1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bakarak Olmak
Bakarak Olmak

Bakarak Olmak

Tegiye Birey: Hayatın üç aşamalı bir süreç olması gerektiği kanaatına varalı oldu bayağı. Şöyle ki; birinci aşama hazırlık aşaması olmalı. Bildiğin okuma haftası gibi.

A+A-

Tegiye Birey

tegiyebirey@gmail.com

 

 

 

Hayatın üç aşamalı bir süreç olması gerektiği kanaatına varalı oldu bayağı. Şöyle ki; birinci aşama hazırlık aşaması olmalı. Bildiğin okuma haftası gibi. Bu süre zarfınca oturulup serbest yazma, serbest düşünme gibi aktiviteler yapılacak,  bizden önce yaşamış ve ölmüş filozoflar okunacak zorunlu olarak (sizin de başınıza hiç gelmedi mi onlarca kalpağrılı geceden, kafasancılı tecrübeden sonra ‘buldum!’ derdirten bir aydınlanma anı, o labirentten çıkmanızı sağlayacak algılayışın ufuktan bütün görkemiyle doğmasının ardından, birkaç süre ünitesinden sonra, ufkunuza doğan algının onyıllar önce bir fransızın kaleminden kağıda akmış olduğuyla yüzleşmek...) Hazırlık aşamasında dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biri, hazırlanıyor olduğumuz hayatın içeriğiyle ilgili değil, şekliyle/mekanizmasıyla ilgili okumalar, dinlemeler, düşünmeler yapmamız gerektiğidir, filozofa vurgu tam da bu yüzdendir. Öyledir ki bırakın iki insanın hayatını, tek bir insanın tecrübesinin içeriği diğeriyle zor benzeşmektedir. Bir tercübeyi oluşturan binlerce atomumsu faktörse, konuların içerikleriyle ilgilenmek bu kısa hazırlık sürecini çarçur etmemize sebebiyet verebilir. Öyleyse, ne yapacağımızı değil, neyi neden ve nasıl yapıp yapmayacağımızı düşünerek hazırlanabiliriz hayata.

         İkinci aşamaya geçme içgüdüsü deneysel çalışmaların zamanının geldiğinin işaretçisidir. Şimdiye kadar öğrendiklerimizin başka mikroorganizmalarla nasıl etkileşimlere geçeceğini deneyimlemeden nasıl yaşamaya başlayabiliriz ki? Hayatın şimdiki düzeninin şemsiyemsi krizi de bu değil mi zaten? Öğrenmeden, çalışmadan, hazırlanmadan sınav kağıdının başına oturtulmamız. Çocuk yaşlardan itibaren ‘olgunlaş!’ nidalarına hedef olmamız, neyin ne olduğunu anlamaya çalışırken aklımızdan ağzımıza sızan bir düşünce öbeğinden dolayı etiketlenip yargılanmamız iç dünyamızın akışkanlığı ve dış dünyanın katılığı arasındaki köprüyü gitgide anlamsızlaştırmıyor mu? O zaman deneysel bu sürece olan ihtiyacımız apaçıktır, çeşitli ilişmek, sevmek, konuşmak, yazmak, değiştirmek, sağlam basmak yöntemlerini deneyeceğimiz birbirimiz üzerinde. Deneysel olan bu süreçte biz daha doğmadan hayal kırıklıkları biriktirmeye başlamış kişiler bu hayal kırıklarının keskin köşeleriyle anlımızın ortasına bir çizik atamayacaklar. Kimse birbirini yanıcı asit etkisindeki sözlerle baştan aşağıya yıkayamayacak. Bilecekler ki, bu bir deney; herkes ilk aşamada öğrendiklerini en etkili bir şekilde uygulamak için can atmakta, ter akıtmakta. Bilecekler ki, onların da bilmedikleri birşeyler var, bildikleri kadar en az. Konuşacak herkes birbirine, kaçma şansı olmayacak hayatın arka sokaklarına. Entellektüel bir kafe gibi kahvenin fincanlardan boşalmadığı, yöntemlerin insanların kişiliğinden kopuk metodlar olarak tartışılacağı, geribildirimlerin armağan şeklinde sunulup lütuf şeklinde algılanacağı yapıcı alışverişler sinirleri alınmış insanlar arasında. Bu raddede hala daha kaotik değil hayat, bir kütüphane huzurunda, bir labaratuar güvenliğinde.    

         Ve sonra üçüncü ve son radde, yaşamın ta kendisi, başlatır kendini usta bir koro şefinin el hareketini anımsatan bir anidenlikle. Yerlerimizi alırız biz de, kolej sınavına giriyor olan öğrencinin o herşeyi çalışıp hiç birşey bilmediğine inandığı andaki naif paniğiyle. Başlarız tek tek soruları çözmeye... Yüzde yüz başarının, huzurun garantisi yine yoktur şimdiki hayatta olmadığı gibi, ama matematiğin m’sini bilmeden roket bilmi sorusunu çözemediğin için puan kaybetmiyorsundur. Ya da kimse olgusuz bulguya ulaşabileceği, başkasının ‘eksiğinin’ kendi hanesine puan olduğu, kendinin yüzyıllık bir kocaağaç gibi ormanın tam merkezinde, diğerlerinin de ona göre yer ve şekil alarak bir ekosistemi oluşturacağı ilüzyonlarına inanmıyordur. Bunları aşmışız zaten, artık işimize bakıyoruzdur.

 "Kaosun denklemi çok basit aslında. Yaşam=yaşam. Ölüm=ölüm. Oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. Ne aymazlık! Senin içindekileri barındıracak derinlikte hiçbir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de, yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin."

Hayatın üç aşamalı, tertipli bir süreç olamayacağı gerçeğini kabul edeli oldu bayağı. Neden benim denklemime eş değer olsun ki zaten koskoca hayat? Dünya bir yanardağsa (ki değil), midesinden kustuğu erimiş taşları dik yukarı, ve hemen arkasından dibe doğru fırlatan ve akıtan bu doğal afetin tetikleyicisi de bu olurdu herhalde: hayat dersininin calışmak ve denemek kısmınlarının mevcut olmaması. Doğal bir afet iletişimimizin bizi devamlı yarı yolda bırakması, kaosun kucağında. Üzerek mutlu olma, yıkarak yaratma, suçlayarak temize çıkma, saldırarak huzur bulma, susarak bağırma gibi şizofren bir mekanizmaya sahip olan insan evlatlarıyız biz; küçük tanrılar ve tanrıçalar, mitolojisi bile okunmayacak bin yılın devriminde… İçimizdeki sevginin, heyecanın, tutkunun sığabileceği, yeşerebileceği bir arazi olabilecek mi günler, veya gün buketleri yaşamlar? Peki ya öfkemiz, üzüntümüz doğru adresin posta kutusunda alabilecek mi soluğu günün birinde?   

Hikayeler anlattım içinde etten kemikten perilerin, mutluluk gibi hayali kahramanların, kafadan yetişen sarmaşıkların, ve evde beslediğimiz mor uğur böceklerinin olduğu. Çoğu, girilmemiş ormanlarda geçen bu hikayeleri hayra yormadılar. Yüzüme çarparmış gibi perisinden tut sarmaşığına kadar ne varsa, arkalarına bakmadılar. Ben hikayelerden çıkamadım, hikayeler de ormanlardan. Herşey yer ettiği yerde kalakaldı. Herşey olduğu biçimde eskimeye mahkum, işler hep sarpasarardı... Bütün bunlar… gerçeği kurgulamaya çalışırken içine hayal tozu katarsanız kıvamı tutmaz; hayali ayrı, gerçeği ayrı kurun; hayalden gerçek, gerçekten hayal tadı beklemeyin… demek mi? İhtiyacımız olan belki de bir dizi ‘bakarak olmak’ etiği. Toplumsal öğretilerden tutun da akademik teorilerin büyük bir çoğunluğu insanlık fenomenini rasyonel açıklamalarla anlatmayı, kurallarla yönetmeyi ve beklentilerle göre eleştirmeyi amaçlarken en sık unuttuğumuz birbirimizi zor şartlarda filizlenmiş fidanlar olarak algılayıp, eksikliklerimiz varsa (ki vardır) birbirimizi sulayıp beslemektir, anahtarla gövdelerimizi yüzmek yerine, kalp çiziyor olsak bile. Tembellik hakkının, başarısız olmak hakkının insanlık anlayışlarımıza nüfuz etmelerini talep ediyorum mesela, ellerimiz ilüzyonların değil insanların başını okşamaya alışacaksa. Eşitlik ve dayanışma haklarında büyük cümleler kurulacak,  bu kelimeleri kullanan konuşmacının pozisyonunu kurtarılmış ve aydınlanmış kılacak, öteki yandan da konuşmacının pratikte üzerine basabileceği süslü kelimeler olarak kalacak araçlar değil, hayatımızın amacı, yaptıklarımızın doğası olma elzemliğine sahiptirler.  Sadece ve sadece yanyana durduğumuz için bu evrende, asla izole insan üniteleri olamayacağımız için, kafa başı yüklerin tek kişinin omuzlarının kaldıramayacağı kadar olduğundan genellikle, birbirimize bakarak olmaktır hayatın tertipsizliğine mütemadiyen takılıp düşmemenin, nefes nefese kalıp durmamanın nacizane yöntemi.

Erdoğan, Aslı, Kırmızı Pelerinli Kent, İstanbul, Everest Yayınları, 1998, s. 126.

 

 

 

Bu haber toplam 1766 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler