1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BAF HAKKINDA BEYNİMDE KALAN SON BİLGİ KIRINTILARI -21-
BAF HAKKINDA BEYNİMDE KALAN SON BİLGİ KIRINTILARI -21-

BAF HAKKINDA BEYNİMDE KALAN SON BİLGİ KIRINTILARI -21-

Ulus IrkadBAFLI DELİ ALİ VE DELİ HÜSEYİN’İN AĞABEYLERİ KAMİL VE HALİL HOCALARIN EFSANESİ

A+A-

 

BAFLI  DELİ ALİ VE DELİ HÜSEYİN’İN AĞABEYLERİ KAMİL VE HALİL HOCALARIN EFSANESİ

 

Ulus Irkad

ulusirkad@hotmail.com

 

Yine 1930’lu yıllarda geçen önemli bir olaya daha parmak basmak gerekecektir. O yıllarda hem Baf’ın hem de Kıbrıs’ın en önemli avukatlarından biri olan Baflı Süleyman Şevket, Baf’ın Aşelya Köprüsünden geçerken, derenin köprüyü alması üzerine, arabasıyla birlikte denize sürüklenip kaybolacak ve cesedi ancak uzun bir müddet sonra bulunacaktır. Çok ilginçtir Şevket öldüğü zaman onun için ağıt yakılacaktır, buna sebep ise o günlerde Süleyman Şevket’in Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürkler tarafından çok sevilmesi ve hatta geleceğin lideri olarak görülmesidir:

Onun hakkında yazılan ağıttan birkaç dizeyi aktarmak istiyorum:

Bİ MA DU ŞEVKET

Nagovgusin da lakirga

Dora nasiobade

Genan draudin nasasbo

Geolisas nağriğade

Hristiani Otomani Gondamisi sinahdide

Gebiğidin Otomanon

Brodiforan Nadide

Andi de Gedalafimu

Namin bareksiğide

Gisdahurya brugrisgesde

Namengadiroğude

En ce bi yasdon rasgalon

Rammada namemahi

Cenalalodo biğman

Horiznagammo lafi

Gabuda Vreçça bulalun

Endayennigadamu

Ge Mustafan me leğusin

Emenan do onomamun

Gegoryanimu idane

Afdibunamiliso

Ston gozmomu anthiminon yanafisu

Dobiğman bunasosbo

Doranadarhimiso

Geddieu desbraksesu

Eğonasassiuse

Dimbraksin buğegamon…

(Türkçesi: Lakırdıları kesin şimdi susunuz,

Ayıptır size söyleyim bana kulak veriniz

Hristiyanlar Müslümanlar yakın gelin toplanın

Kınamayın ben Türk şairini

Gelin ilk şiirimi dinleyin

Beni dinlerken ne olur ayıplamayın

Biri öğretmedi bana şiir yazmayı

Doğum yerim Vreçça imzam da Mustafadır

Bahsedeceğim kişi köylümdü

Onu anmak istedim….)

Tarih 1936’dır. Rivayet odur ki 1924 yılında, Lozan antlaşmasından sonra, Türkiye’ye diğer Kıbrıslıtürkler gibi Baf’tan birçok Baflı Türk de,  göç etmektedir. Göç eden Kıbrıslıtürklerden biri de Saymenlerin akrabalarından olan Türkiye Devlet Konservatuvarı elemanlarından Vehbi Tümendir - ben Vehbi Tümen’nin 1975 yılında orkestranın Kıbrıs’a gelişiyle Saymenlerin annesi Münüre ablayı ziyarete geldiğini hatırlıyorum (Sayın Hüseyin Kanatlı da yanındaydı). Aradan altmış yıl geçmiş olmasına rağmen Tümen Baf’ı unutmamış ve 1975 yılında Kıbrıs’a bir konser için geldiğinde, Baf’taki yeğenlerini arayıp bulmuştur. Bu olay yanında, bir başkasını daha anlatmak istiyorum. Ancak hemen hatırlatmam gerekir ki burada aktaracaklarım benim bizzat şahit olduğum değil başkalarının anlattıkları hikâyelerdir.  Dolayısıyla yazacaklarım konu hakkında bilgileri olanların katkılarına ve eleştirilerine açıktır. Ancak şunu söyleyebilirim ki söz konusu olay hâlâ bir efsane olarak anlatılmaktadır ve bu efsaneye bir de acımasız bir cinayet eşlik etmektedir. Herkes Deli Ali ve Deli Hüseyin’i tanımaktadır. Onlar Baf’ın maskotlarıdırlar ama Deli Ali ile Deli Hüseyin’in ağabeyleri olan iki kardeşleri daha vardır: Kâmil ve Halil Hoca kardeşler… Ancak Kâmil ve Halil,  Ali ve Hüseyin’e pek benzememektedirler, çok daha zekidirler. Zübüklük derecesinde cahil olmalarına rağmen Baf’ta oldukça etkin olabilecek güç ve beceriye sahip iki insandırlar.  Bu ikilide beyin büyük kardeş Kâmil Hocadır. Kâmil bakkaliye sahibi ve “güya” oldukça milliyetçi görülmekte, Halil ise kurmuş olduğu bir çete ile Baf’ı haraca kesmektedir. Anlatıldığına göre Kâmil ve Halil aslında her iki tarafa da çalışmaktadırlar. Yani hem İngiliz’e hem de Türk’e... İlk zamanlar Kâmil kendini yer altı örgütü lideri olarak bile saydırmaktadır. Bu kadar da değil, bir başka rivayet de kayıkla Türkiye’ye gittiği ve oradan  silah alarak Kıbrıs’a getirdiğidir. Ne var ki Kâmil’in bu silahları Rumlara da sattığı söylentileri vardır. Bir seferinde Kâmil’in kayığı ile İzmir’e gittiği, orada bir çiftlik sahibi ağadan epeyce silah alarak Baf’a geldiği, ancak sonradan bu silahların kaybolduğu ortaya çıkacaktır. Bu arada Halil’in çetesi de boş durmamaktadır. Baf bölgesinde zavallı Kıbrıslırumların evlerine girerek hem cinayet işlemekte hem de soygun yapmaktadır. Halil çevresine bir hayli işsiz güçsüz genç toplamıştır. İlginçtir İkinci Dünya Savaşı’na kadar içine kapanık bir çocuk olarak bilinen Halil, İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Ordusu’na komando olarak yazılır ve savaştan gözleri deli gibi bakan, etrafa korku salan bir başka insan olarak döner. Çetesi içinde olan Baflılarla birlikte serüvenleri uzun uzun anlatılır. Mesela bir Kıbrıslırum karı-kocanın evine girdikleri ve onları uyurken boğazladıkları bunlardan sadece bir tanesidir. Halil’in çok soğukkanlı bir şekilde onları öldürdüğü bıçağı eline alıp buzluktan bir karpuzu kanlı bıçakla keserek yediği bile söylenir. Bu arada çete öldürdükleri insanların paralarına el koymakta, bu paralar bizzat Halil tarafından yakın ülkelerden birine yatırılmaktadır. Çete elemanları ise reislerine karşı herhangi bir söz söyleyememekte, sadece onun suçlarına katılarak ona yardımcı olmaktadırlar. Yine  Halil ile Kâmil arasında bir işbirliği ve koordinasyon da vardır. Kâmil, yeraltı örgütünü de arkasına alarak hareket etmekte, ticarette her türlü kanunsuzluğu yapmaktadır. O zamanlar gene İngiliz İdaresi’nin en güvenilir polis memurlarından olan Baflı Selçuk Çavuş (rahmetli) bana Kâmil’le ilgili başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştır:

“Kâmil Baf çarşısında bir bakkaliye  çalıştırmaktadır. Yanında da bir Kıbrıslırum bakkaliye daha vardır ama tuhaf olan şu ki Kâmil, Kıbrıslırum’un sattığı malların aynilerini satmasına rağmen, onun sattıkları Kıbrıslırum’dan en az %50 daha ucuzdur. Müşteriler, ucuz olduğu için haliyle Kâmil’i tercih edeceklerdir. Bu arada Kıbrıslırum tüccar satış olmamasına rağmen günden güne mallarının azaldığını fark etmektedir. Bunun üzerine Baf polisine başvurur ve polislerin bir gece bakkaliyesinin içine gizlenip hırsızı yakalamalarını ister. Bu olayda görevli  polis sadece Selçuk çavuştur. Selçuk Çavuş, Kıbrıslırum bakkalın dükkânında bir gece gizlenir ve beklemeye başlar. Kıbrıslırum ve Kamil’in dükkânını ayıran üst duvarda bulunan demir parmaklıklı bir penceredir. Sabaha doğru karanlıklar içinden Kâmil’in bakkaliyesi tarafından parmaklıklı pencereye bir el uzanır ve bütün gücüyle parmaklıkları açarak  Kıbrıslırum’un bakkaliyesine süzülür. İşte o sırada Selçuk Çavuş karanlık içinde elindeki el fenerinin ışığını esrarengiz misafire  tutarak bağırır:

-Hırsız dur, seni yakaladım!

Hırsız Kâmil Hoca’dan başkası değildir. Ne var ki Kâmil Hoca suçüstü yakalanmasına rağmen bozuntuya vermez ve Selçuk Çavuş’a şöyle seslenir:

-Selçuk Çavuş, bu iş burada biter. Ne sen beni gördün ne de ben seni. Bu olay yaşanmamış gibi hareket et. Üstlerine hiç kimseyi yakalamadığını söyle. Aksi olursa olacaklardan sen mesulsün.

 Tabii ki Selçuk Çavuş korkar ve üstlerine Kâmil’i suçüstü yakaladığı konusunda hiçbir bilgi vermez. Bu olaydan sonra Halil’in cinayetleri ve Kâmil’in vukuatları devam eder ama ne biri ne de diğeri yakalanır. Baf bölgesindeki soygun ve cinayetleri Halil Hoca’nın çetesi gerçekleştirmektedir.

1950’li yıllarda geçen bir başka olay ise şudur:

Baf gençleri Menderes’in Başbakan olduğu yıllarda sevgilileri ve hanımları ile Türkiye ve Ankara’ya bir toplu gezi düzenlerler. Yaklaşık yüz kişinin katıldığı bu geziye Kâmil Hoca da hanımıyla katılırken  grubun lideri  Fotoğrafçı S.Ö.  diye bildiğimiz  meşhur ve popüler bir Baflıdır. S.Ö. Baf’ta fotoğrafçılık yanında demir kaynakçılığı da yapmaktadır. Bu işle ilgili olarak Baf’ta bir de kaynak atölyesi bulunmaktadır. Fotoğrafçı S.Ö.  ve ailesinin Baf’ta tek tük ailelerde görülen bir başka özellikleri daha vardır. Osmanlı Dönemi bitmesine rağmen S.Ö. ve ailesinin Türkiye pasaportları bulunmaktadır. Benzer bir durum Mavrali ailesi için de geçerlidir. Bu insanlar Osmanlı Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşürken Türk tabiiyetini almışlardır veya bu tabiyetlerini devam ettirmişlerdir. 1974 yılında Baf düştükten sonra yabancı pasaportlular Baf’ı terk ederken bu aileler de bu ayrıcalıklarını kullanarak Baf’ı terk etmişlerdir. Eğer geziye geri dönecek olursak grup Ankara’ya gidip Menderes’i de ziyaret edecektir. Bu ziyarette Menderes’e Anıt Kabir’de Atatürk’ün mezarına konulmak üzere Baf toprağı verilecek, toprağı sunma görevi de grubun lideri olması nedeniyle S.Ö. tarafından yerine getirilecektir. İşte tam bu sırada grupta bulunan Kâmil Hoca, Çankaya’da Başbakanlık binasında ortaya çıkacak ve S.Ö.’ye toprağı görmek ve kontrol etmek istediğini söylecektir. Paket içindeki toprağı eline alır almaz ise kapıya vurmadan aniden Başbakanın odasına dalacak, bu sırada yabancı bir devlet adamıyla görüşmekte olan Adnan Menderes’in önüne diz çökecek ve yeri öpmeye başlayacaktır. Dışarıda beklemekte olan Baflı grup onun Adnan Menderes’e şunları söylediğini duyarcaklardır:

“Sayın  Büyüğümüz ve şanlı Türk milletinin Başbakanı, Ben Baf Türklerinin lideri milliyetçi Kâmil Hoca. Grubumuzla ta Baf’tan geldik. Ve başkan olarak size hem Bafımızın toprağını hem de Kıbrısımızdan selam ve Kıbrıstürk’ünün desteğini getirdik. Sizi çok seviyoruz sayın efendimiz….”

Dışarıda beklemekte olan Baflılar bu ani çıkış ve operasyondan dolayı ağızları açık adeta şok içerisinde kalacaklardır. Çünkü grubun lideri aynı zamanda Türkiye’de de bir zamanlar askerlik hizmeti yapan S.Ö.dür ama Kâmil Hoca ani bir operasyonla bu liderliği eline geçirmiştir. S.Ö.  büyük bir şaşkınlık içindedir.  O gün bu operasyonla adeta hiçe sayılır. Kâmil Hoca’nın bu kurnazlığı ise yaptığı hırsızlıklar gibi bugüne kadar aktarıla gelir. Bu arada Halil’in Baflı gençlerden kurulu çetesi ile Osmanlı-Barclays Bank’ı soymaya çalışması ve tavanı delerek içeriye girmesi olayı da vardır. Bana çetesinden şimdi hayatta olmayan H.S.’nin anlattığına göre tavanı delerek içeriye giren Halil Hoca saatlerce karanlık içerisinde bir ipe sarılı olarak kalacak ve ipin kısa olmasından ötürü bankaya giremeyecektir. Tabi Halil Hoca, çetesi ile bu gibi soygun ve cinayetleri yaptıktan bir gün sonra paralarla bir uçağa binip adadan ayrılmakta ve paraları uluslararası bir bankaya yatırdıktan sonra tekrar Baf’a dönmektedir. Çete elemanlarının Halil Hoca’ya paraları nereye götürdüğü hakkında herhangi bir soru sormaya da hakları yoktur; sordukları takdirde başlarına nelerin geleceği ise belli değildir.

Celal Hordan Döneminde Kâmil ve Halil Hocaların siyah bir Mersedesin yine siyah perdelerinin gerisinde, Ali ve Hüseyin’e ‘Mehmetçik’ ve ‘General’ elbiseleri giydirip köylere ziyarete çıktıkları da anlatılmaktadır. Bu ziyaretler sırasında  köylülere “Türkiye’den sizi görmek için gizlice bir general ve Mehmetçik gönderildi. Yalnız anavatan Kurtuluş Savaşı’ndan ötürü fakirlik çekmektedir. Bu arabadan içeriye bakanlar askerlerimizi gördükten sonra gönüllerinden ne koparsa verebilir, bunun yanında parası olmayanlar da ellerindeki ürünlerden süt, yumurta vs. vererek yardımda bulunabilirler” diyerek, köylüleri haraca kestikleri de anlatılanlar arasındadır. İddia bunların gerçekten olduğu ve yaşandığıdır. Bu arada siyah mersedesin içinde perdenin gerisinde oturan Ali ve Hüseyin’in taşkınlık yapmamaları ve ciddi olmaları konusunda ağabeyleri tarafından uyarıldıkları, Ali ve Hüseyin’i general ve Mehmetçik elbiseleri içinde gören köylülerin onları bir daha görebilmek için daha da fazla para ödeyerek sıraya girdikleri de anlatılmaktadır.

Kâmil Hoca’nın talebeler arasında (Rum-Türk) kavgalar çıkarttığı, bu yönde taksim politikalarına uygun olarak İngiliz komiseriyle anlaştığı da dile getirilmektedir. Türkiye’den silahları yeraltı örgütü için getirip Rumlara sattıkları da bilinmektedir. Bütün bunlar nedeniyledir ki en sonunda iki kardeş  Mandirga yakınlarında teşkilat tarafından pusuya düşürülecek ve kurşunlarına hedef olacaklardır. Kâmil bu saldırıda ölürken Halil ise yaralı kaçmayı başaracaktır. 1977 yılında Halil’in kardeşlerini görmek için Maraş’a gelmesi üzerine çetesinde bulunan bazı adamların nasıl sırra kadem bastıklarını, hiç sokağa çıkmadıklarını ve Halil’in er geç onlardan intikam alacağı şeklinde bir korkuyla kapıldıklarını anlatılanlardan öğrenmiştim. Yine rahmetli H.S.'nin anlattıklarından öğrendiğim bir başka şey, Halil’in çoğu zaman bir kahvehanede otururken “Tuvalete gideceğim” diye ayrılıp bir çeyrek sonra cinayet işleyip geriye dönecek kadar pervasız olduğudur. İşte bu yüzden onu çok yakından tanıyan çete elemanları, bu özelliklerini çok iyi bildikleri için öç almasından korkmaktaydılar. İngiltere’den Kıbrıs’a 70’li yılların sonlarında ziyarette bulunan Halil, birkaç defa Maraş’a gelmiş, anne ve kardeşlerini ziyaret ettikten sonra artık Maraş’a uğramamıştır (Mandirga'daki pusu olayından sonra Londra’ya göçmüştü). Baflı Deli Ali ve Deli Hüseyin’in bir başka açıdan  hikâyeleri böyleydi ve bu hikâyeler de diğerleri gibi  Bafın tarihinde yerlerini aldı.

-DEVAM EDECEK-

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 898 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler