1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Barışa Dair Konuşurken..
Barışa Dair Konuşurken..

Barışa Dair Konuşurken..

Hakkı Yücel: 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle gündeme gelen tartışmaları izlerken belleğimde yer eden bir özdeyişi yeniden hatırladım: “(Aşırı) Kötümserlik korkaklıksa, (aşırı) iyimserlik aptallıktır.”

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle gündeme gelen tartışmaları izlerken belleğimde yer eden bir özdeyişi yeniden hatırladım: “(Aşırı) Kötümserlik korkaklıksa, (aşırı) iyimserlik aptallıktır.”  Ülkemizde, üzerinde her iki tarafın da mutabık kalacağı bir barışın henüz gerçekleşmemiş olması ve bir sorun olarak varlığını hâlâ koruması -benzer durum dünyanın başka birçok bölgesi için de geçerli-, onu gerek siyasetin gerekse düşünce dünyasının en temel konularından birisi olarak gündemde tutmaya devam ediyor. Ne var ki, bu bağlamda dile getirilen düşünce ve görüşlerin büyük bir kesiminin ‘kötümserlik’ ve ‘iyimserlik’ karşıtlığı  arasında salınan bir sarkaca benzediğini söylemek mümkün.  Üstelik bu yaklaşım sadece ‘barış’ ile ilgili bir durumu resmetmiyor, çok daha genel anlamda, bir sorunun algılanmasına ve çözümüne yönelik yaklaşımların ortak mahiyetini de ortaya koyuyor. Bu noktada asıl ilginç olan ise birbirinin karşıtı gibi görünen (kötümser-iyimser) bu anlayışların son kertede verili duruma mahkûm bir söylemle sınırlı kalmaları;  bir başka ifadeyle birbirinin karşıtı olan iki yaklaşımın paradoksal bir biçimde aynı yerde (verili-mevcut olanda) buluşmaları, buradan konuşmakla yetinmeleri..Ne demek istiyorum?

 

İkili düşünce sistematiği modern dönemin -modernitenin- temel karakteristiği. Burada öne çıkan pozitivist aklın olay ve olgulara bakarken kurduğu ‘neden-sonuç’ ilişkisi üzerinden ‘doğru’ya ulaştığı iddiası, doğal olarak ona ‘yanlış’ı bilme gücü de veriyor. Bu ikili ayrışma (dilemma-dikotomi), ideolojilerin ortaya çıkmasıyla daha da kesinleşen ve keskinleşen bir mahiyet arz ediyor. Ve nihayet dünyanın siyaseten ‘İki Kutuplu’ bir yapılanma içine girdiği yirminci yüzyılda bu ayrışmanın siyasal-ideolojik hudutları da belirginleşiyor. Buradan iki kutuplu karşıtlıklar içerisinde, iki kutuplu karşıtlıklar aracılığıyla sabitlenmiş ve normalleştirilmiş özdeşlikler” oluşması gibi bir sonuç doğuyor. Bir başka ifadeyle dünyaya ve hayata içkin olaylar ve olguların anlaşılması ve anlamlandırılmasında ‘ya biri ya da diğeri’ olarak ayrımlaşan ve son kertede ikili seçenekten birini kabul eden ‘sabiteler’ oluşuyor. Artık bu sabiteler üzerinden doğrulara ulaşılıyor, aynı anda yanlışlar tespit ediliyor; düşüncenin serüvenini, ideolojik çatışmaların seyrini, siyasal kapışmaların mahiyetini bu temel dinamik belirliyor. Bu sürece ‘uluslaşma’ ve ‘ulus devletleşme’ nin eşlik ettiği, hâkim ekonomik sistem olarak kapitalizmin verili gerçeklik olarak hüküm sürmeye başladığı  tarihsel bir dönem de dahil oluyor ve bu da, güç ve çıkar çatışmalarının  belirleyici olduğu bir başka dinamiği daha açığa çıkarıyor , onu da bu ilişki ağının içine dâhil ediyor.

 

Sonuç olarak modern döneme damgasını vuran ‘ikili düşünce’ sistematiği, gerek büyük ideolojilerin -anlatıların-  kuşatıcılığı ve gerekse merkezi siyasal yapılanmaların -ulus devlelerin- bütüncül otoriter dayatmacılığıyla, olaylar ve olgular karşısında çokluluğa-farklılığa hayat hakkı tanımayan, sorunları ikilemler üzerinden okuyan, çözümleyen ve çözen zihniyetleri hem pekiştiriyor hem de geçerli kılıyor. Herkesin meşrebine göre doğrusunu bulmasını ve haklılığını kanıtlamasını mümkün kılan bu anlayış, sahibine içinde yaşadığı zamanda zihni bir konformizm ve rahatlık sağlaması bir yana, ona geleceği öngörme konusunda da aşırı bir güven veriyor. Nitekim tarihin ‘teleolojik’ (amaca uygun) bir seyir izlediği-izleyeceği inancı, bu zihniyetle örtüşen, bir gerçeklik olarak öne çıkıyor.

 

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla evrensel ölçekte değişimlere yol açan sürecin, tarihsel bir kırılmaya yol açtığı malum. Bu tarihsel kırılmadan konvansiyonel zihniyet dünyalarının etkileneceği-etkilendiği de çok aşikâr. Gelişmelerin önceden öngörülemeyen değişimlere yol açması, tarihin teleolojik rolünün ortadan kalkması kadar, ideolojilerin siyasetten kültüre yaşamın her alanında kuşatıcı ve bütüncül gücünün kırılmasına yol açması ve nihayet büyük siyasal yapılanmaların (ulus develetlerin) bütüncül merkezi otoritelerinin sarsılması ve buna bağlı olarak o bütüncül yapı içinde farklılıkların açığa çıkmasına varan bir sürece dönüşmesidir ki konvansiyonel zihniyetleri doğrudan etkileyecektir. Bu yeni dönem-süreç, sanıldığının aksine tarihin vektörel bir çizgi halinde ve belirli bir hedefe doğru ilerlemediği -ihtimaller çokluğu içerdiği-, ideolojilerin bütün zamanları kuşatan ve geçerli olan totalitelerinin farklı zamanlarda ve değişen koşullarda yetersiz kaldığı, bu bağlamda kendilerini sorgulamaları ve yenilemeleri gerektiği,  merkezi-otoriter siyasal yapılanmaların -iktidarların-, kendi bünyeleri içindeki farklılıkları-azınlıkları gözetmeyen tahakküm biçimlerini artık yitirdiği, yeni siyasal yapılara evrilmek kadar çoğulculuğu da dikkate alan açılımlar sergilemek zorunda olacakları gerçeğini göz ardı edilemeyecek biçimde ortaya koyacaktır.

 

Eğer böyleyse, bu aşamada olayları ve olguları ikilemler üzerinden okuyan ve değerlendiren zihniyet dünyalarının değişimi de kaçınılmaz bir gereklilik halini alacaktır. Bu ise bilginin (epistemolojinin) yenilenmesinden bilincin (ideolojinin) yenilenmesine ve buna bağlı olarak yeni siyasal seçenekler oluşturulmasına kadar varan geniş bir düşünce-hareket alanının varlığı demektir. İşte bugün itibarıyla olay ve olgulara ve buradan doğan sorunlara -Dünya Barış Günü nedeniyle yeniden gündeme gelen güncel bir sorun olarak ‘barış’a- bakarken ortaya konan görüş ve düşüncelerin büyük oranda ‘kötümserlik’ ve ‘iyimserlik’ arasında gidip gelmesi, hâlâ ikilemler üzerinden düşünme alışkanlığında ısrar eden zihniyet dünyalarının marifetidir.  Birbirlerine karşıt gibi görünseler de onları aynı yerde buluşturan da, yani verili duruma (mevcut olana) mahkûm kılan da budur. Şundan ki Terry Eagleton’un da ifade ettiği gibi “Tarihi (ve bugünü-hy) fazlasıyla iyimser okumak, kapsamlı bir değişime gerek olmadığı görüşüne çıkar. Aşırı kasvetli okursanız da böyle bir değişimin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı sonucuna çıkarsınız.”

 

Yarım asrı aşkın bir süredir devam eden Kıbrıs Sorunu’nda kalıcı ve adil barışı sağlamak ise, verili durumun sınırları içine hapsolmuş, taraflardan birinin diğerini ikili (dikotomik) karşıtlıklar (‘haklı-haksız’, ‘doğru-yanlış’, ‘iyi-kötü’ vb.) üzerinden değerlendiren, birbirini inkâra dayanan, düşmanlıklar üreten ve haliyle her an yeni çatışmalara zemin hazırlayan zihniyet-siyaset dünyalarıyla mümkün değildir. Artık yapılması gereken,  bugünün dünyasının ortaya çıkardığı yeni koşullar ve imkânlar zemininde, ‘kötümser korkaklıklardan’ ve ‘iyimser aptallıklardan’ öteye geçemeyen zihni-siyasi bağnazlıklardan kurtularak, tarafların ortak çıkarlarını gözeten, ortak ve yeni bir gelecek kurmayı amaçlayan cesur adımlar atabilmektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 710 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler