1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Balık Ziyafeti 40 TL…
Balık Ziyafeti 40 TL…

Balık Ziyafeti 40 TL…

Bu bayram biz de birkaç saatliğine Güney’e geçme programı yaptık. Sınır her zamanki gibi tıklım tıklım Kıbrıslıtürklerle doluydu. Kıbrıslıtürkler, Güney’e biraz olsun nefes almaya gidiyorlardı. Çöplerle boğulmuş, pislik içinde bir bölgeden, si

A+A-

 

Bu bayram biz de birkaç saatliğine Güney’e geçme programı yaptık. Sınır her zamanki gibi tıklım tıklım Kıbrıslıtürklerle doluydu. Kıbrıslıtürkler, Güney’e biraz olsun nefes almaya gidiyorlardı. Çöplerle boğulmuş, pislik içinde bir bölgeden, sinir bozucu politik gündemden kaçıp nefes almaya, dünyalı gibi hissetmeye, yemek yemeye ve alışveriş yapmaya.  Kim haksız diyebilir ki bu en doğal isteklere?

Memleketimizin güney yarısını gezerken, yolumuz Larnaka’ya çıktı. Benim çok da bilmediğim o şirin kasabaya. Türklerin eskiden yaşadığı yerlerde hüzün ama yaşanmışlıkların kokusu vardı. Eski çarşı, onların Bandabuliya’sı da restorasyondaydı. Pırıl pırıl daracık sokaklarında Osmanlı ve İngiliz kokusu ve dokusu var bu şirin Akdeniz kasabasının. Denizin dalgalarıyla kasabaya biteviye kondurduğu öpücükler, bambaşka bir romantizmin yansıması. Sevilesi bir kasaba Larnaka…

Balıkçı teknelerinin düzenli ve tertemiz dizildiği limanın karşısında bir balıkçı restoranına oturuyoruz. Amacımız doyasıya balık yemek. Hani  “yediklerini değil de, bana gezdiğin gördüğün yerleri anlat” derler ya, ben yediklerimi de anlatmak zorundayım bu kez. Belki birilerine ders olur diye bu anlatacaklarım. Dedim ya, doyasıya balık yedik. Kelimenin tam anlamıyla tıka basa. Yanında da enfes bir şarap ve mezeler. Fiyat mı? 17.3 Euro kişi başına. Yani 40 TL... Girne’de, ya da Kuzey’in herhangi bir mekânında, hangi balıkçı rest orantında bu fiyata balık yenebilir ve şarap içilebilir? Elbette birkaç tane bulunur. Sözüm asla onlara değil…  Ama, diyeceğim o ki, hani artık başımızı kuma gömmekten vazgeçsek…

                                      ***

Uzun süreden sonra ilk kez bu bayram evimde ve mahallemdeydim. Ruhum ve bedenim öylesine yorgundu ki, evimde oturabilmek, dinlenebilmek benim için bayramdı gerçekten… Bayram sabahı komşularla sıcacık bir bayramlaşma yaşadık. Çöplerin ve UBP kurultayının haricindeki konu, elbette ki o günkü Fenerbahçe- AEL maçı idi. Ve işte Kıbrıslıtürklerin sadece üç nesil boyunca geldiği nokta, tüm çıplaklığıyla gözler önündeydi.

 Altmışlarındaki komşum ‘”inşallah bu akşam Fenerbahçe yenilmez de rezil olmayız” dedi.

Ben tartışmanın başladığı ilk günden beri bu maça hiç heyecan duymadım. Niye duyayım ki? Benim için iki takım da yabancıydı. Fenerbahçe; Kıbrıs’ın kuzeyine gelip benim Çetinkaya’m, Doğan’ım ya da Bağcıl’ımla maç yapmayan; bize uygulanan spor ambargosunu delmek, karşı çıkmak, sporun politika ile asla bağdaşmayacağını dünyaya hiç, ama hiç haykırmayan bir takım, ya da öyle bir federasyonun üyesi. AEL; bir zamanlar içinde Kıbrıslıtürk oyuncusu da olan, ama sonradan biz Kıbrıslıtürklere yabancı mı yabancı bir takım. Neden heyecan duyayım ki bu iki takımın maçından? Ve neden taraf olayım beni yok sayan bir politik anlayışa?

Ama on bir yaşındaki gencecik çocuk ikimizle de aynı fikirde değildi. “Hayır, AEL kazansın” dedi. “En azından Kıbrıslı…”  Hepimizin eksikliğini hep yüreğimizde hissettiğimiz o aidiyet duygusu; dünyanın tanıdığı, dünyalı bir aidiyete sahip olma hissi, onda ağır basıyordu ve bu içten söylemiyle “ben Kıbrıslıyım” diyordu aslında…

İşte birbirini takip eden üç değişik kuşak Kıbrıslıtürk’ün geldiği nokta burasıydı.

Elbette ki maçı evimde televizyonda izledim. Rum tarafının ve AEL taraftarlarının uygar, organize ve dost tavırları etkileyici ve dünyaya örnekti. Yani Egemen Bağış’ın “kabile bile olamadılar” lâfına tam bir devlet organizasyonu yaparak, bomba gibi bir cevap verdiler. Umarım ki aynı tavrı, Fenerbahçe ve Türk halkı İstanbul’da AEL’e karşı gösterir.

Maçın ilginç bir başka yanı ise Başkan Aziz Yıldırım’ın tribünlerde olması idi. Genellikle deplasman maçlarına gitmemesi ile bilinen Aziz Yıldırım, yurt dışı yasağı olmasına rağmen, özel izin alarak bu maça geldi. Bir kulüp başkanının bu maça gelmesi bence önemliydi. Çünkü başkan seçilmiştir ve bir yerde hem camiasını, hem de devletini temsil etmektedir.

Bunlar benim Fenerbahçe- AEL maçı ile ilgili gözlemlerimdi. Ama elbette ki dostluk ve barış kazansın; spor ve sanat  insanları bölen parçalayan çirkin politikaların hep önünde olsun diyorum.

***

Bayramda gündemimizde bir de sinemada film izlemek vardı. “Çanakkale 1915”i seçtik. Çanakkale, özellikle Anafartalar savaşı, hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri dehasının devleştiği gerçek bir destan... Savaş filmlerini hiç sevmesem ve Peter Weil’in ünlü “Gelibolu”sundan sonra Çanakkale ile ilgili bir filmi beğenmemin zor olacağını bilsem de, kadın bir yönetmenin elinden çıkmış, belgesel karakterli bir savaş filmini izlemeyi istedim doğrusu.

Film, Turgut Özakman’ın “Çanakkale 1915” adlı eserinden, Yeşim Sezgin tarafından sinemaya uyarlandı. Yurduna sahip çıkmak, senin olanı en güçlü düşmana karşı bile koruyabilmek, gelecek nesillere bir yurt bırakabilmek tutkusu ve bu uğurda ölebilmek temasının çok güçlü işlendiği bir film olmuş “Çanakkale 1915”. Filmin daha en başında direniş ruhu sizi sarmalıyor. Öte yandan fondaki türkü, ilahiler ve mehter marşı eşliğindeki sahneler, Türkiye’nin günümüz siyasi ortamını selamlamakta pek başarılı!

Deniz ve kara sahnelerindeki dijital efektlerin başarılı olduğu bu filmin sanırım en anlamlı yanı, karşı saflarda savaşan askerlerin ateşkes ortamlarında kurdukları insani dostluklar ve onca savaşa rağmen filmde neredeyse hiç kan görünmemesi…

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 856 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler