1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Baharat Kokulu Bakkallar
Baharat Kokulu Bakkallar

Baharat Kokulu Bakkallar

Özden Nazım Selenge; Ve ben, masal anlattığımda, “Bir zengin prens varmış, bakkalmış…” diye başlardım

A+A-

Özden Nazım Selenge

 

Çocukken, bakkallar, benim için gizemli ve bana sevinç veren yerlerdi. Bize anlatılan veya okuduğumuz masallarda zengin prenslerin ve insanların, sarayları, ucu bucağı dönmez bağ bahçe, tarlaları, hezmikârları, halayıkları, odalar dolusu mücevherleri vardı hep. Ama bana göre, en zengin insanlar bakkallardı çünkü her şeyleri, çok çok şeyleri vardı.

Ve ben, masal anlattığımda, “Bir zengin prens varmış, bakkalmış…” diye başlardım. Ve nedense, aklıma Şeher’deki bakkallar gelmezdi; onlar düzenliydi, temizdi. Bir baktın mı, her şeyi, istiflenmiş, yerli yerinde görürdüm. Gördüklerinin ne olduğuna da yanaşıp bakamazdın. “Yasaktır” diye bir levha görmesem de, eşyaya dokunulmayacağını çocuk sezgimle hissetmiştim. Uzaktan, dik dik bakmak bile yasaktı belki de. Babam, Şeher’in en önemli bakkalının hatırlı müşterisiydi. Alışveriş yapmak, köy yerindeki ailesine, değişik şeyler tattırmaktan ve tatmaktan çok zevk alırdı.

Alışverişini yaparken iki elimle babamın, kocaman, sıcacık elini sıkıca tutmaktan kan ter içinde kalırdım. Bakkaliyenin sahibi ne denli hürmet ederse etsin, bana yabansı gelirdi. “Al hanımgız pisgot ye” diye ikramda bulunurdu. Ağzımın suyu akmasına rağmen yüzümü döner, bir an önce kaçmak isterdim.

Bir de Şeher’de kumaş satan, helva yapan, zerzevat satan, arabacıklarda gezginci satıcılar, ve her gereksinime cevap veren, çeşit çeşit dükkânlar vardı. Dolayısıyla, Şeher bakkallarında, değişik yemişler eşyalar olsa da köydekiler gibi iğneden sürmeye her şey bulundurmazdı ve o sihir dolu koku, doyunca, tadınca değildi.

Annemin köyü Arçoz’daki -Yiğitler- Ali Dayımın (Şinasi Tekman’ın babası) ve Hasan Dayımın (Mehmet ve Osman Ertuğ’un babaları) bakkal dükkânları, benim için en ihtişamlı yerlerdi. Koca Kıbrıs’ta, benzerleri olmadığını sanırdım.

Açılıp kapandıkça, menteşeleri iyice gıcırdayan bu görkemli kapıların, ses çıkarmaması için neden yağlanmadığını, ergen olduktan sonra yorumlamaya başladım;

Neden o kadar yüksek ve genişti o kapılar? Doğal ki öyle olmalıydı. Kışın soğuk kırcısında, yazın alafında, ardına kadar açık duran bu kapılar, dükkân önünden geçenleri, içeriye bir tür davetti. Hem dükkânın içindekileri, iyice bir görürdü insanlar. Hem, bakkalın kendisi de etrafı bir güzel kolaçan eder, zaten tanıdık bildik olan herkese selâm verir, bazan da dükkâna davet ederdi sohbet için. E, davete icabet edenler de dibelikten sırasız insanlar değildi. Girmişken az da olsa alışveriş yapar, hem bakkalın, hem de evdeki çoluk çocuğun gönlünü hoş eylerdi; kimileri, peşin bile öderdi.

Kapı gıcırtısına gelince, “Dükkân açıldı ey ahali…” Ve akşam üzeri “Kapadıyorum ha… Tezele gelin bir eksiğiniz varsa…” demekti. Kimi bakkalların, bu kapı açma kapama işini birkaç kez yinelediklerini de duymuşluğum var… Eh, bu da o zamanın reklâmı sayılırdı.

Ali Dayımın bakkaliyesi, enine uzun, şimdinin marketleri gibiydi; ama düzensiz… Beni cezbeden yanı da oydu. Sayısız çeşitleri olan bir dükkânda nizam intizam olması mümkün müydü? Her gidişimde yeni bir eşyayı keşfetmek, onlara yakından bakmak, dayımın tenhasını kısıp, dokunup koklamak tatların, keyiflerin en doyumsuzuydu.

Ayrıntılardan hoşlanmayan okuyucular beni bağışlasın. Eski bakkallardaki envayı saymazsam olmaz; çok uzatmayacağım, söz…

Sıçan tuzağından, zehirinden iğneye, mıhladıza… Susda, masıra, ganca.

Kumaşlar: Dibet, basma, pambıklı, şarmez, sadakor, şilte bezi, yorganyüzü, humayın, kapot bezi, tülbent, ipek keten, boblin, kasnak, moline, lâstik, erkeklerin içdonuna konan kiremidi dört köşe lâstik, tire, makine iğnesi, yağdanlık. Perisgânlarda pirilliler renk renk… Tuzlu tuzsuz ve şekerli leblebi, şekerbadem, mezdekili şeker, güllü lôkum, hindistanlı kâğıtlı şeker…

Fildigoz ve ısbor çorap, yemeni boncuğu… Keçi koyun çanı, zincir… Kesme çakma avadanlıkları…

Kalın tuz, leymonduzu, şap, nişadır, şeker, garasakız.

Lâmba, üsgüf, lâmba fitili, fener, lûks, fanoz, firkete islim, islim iğnesi, begga, mavi isbirtorakısı, sacayağı. İlif, velesbitli ve develi yeşil sabun, tütülü sabun, garbolit sabunu, sabunboku, çivit. Sicim, isbaho, kalın ip, zembil, elpaze. Ateş maşası, saç maşası, saç filesi, biryantin, nacet marka jilet. Kars potin boyası, potin ve elbise fırçası, kıstırık, tarak.

Çinko kap. Hatta porselen… Pulât, cam bardak, perisgân. Çocukların guş lâsdiği için saggân –Babam, asli görevi olan öğretmenliğinden dolayı, yanlış söylenen her sözcüğü düzeltirdi nerde olursa olsun. “O kelime, sahtiyandır; yani deri” dese de herkes bildiğini okurdu-

Garşı yağı ve lâmbasuyu, bir de kocaman sirke küpleri dükkânın dışında olurdu. Birer de musluğu vardı varellerin.

Bakkal dükkânlarının duvarlarında, sahibinin huyuna, kişiliğine göre değişen, iyice tozlanmış, uçları kıvrılmış, yırtık, renkleri esmerleşmiş afişler de vardı.

Dünya güzeli Züleyha, kimi ok kirpikli Amerikan artistleri. O zamanlar, Türkiye’nin en gözde ses sanatçıları olan, Zehra Bilir, Perihan Altındağ, Hamiyet Yüceses, saçında kocaman gülüyle Suzan Yakar, Safiye Aylâ, Müzeyyen Senar, Münür Nureddin.

Yalnızca Atatürk, İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın resimleri camlı çerçeveliydi; artistler, şarkıcılarla denk tutulur muydu o yüce insanlar?..

Kimi, sıçan zehiri ve zirai ilâç reklâmları… Veresiye ve peşin veren satıcıların hallerini anlatan afişler asılsa da duvarlara; çoğu bakkalların birkaç göbekli veresiye defterinin, sene içinde maksıldan alınan parayla gülerdi yüzü ve bedeni rahata erer, yavaş yavaş denkleşirdi.

Bakkal dükkânlarında, bütün kokuları bastıran, havaya hükmeden baharatların varlığından pek haberdar değildim önceleri. Boyumun yetmeyeceği yerlerdeydi belki… Ya da görüntüleri bana albenili gelmemişti…

Dış görüntüsüyle pek de çekici olmayan bakkal dükkânlarına daha adım atmadan insanı mest eden bu -babamın deyişiyle rayiha, kimi köy insanına göre reha- rayiha neydi ki? Annemin, özenle bizden sakladığı, yalnızca ailecek sokağa çıkacağımızda süründüğü, “soir de Paris” parfümünden bile esriticiydi bakkal dükkânının kokusu.

Her bilmediğimi soran ben, nedense “Ne kokusu bu?” diye kimselere sormazdım. Kendi bâkir dünyacığımda meseller üretirdim. Bu dükkânların gizli bir yerinde, hiç görülmemiş, duyulmamış bir çiçek ekiliydi ki her dalı, yaprağı başka renkte ve değişik kokuşluydu. Ya da bir tılsımlı çiçek ağacıydı.

Sanılmasın ki, o zamanlarda, köyde büyüyen çocuklar çiçeklerden bihaberdi. Şeherlilerden, çok çok daha donanımlıydık bu konuda. Ovaya, dağ, tepeye nakşolan kırçiçeklerinden gayrı, okulumuzun bahçesinde yetiştirdiğimiz, gül, sümbül, nergis, lâlenin her çeşidi, zambağın birçok türü, yalın kat ve gatmeri çardellâlar, girit, şebboy, hercai menekşe, asıl menekşe keten, İngiliz karanfili, ebter yalınkat karanfiller, lilium, Margaret, Sweet Williams, Ağı, gül-i zîba, zinya, cezar, dildamak ve daha birçok tür çiçekle eşsiz bezemli bir halı görünümündeydi bahçemiz. Ayrıca kibar, nazlı çiçeklerimiz, saksılara ekilir, annemin yasemin elinin ve yüreğinin sevgisi, özeniyle dürütülürdü; ebru ve aşı karanfiller, fincan ve tabağı, zümbülteber, gecetüten, misk zambağı ve arpaçiçekleri…

Tüm bu nazenin, edalı, benzersiz kokuşlu çiçekler, bir tek kök ve gövdede açınca, can, yürek dayanmazdı bu rayihaya…

Biraz daha büyüyüp de aklım kesince, bakkallardaki bu sihirli kokunun, baharatlardan geldiğini anladım ama o düşlerimin çiçek ağacını, dükkânların bir tenha yerinde büyütmeye devam ettim. Hatta “Sevgi Gülü” adlı çocuk oyunumda bu çiçekten söz ettim.

Bakkal dükkânına her girişimde yüzümde başlayıp bedenimde dönenen, o sır dolu, aynı zamanda coşkun gülüşümün nedeni, yalnızca bana ait çiçek ağacı meseliydi. Dayılarım, genaplalarım, çok “hazederlerdi” bu herkesten değişik gülüşümü ki, “Ama bu çocuk ne güleçtir öyle,” der, ya birkaç şeker veya lôkum verirlerdi. Ya da babamdan gizli bir madalyon sakız.

Artık baharat kokulu bakkallar yok, olanlar da kokusuz.

O naif güleçliğimden de eser kalmadı.

Ama yüreğimin en asude yerinde, tılsımlı çiçek ağacım hâlâ var.

 

 

                                                                 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 787 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler