bir yerlerde denizin köpükleri arasından sirenler şarkılarını bizleri şaşırtmak için değil, doğru yolu bulmamız adına, çığlık çığlığa hırçın dalgalara dönüşen bedenlerinden denizin tuza kesmiş köpüklerine söylemekte! Ruhlarında hep var olan, ama bir şekilde pusuya yatmış, sinmiş hatta sindirilmiş ama yine de özgür ruhun tragedyalarını okumakta!

Asıl amaç, şüphesiz, böylesi hayal salınımında, yakıcı bir alev topuna dönüşüp, bir şeylerin değişimi için harekete geçmekten ibaret belki de! Camus der ki, “sanatçı için, kavganın en şiddetlisinden başka yerde rahat yoktur.”

Demek ki “dünyayı, gün gelecek sanat kurtaracak!”

Demek ki, “sanata olan inanç hala diri durmakta!”

Demek ki “hiç şüphe duyulmamalı hayallerden” ve sonuçta demek ki “siyasetin hayal gücünün gölgelerinden, sanatın hayal gücünün ışığına doğru akmalı akıl!”

Bir ülkeyi belirleyen insanlarıdır, derler!

 

Düşüncelerimdeki ana soru(n) korkulardan yana ağır basıyor. Kendi kendime tekrarladığım bir cümlem var: “bugünün dünyasından çok korkuyorum!” diğer bir deyişle “savaştan korkuyorum!”. Özellikle I. ve II. Dünya Savaşları, yıkımın büyük boyutta yaşandığı ve sonrasında da dünya dengelerinin kazanmak, zafer elde etmek ve bu bağlamda “kapital krallığında” bir dünya gücü olma anlamında yaşanan süreç, derin etkiler bırakmıştır. Dünyanın bugünkü çehresine sinen korku bulutlarının yaşanan savaşlarda, öldürülen insanların, ölen bedenlerin ve çoğunlukla ismi sonsuzluğa doğru savrulan bir yığın dünya insanının varlığını duyumsatarak, Barış’ın “nerede?” olduğu gibi önemli bir soruya pencere açmamız gerekiyor.

Din savaşları mı?

Dil savaşları mı?

Dünya kaynaklarının tek hâkimi olmak adına mı, tüm bu savaşlar?

Sürüklenerek tarih koridorlarında kaybolan onca can! Onca insan, isimsizdirler!

 

Bir zamanlar güzelliği sürgüne gönderen tavırlara karşılık, bugünün insanı da Barış’ı kendi elleriyle sürgüne mi göndermiştir?      

 

Prometheus nerde? Sorduğumuz bu soruyla birlikte bir de Camus’nün sorusunu zihinlerimizden çıkarmamak gerek: “Bugünün insanı için Prometheus nedir?” 

Yine cevap filozoftan gelecekti: “ Tanrılara kafa tutan bu adam çağdaş insanın örneği sayılabilir?”

Kaçarımız yok!

Akdeniz’in köpüklerinde gezinen Afrodit’in şarkılarından…

Sessizlikte bazen hüzünlü sesiyle bir soprano kadın sesine umut ve umutsuzluğun aynı karede gizlenerek bir bedene dönüştüğü yerlerde özgürlük söz konusu olabilir mi? Bu bir bakıma makinenin veya diğer bir deyişle betonun özgürlüğün yerine konarak insan bedeninin ruhun önüne geçmesi değil midir? Albert Camus der ki: “Gerçekten bugünün insanı sayısız yığınlar halinde bu daracık yeryüzünde çile dolduruyor.” Bugünün dünyasında geçmişten günümüze birçok insan öldü. Kaderiyle veya kadersizlik diyebileceğimiz coğrafyalarının içinde saklı şifreler uğruna… Ve bu uğurda ölümler olmaya, öldürülmeler yaşanmaya son hızla devam ediyor, edecek!

 

Böyle bir dünya sahnesinde hızla sona doğru mu gidiyoruz?

 

 


Kaynakça:

 

A.Camus,Sanatçı ve Çağı, (Çev:Yıldırım Keskin) Ankara 1965.

A. Camus, Denemeler ve Bir Alman Dosta Mektuplar, (Çev: Sabahattin Eyüboğlu-Vedat Günyol), Ankara 1989.  

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1149 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler