1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Baf Hakkında Beynimdeki Hatıra Kırıntıları -2-
Baf Hakkında Beynimdeki Hatıra Kırıntıları -2-

Baf Hakkında Beynimdeki Hatıra Kırıntıları -2-

ULUS IRKAD: Baf üzerine anılara -biraz karışık da olsa- devam etmek istiyorum

A+A-

Baf Hakkında Beynimdeki Hatıra Kırıntıları -2-

 Ulus Irkad

ulusirkad@hotmail.com

 

 

Baf üzerine anılara  -biraz karışık da olsa- devam etmek istiyorum. 1961 veya 1962 yıllarıydı. Bir gün Arif Albayrak’la birlikte (Arif’lerin kiracısıydık o yıllar) babasına gitmeye karar vermiştik; çok iyi hatırlıyorum, Arif’in en sevdiği peynir kaşkavaldı;  sabahleyin erken kalkan Arif, o sabah  annesi Hatice Abla’dan bu peyniri istedi. Arif, kaşkaval peynirsiz kahvaltı yapamayacağını ve babasına gidip ona, illa ki, o peynirden alınmasını istiyordu. Ve böylelikle Hatice Abla, bizi, apar topar handa nalbantlık yapan Hacı Ali Dayı’nın (Arif Albayrak’ın babası) yanına gönderdi. O gün, orada (handa), ilk defa Ali Dayı’nın atlara, katırlara veya öküzlere nasıl nal taktığını gözlemledim. Ali Dayı önce keskin ve ince bir kasatura ile hayvanın ayak etrafında nasırlanmış ve taş gibi sertleşmiş et parçalarını alırken, daha sonra temizlediği bu yere temiz ve kutudan çıkma parıldayan çivilerle, yine bir kutunun içinden çıkardığı nalı çakarak takmakta ve hayvan, ilkin ayağı acısa bile, bu yeni ayakkabı diyeceğimiz düzeneğe alışarak ve nalların metal sesini de çıkararak sahibiyle birlikte oradan ayrılmaktaydı. Tabii Ali Dayı bu işi her hayvana uygulamakta ve karşılığında da belli bir ücret almaktaydı. Oradan ayrıldıktan sonra eve geldiğimizde, Hatice Abla’nın yaptığı güzel gabiraları üzerlerine margarin sürüp yanında da kaşkaval peynir ve sıcak-şekerli sütle birlikte bir güzel yemiştik.

         Kral Faruk Dayı’yı, 1960’lı yıllarda, o davudi sesi ve Ülkü Yurdu takımına tezahürat edişiyle hatırlarım. O bağırınca tüm Baflılar da tezahürata başlardı. Futbol sahası Eski Baf Kurtuluş Lisesi’nin ve Rum Cimnasyumu’nun yanındaydı. Futbolculardan Avni Gameno, Ramadan Dadi, kalede Mehmet Nayım Abi ve  bir de teyzemin oğlu Zeynel Abi’yi  (Zeynel Arıkan)  hatırlarım. Karabardak da var mıydı o oyuncular arasında? Hatta meşhur Süt, yani Mehmet Süt… Hani gözü çok tutan Mustafa Çukur Dayı’nın küçük kardeşi Mehmet Süt... Onun çok iyi futbol oynadığını ve havadan gelen topları kontrol ettiğini anlatırdı babam. Mesela havadan gelen bir topu ayağının burnuyla durdurarak, bir cambaz gibi, hareket ettiğini anlatırdı hep. Kıbrıs’ta gelmiş geçmiş futbolcular içinde Süt’ün yaptığı hareketleri yapabilecek bir futbolcunun pek olmadığını da anlatırdı rahmetli babam. Yani Hüseyin Irkad… Mehmet Süt Dayı’yı 1964 sonrası Ülkü Yurdu kahvehanesinin bir müdavimi olarak ve 1963 öncesinde ise Yeşilova Sineması’ndan çıkarken omzunda büyük oğlu Hasan’ı eve götürürken anımsarım. Mehmet Dayı, içkiyi seven ve devamlı içen, bir de ava çok meraklı biriydi. Hayatını duvar boyacılığıyla kazanırdı. Hanımı rahmetli Servet Abla’yı da unutmak imkansızdır herhalde. Babam, kalecilik yapmıştı Ülkü Yurdu’nda ama ben babamı daha fazla enklav dönemindeki mücahit maçlarından hatırlarım. O takımda Niyazi Tomson’u (göbeğine rağmen) çok iyi bir geri müdafaacı olarak hatırlarım. Sözünü ettiğim dönemde, Ali Volkan ve Alpay Volkan’ın kurdukları takım -Şaban Balıkçıoğlu da o takımda oynamaktaydı- sanırım en iyi takımdı. Bir de Saray kumandanlığına bağlı, komutanlardan kurulu Zafer adlı bir takım vardı.

Buraya kadar 1967 dönemine değindim fakat esasen 1950’lere dönmem gerekiyor. Hatta Zihni Dayım’ın (Zihni İmamzade) hatıra defterine bakarak 1890’lı yılları anlatmam gerekiyor. Evet, Dayım’ın anı defterine bakıp o dönemleri sizlerle paylaşmak istiyorum. 1900’lü yılların başlarından itibaren Dayım anı defteri tutmuştu ve bu yazıda o defterden birçok anısını aktarmayı düşünüyorum, eski Baf’a dair... Birçok Baflı bilemeyebilir belki ama Dayım 1907’den itibaren günlük de tutmuştur. Önceleri günlüğünü eski Türkçe yazmış, daha sonra ise Türkiye’de Dil Devrimi’nin ardından yeni Türkçe harfleri kullanmıştır. Size, Dayım’ın 1907 yılından itibaren tuttuğu günlükten bazı bölümler sunacağım. Ve yine ekleyeyim ki, Baflıların birçoğu bu yazılanlardan haberdar değildir, günlüklerin Baf’ta yazıldığını bilen pek yoktur. İşte onun hatıra defterinden  bazı bölümler:

“8 Ocak 1895’te Baf Kasabası’nda, Zinonas Sokağı’nda, 16 numaralı evde  doğdum. 1899’da babam henüz bir yıllık tahsildarken Mağusa kazasında Aytotoro’ya (ve bölgesindeki köylere) becayiş edildi. Önce kendisi gitti. Kara yolları tehlikeli olduğu için bizi oraya deniz yoluyla nakletmeyi seçtiler. Henüz 3-4 yaşında olduğum için o yılları tam hatırlamıyorum. Baf’tan hareket etmiştik, fırtına olmuş ve tehlike geçirmiştik. Limasol’da durakladık. İskele, Gereğo Burnu’ndan Mağusa ve Gastriya civarında gümrük ambarları bulunan Kastrulli İstasyonu’ndan geçerek dışarı çıktık. Babam bizi karşıladı. Öküz arabaları ile Aytotoro’ya yerleştik. Ben varlığımı, benliğimi burada anladım. O zaman Aytotoro bir idare merkezi idi. Gümrükçü burada oturur, gündüz ise Kastrulli’ye giderdi. Çavuş ve müdür (idare amiri vekili) buranın sakinlerindendi. Burada, Osmanlı Devleti’ne ait bir telgrafhane vardı ve adı İskender olan bir Ermeni görev yapardı. Fakat bu hain, Eastern Kumpanyası’ndan rüşvet alarak Valya’dan Lazkiye’ye giden Kaployu kapatmıştı. Bu sözü edilenler dışında, Abdulgani adında bir de tellerin ve direklerin tamircisi vardı. Tahsildar da burada kalırdı.

Bir sene burada kaldıktan sonra su kifayetsizliği yüzünden müsaade istihsal ederek babamın merkezini Komi Kebir’e naklettik. Komi Kebir’de polis vardı. Bir onbaşı, bir süvari ve bir piyadeden müteşekkil 15 kişi vardı.

Komikebir’e 1900’de gittik. 1907 Ekim ayının 6’sında ise kaçtık (terk ettik). 1905-1906 senelerinde babamın tahsildarlık vazifesi Lefkonuk ve civarında geçtiği için kısmen oralarda da yaşadım…”

“1908 sonbaharında Komi panayırı biter bitmez babam becayiş olduğu Baf’a gittiği için, biz de öküz arabaları ile Mağusa’ya sur içine geldik. Mağusa’dan İskele’ye Müderris Efendilere bindik (misafir olduk) ve oradan da Limasol’a gittik. Limasol’da babamı bulduk. Amcam Kamil Efendi orada Dava katibi memuriyetinde idi. Kardeşim Mustafa da orada polisti. Bir gün istirahattan sonra Baf’a geldik. Evlerimiz kirada olduğu için onun bitişiğinde tek odalı viran bir ev vardı. Boyatma mecburiyeti oldu.

O zaman Baf’ta Dar’ül İrfan adında orta dereceli bir mektep vardı. Başöğretmen Hafız Osman  Efendi, İngilizce ve diğer dersleri veriyordu, kısacası idadi mezunu Ali Veli (Lefkonuklu Oridilerden), daha sonra Türabi Şeyhi oldu. Bu istaflata (personelle) 2 sene okudum. Üçüncü sene Başöğretmen Niyazi Efendi döneminde 1911’de mezun oldum. 1910’da Darül İrfan resmen rüşti sınıfına girdim. İbrahim Efendi öğretmen  tasnifini yaptı. Dersler; Kuran-ı Kerim, Arapça, Farsça, Din dersi, Hıfzı sıhhat, Coğrafya, tarih ve aritmetikti.

         Yasin’i ezberlemek zorundaydık. Arapçayı Arapça bilmeyen, Farsçayı Farsçayı bilmeyen hocalar okuturdu ama neyi, niçin öğrendiğimizi de anlayamıyorduk. Musiki (gına) Arapça koşuklu (Sedamin talatihi….) bir şeyler öğretilirdi. Öğle namazına Hafız Osman Efendi idaresinde her gün gitmek mecburiyeti vardı.

Niyazi Efendi bizi irşad etti (mezun etti) ve İdadi’ye gitmemizi teşvik etti. Ben, Bodamyalızade Aziz Efendi’nin oğlu Mahmud Necmi ve Hafız Ramadan’ın torunu Eşref Mehmet, İdadi’ye gittik. Rüşti’deki numaram “1”, Mahmud Necmi’ninki ise “2” idi. Lefkoşa’ya Hakim Feyzi Efendi’nin himayesinde gittik. Maceralı bir yolculuk… Feyzi Efendi, ben, Mahmud viklotu ile Poli yolunda Kuyuka’ya kadar gittik. Orada hayvanlar ile Malatya’ya, Fevzi Efendi’nin köyüne gittik -babam oradaydı- ve onunla görüştük. Sabah erken, Poli-Omorfo yolunu işleyen Hacı Tabi’ye yetişmek için yola koyulduk. Eşeciklerin üstündeydik. Oraya vardığımızda Hacı tabi Garotsası (o zamanki araba çeşitlerinden biri) yarım saat önce ayrılmıştı. Yola koyulduk. Pomo’da öğle yemeği için mola verdik. Pomo, pis, sağda ve solda domuzlar olan, etrafta sinek alaylarının bulunduğu bir yerdi; ancak çaresiz orada dinlendik. Ondan sonra lahse lahse (yavaş yavaş) bir araba zuhur (belirir) eder derken akşama Pirgo İstasyonu’na vardık. O zaman altlı üstlü bir istasyondan başka bina yoktu. Gece kaynanmış bakla yedik. Tahtakuruları katar katar üstümüze çöktüğü için uyuyamadık, geceyi sandalye üstünde geçirdik. Fevzi Efendi de bizden farksızdı…” diyerek Dayım İmamzade anı defterinde Baf’tan Lefkoşa’ya gidişinin ne kadar zor olduğunu anlatmaktadır.

Dayım, Aydın yani Ayyani köyündeki 1915 yılında başlayan öğretmenliğini de yazmıştı. O, Öğretmenler Birliği Başkanı olarak, Hasane Ilgaz ve İffet Halim Oruz ile birlikte 108 öğretmeni nasıl Türkiye’ye götürdüğünü anı defterinde anlatmıştır. 1977 yılında Girne’de okurken (Öğretmen Koleji’ne gidiyordum) Dayım’ı her hafta ziyaret ettiğimden dolayı, günün birinde o zamanlar hayatta olan CHP milletvekili Hasene Ilgaz’ı evde bulmuş ve onunla tanışmıştım. Hasene Ilgaz ve İffet Halim Oruz, Atatük zamanında CHP’ye katılan ve milletvekili olan iki kadın milletvekiliydi. Dayımla araları çok iyiydi ve dostlukları da ölene kadar devam etmiştir. Hatta Hasene Hanım’a bir aralık “Hasene Hanım” diye hitap edince bana kırılmış ve şu şekilde konuşmuştu “Ulus’cuğum lütfen bana Hasene Teyze diye hitap et; çünkü ben resmiyetten nefret ederim”. Onu hayatım boyunca bir tek orada gördüm ve bir daha da göremedim; ama Hasene Teyze hep aklımda, o zarif insan her zaman Dayım’ın arkadaşı olan teyzem olarak anılarımda kalacaktır.

1988 yılında Girne Kütüphanesi’nden çıkarken Dayım’a bir araba çarptı ve o kazada öldü. Öldüğü zaman 93 yaşındaydı… Kazanın olduğu gün bile koltuğunun altında kitapları vardı. Ölene kadar Dayım’la iletişimim hep devam etmiştir. Hatta ölmeden önce -şu anda sizlere alıntılar sunduğum- anı defterini de bana hediye etmişti.

İdadi’de okurken, 1912 yılında, Babıali’de darbeyle devrilen Kıbrıslı Sadrazam Mehmet Kamil Paşa ile tanışan Dayım, o yıllarda kendisiyle Sünuhat Gazetesi için bir ropörtaj yapmıştı. Dayım’ın anlattığına göre, Kamil Paşa o zamanlar Lefkoşa burçlarının tapusunu Türklerin üzerine geçirme teklifi yapmıştı... Ve bir sadrazam olarak böyle bir yetkisi olduğunu Dayım’a vurgulamıştı. Kamil Paşa’nın babamın dedesi olan Ömer Dedem’in de çok yakın akrabası (dayısı veya amcası da olabilirdi, babam öldüğü için ona danışamayacağıma göre detaylarda unutkanlık olabilir) olduğunu bana rahmetli babam  naklederdi; ama büyük dedem ailenin istemediği bir kadınla evlendiğinden dolayı aile tarafından reddedilmişti. Dedem, Mısır’dan gelmişti Kıbrıs’a. Orada malları ve akrabalarının hatta kızkardeşlerinin olduğunu babam devamlı anlatırdı. Kamil Paşa bir zamanlar Mısır valiliği de yapmıştı. Onun gençlik yıllarında Baf Medresesi’nden mezun olduğunu, Tuzla ve Baf’ta kaymakamlık yaptığını da buradan anımsatmam gerekir. Bu arada o yıllarda İdadi’de öğrenci olan Zihni Dayım, o yıllarda Sadrazam Kamil Paşa’yı vurmak için bir İttihatçı Karadağlı silahşorun Kıbrıs’a geldiğini nakleder ama onların yani öğrencilerin Sadrazamı uyardıklarını anılarında belirtir. O yıllarda Kamil Paşa’nın yerine geçen İttihatçı yeni Sadrazam Mahmud Şevket Paşa İstanbul’da öldürüldüğü için ona misilleme olarak Kamil Paşa’nın İttihat ve Terakki kesiminin Almancı fraksiyonu tarafından ölüm emrinin verildiğini belirtir. Daha sonra sabık sadrazam bir kalp krizi sonucu hayata gözlerini kapar ve Arabahmet Camii’ne törenle gömülür (1913).

-Devam Edecek-

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 937 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler