1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Bağımsız Evlilikler...
Bağımsız Evlilikler...

Bağımsız Evlilikler...

Hani “yaş otuz beş, yolun yarısı eder” demişti ya Cahit Sıtkı Tarancı; peki ama ya kırklar?.. 40 yaş bunalımının sarmalında kaybolan yıllara yakılan ağıtlara ne demeli?. Gençliğin ilk döneminde yaşanan o en ateşli ilk aşklar. Gençliğin toyluğu

A+A-

 

 

Hani “yaş otuz beş, yolun yarısı eder” demişti ya Cahit Sıtkı Tarancı; peki ama ya kırklar?.. 40 yaş bunalımının sarmalında kaybolan yıllara yakılan ağıtlara ne demeli?. Gençliğin ilk döneminde yaşanan o en ateşli ilk aşklar. Gençliğin toyluğuyla yaşamı kocaman ve rengârenk bir tiyatro sahnesi gibi algıladığımız ve kendimizi başrole oturttuğumuz o kocaman, hülyalı dünyada yaşadıklarımız. En büyük aşkın bizimkisi olduğunu düşündüğümüz, çivisi çıkmış bu dünyada fark yaratacağımıza inandığımız, değişimin mümkün olduğunu sandığımız, hayallerimizin peşinden rüzgârdaki yaprak misali sürüklendiğimiz o kavak yelleri yılları...

 

40’lı yıllar sanırım işte bütün bunları sorgulamaya başladığımız dönemdir.

Toplumun en küçük birimi sayılan ve Roma döneminden beri var olan evlilik kurumuna güvenimizi yitirmeye başladığımız yıllar.

Yaralı, boynu bükük birlikteliklerin zorla sürdürülmeye çalışıldığı, kâh o birlikteliklere sinerji vermeye çalıştığımız, kâh bu çabada umutsuzluğa kapılıp alıp başımızı yalnızlığa yelken açtığımız yıllar.

Artık yavaş yavaş, kendimizi başrol oyuncusu sandığımız tiyatro sahnesinden inmekle inmemek arasında bocaladığımız, kafamızın karmakarışık olduğu kritik bir yaşam dönemeci.

Henüz seyirci koltuklarına geçmenin erken olduğu, ama geçen yıllar içinde oluşan, kabuk bağlayan yaralarımızı kaşımaya başladığımız ve çoğu zaman da yaşamdaki kırgınlıklarla boğuştuğumuz acılı yıllar.

Fırtınalarla geçen yıllar içinde kim bilir kaç kez lastiğimiz patlamış, motorumuz su kaynatmış ve son hızla duvara vurmuşuzdur.

 

BUNALIMLI BİR ARAYIŞ BAŞLAR…

 

En çok da evlilik kurumu etkilenir bu bunalımdan. Kimisi “heyecan bitti, kardeş olduk artık” der, kimisi de içindeki boşluktan yakınır.

Taze ete susamış sırtlanlar gibi “kadın ya da erkek kokusu” arayanlarla dolar ortalık.

Artık başucu vitaminleri, gençlik hapları vardır komodinlerin çekmecelerinde. Gardıropları genç işi  kotlar, deri ceketler doldurur…

Hâlâ beğeniliyor olmanın dayanılmaz çekiciliğinde, hâlâ yapabiliyor olmanın hazzı yaşanır, bambaşka ihanet kokan kollarda.

Kimisi şişkin cüzdanındaki paralarla bir seks kölesinin koynunda arar durur hayatın anlamını…

Kimisi de soylu, hanım hanımcık, talihsiz ama bir o kadar da çekici dula emanet eder, evlilik duvarını yıkacak o kocaman balyozu…

Öyle ya, bir kez uyanmıştır nefis, artık ne iş ve ne de ev vardır gözde. Kadın ya da erkek olmak pek de fark etmez tiyatro sahnesinden inmemeye çalışan çiftler arasındaki bu bunalımlı yarışta.

 

İşte belki de bundan dolayıdır evlilik kurumunun artık romantizimi aramaktan vaz geçip “bağımsız evlilik” tarzına dönüşmesi. Nedir bağımsız evlilikler?  Çift yine bir kadın ve bir erkekten oluşur. Ama ikisi de tıpkı erkek gibi bencil ve özgürdür. Herkes kendi işini yapar, kendi hayallerinin ve dünyasının peşinden gider. Kimse kimseye tabi değildir. Ne erkek kadına, ne de kadın erkeğe. Özgürdür bu birliktelikte tüm gitmeler ve gelmeler… Uçmalar ve konmalar… Kilitli kapılar yoktur evliliklerde. Kadın ya da erkek, ikisi de toplumsal normların erkeğe biçtiği kurumsallaşmış rolü  yaşar  evliliğin bu çağdaş modelinde. Yani çiftlerin ikisi de sanki erkek miş gibi ben merkezlidir bu tür bir evlilik kurumunda…

 

BAĞIMSIZ EVLİLİK TARZINI DÜŞÜNMEK…

 

Bir zamanlar Avrupa’nın dünyaya sunduğu burjuva evlilikler vardı. Evlilik sadece bir kurumdu. Bazen statünün, bazen de ticari kaygıların merkezde olduğu bir kurum. Aşk için değil toplumsal gereklilikler için evlendi insanlar yıllar boyu. Bu tür kurumlarda çoğu zaman metres geleneği de neredeyse yasal gibiydi. Sonra 1900’lerin başında Amerikalılar bize evlilikteki romantizimi anlattılar. Öyle ya, evlilikler artık burjuva merkezli değil, romantizme odaklı kurumlar olmalıydı. Eşler birbirini sevmeli, ilişkilerinde romantizmi yaşamalıydılar. Sevginin ve romantizmin sarmalındaki evlilik modelinin propagandasını yapma adına ne romanlar yazıldı, ne filmler çevrildi, ne şarkılar ve şiirler üretildi, politika sahnesine kadar tırmanan ne şovlar yapıldı.  Amerikan usulü kampanyayla kutsandıkça kutsandı bu model; hayattaki başarının ve mutluluğun da gereği olarak gösterildi.  Gelgelelim, bu da tutmadı. O kutsanan evliliklerin kapalı kapılar arkasındaki ikiyüzlülükleri deşifre oldu. Şimdilerde yıpranan, güven kaybeden, çok yorgun düşen evlilik kurumunu  kurtarmanın yollarından biri de bu tür bir evlilik kurumunu düşünebilmektir belki de. Toplumun bu en küçük birimini, birlikteliğini yaşatabilmek adına,  kadın ve erkek için de “BAĞIMSIZ EVLİLİK” tarzını düşünebilmemiz ve içimize sindirebilmemiz gerekir diye düşünüyorum. Kadının da erkeğin tüm haklarına ve özgürlüklerine sahip olacağı o eşitlikçi tarzı...

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1419 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler