1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Baf Hakkında Beynimde Kalan Bilgi Kırıntıları -3-
Baf Hakkında Beynimde Kalan Bilgi Kırıntıları -3-

Baf Hakkında Beynimde Kalan Bilgi Kırıntıları -3-

Ulus Irkad: Hayal meyal hatırlıyorum, Baf Medresesi denilen yerde “Hamam Bahçeleri” de vardı. Eskilerden Zihni İmamzade ve bir de Lokman Hekim’in anıları var şu anda elimde.

A+A-

Baf Medresesi Üzerine

 Ulus Irkad

ulusirkad@hotmail.com

 

 

Hayal meyal hatırlıyorum, Baf Medresesi denilen yerde  “Hamam Bahçeleri” de vardı. Eskilerden Zihni İmamzade ve bir de Lokman Hekim’in anıları var şu anda elimde. Bu yazıda onlara da yer vereceğim ama öncelikle araştırmacılarımızdan Altay Sayıl’ın bana verdiği bir broşürden yola çıkmak istiyorum. Sanırım bu verilen bilgilere eklemeler yaparak broşürü zenginleştirmem de gerekiyor.

1963 öncesinde medresenin yanında olan ve önceleri “Baf Kıraathanesi” daha sonra da “Türk Birliği” diye bir Kulübün olduğunu hatırlıyorum. Kulübün daha önceki adı ise “Baf Kıraathanesi” idi. Kulübün karşısında ve altında ise ovaların olduğu o uçurum ve uçurumun üstünde yükselen yer ise Baf Ülkü Yurdu Kulübü’dür. Demek ki o bölgenin Baf Türk tarihinde önemli bir yeri vardır. Yani hem Baf Ülkü Yurdu Kulübü’nün karşısında hem de Baf Türk Birliği’nin bulunduğu yerde Baf Medresesi bulunmaktaydı.

Türk Birliği’nin en son kafeteryacısının Hüseyin Kanatlı’nın babası Osman Kanatlı Dayı olduğunu da bir değerli anı olarak buraya yazayım. Ve maalesef oradaki Çarşı Camii’nin 1963-64 çarpışmalarından sonra stratejik olarak Rumlar tarafından kullanılmasın diye Baf Mücahitleri tarafından şerefesi yıkıldı ve sonrasında Baf Rum Yönetimi oradaki cami ve medreseden kalan odaları araba parkı yaptı. Yani şimdilerde oraya gezmeye gidenler asansörlü bir parkla karşılaşmaktadır ki bu parkın yerinde iki yüz sene önce mevcudiyetini 1900’lü yılların ortalarına kadar devam ettiren medrese ve rüştiyenin olduğu yeni nesiller tarafından bilinmelidir.

Öncelikle Altay Sayıl’ın bana Medrese hakkında verdiği broşürden başlamak istiyorum: “Baf Medresesi bundan altmış beş sene kadar önce (bu bilgilerin 1940’lı yıllarda yazıldığını sanıyorum) Baf’ı ziyaret eden ünlü şeyhlerden meşhur İbrahim Efendi Hazretleri, Baf ahalisinin ısrarlı isteği karşısında orada kalmayı uygun bulmuş ve medresenin kurulmasına bizzat hizmet etmiştir. Halis bir niyetle medresenin yapımı esnasında işçilik etmiştir. Bu özverili ve gayretli muhteremi gören ahali de yardım etmeye mecbur olmuş ve yıldan yıla şimdiki medresenin yapımı tamamlanmıştır. İbrahim Efendi Hazretleri, medresenin tamamlanmasından sonra müderrisliğini üstlenmiş ve bütün ömrünü bu güzel uğraş ile geçirmiştir. Gerek Baf’ta ve gerekse öbür kasabalarda günümüzün din adamlarından çoğu onun eğitim-öğretiminden geçmişlerdir. Ne tuhaftır ki altmış sene önceki Baf Medresesi’nin kıymetini eskiler bugünkülerden çok daha iyi anlamış ve varlığını sürdürmesinde çok daha etkili olmuşlardır. Aradaki farkı İbrahim Efendi merhumun kerametine mi yoksa Baf ahalisinin gerilediğine mi yormalı sorusu gündeme gelmektedir.”

         Baf  Ebubekir Camisi içerisindeki kadınlar bölümünde onun yeşil türbesini Baf’ta kaldığım 1974 yılına kadar hep anımsıyorum. Hatta 15 Temmuz 1974 Darbesi olur olmaz onun türbesinin bulunduğu mevkide mevziye gittiğimi ve birkaç günümü orada geçirdiğimi de anımsıyorum. Eğer Baf’ta adakta bulunulacaksa ya Hoca Efendi’nin kadınlar bölümündeki türbesinde mevlit okunur ve dilekte bulunulurdu ya da Dip Baf’taki Hacı Mehmet Efendi Türbesi’ne gidilirdi (1963 öncesi). Her iki merhumun da Osmanlı Dönemi’nde saygıdeğer Kıbrıslılardan olduğu bilinmektedir. Bu iki saygın Kıbrıslıtürk’e evliya namının verildiğini de bu yazıyı okuyanlara belirtmem gerekmektedir. Hacı Mehmet Efendi ve Hoca Efendi hakkında, geceleri türbelerinden kalktıkları ve Baf’ı gezdikleri söylenmekte, bu arada Hacı Mehmet Efendi’nin de uçan halısıyla her gece Mısır’a gittiği ve Arap ülkelerini halı üzerinde gezdiği bir rivayet olarak konuşulmaktaydı. Hoca Efendi’nin ise yeşil cübbesi ve sarığıyla kalkarak caminin çevresinde gezdiğini Baflılar söylemekteydiler. Metafiziki bu durumu size anı olarak aktarayım:

1974 yılında Cami’de Rum Milli Muhafızlarının beklediği ve bu sırada bir Rum askerinin küçük abdestini yapmak için onun türbesine gittiği ama tam bu sırada Hoca Efendi’nin ona göründüğünü ve bu olaydan sonra cami içine askerlerin giremediğini hatırlatmalıyım. Ben o askerin zayıf bir asker olduğunu ve piyade taşıdığını da hatırlarım. 1963 yılına kadar ben de bu dini yerlere aile büyüklerimle giderdim. Kadınların Hoca Efendi’nin türbesi etrafında dönerek ona mevlit nağmeleri ile hitap ettiklerini çok iyi anımsarım. Tabii bunları yazarken olaya diyalektik olarak yaklaştığımı ve bir geleneği tarihsel olayı nakletmek istediğimi söyleyeyim. Hoca Efendi’nin asıl adı İbrahim Sıtkı Efendi’ydi. Aslen Minareli köylüydü. Babası Sıtkı Efendi, Lefkoşa’da terzilik sanatını öğrenip diploma aldıktan sonra mesleğini yürütmek için Baf Kasabası’na gelmişti. Oğlu İbrahim de beraberinde Baf’a gelmişti. 1800 yılında, İbrahim, Sıbyan okullarında eğitim gördükten sonra çevresini incelemeye başladı ve cahillikten ötürü Baf yöresinin oldukça geri kalmış olduğunu, çoğu Kıbrıslıtürk’ün de Hristiyan olmaya başladığını fark etti. Bunu önleyip halka eğitim vermek için yüksek öğrenim yapma ihtiyacı duydu. Babasına: “Baba ben okumak isterim” demiş. Ama ne yazık ki çevrede onun okuyabileceği yüksek eğitim veren bir kurum yokmuş. Ardından ise “Beni Lefkoşa’ya yolla orada okuyabileceğim kurumlar vardır.” demiş. Babası yol harçlığını çevresinden borçlanarak verebilmiş ve onu Lefkoşa’ya Küçük Medrese Müderrisi olan Ciyaslı Efendi’ye göndermiş. O sıralarda Ciyaslı Efendi Sultan Mahmud’un fes giymesini, camide yaptığı bir vaaz ile eleştirmişti. Ciyaslı Efendi’nin yine o dönemlerde Mısır’da Arap şairleriyle katıldığı bir şiir yarışmasında, yenileceğini anladığı bir sırada Rumcayla karışık, rakiplerine okuduğu şiir meşhurdur. Şiir şöyleydi:

Ekel tü temreten

Lafaztu Kokkoniha

Eminesu istravariha

 (Anlamı: Hurmayı yedim

               Çekirdeğini attım

                Size de şaşkınlığınız kaldı)

         Oradakiler Ciyaslı’nın onlardan üstün bir lisana sahip olduğuna inandılar ve yarışmayı ona kazandırdılar. İbrahim Sıtkı Efendi, Ciyaslı Efendi’nin denetimi altında Küçük Medrese’de 5 sene okuduktan sonra, aldığı bilgilerle yetinmeyerek daha da okumak istedi. Bunun üzerine Ciyaslı Efendi, onun yol harçlığını hazırlayarak ve eline de bir mektup vererek İstanbul’da Selvili Medrese müderrisi olan Vidinli Mustafa Efendi’nin yanına yolladı (Selvili Tepe’nin sahiplerinin de bizim Baflı Sadrazam Mehmet Emin Paşa’nın ailesi ve ilk TC Büyükelçisi Dirvana’nın olduğunu da buradan sizlere belirteyim). Orada 5 sene onun rahle’i tedriciyesinde bulunduktan sonra tam olgun bir alim olarak Kıbrıs’a geldi. O zamanlar hocaların iznini almadan öğrenciler bir yere gidemezlerdi. Hocası, kalırsa onun İstanbul’da Şeyhülislam olabileceğini söyler ama o Baf’a gidip halkını cahillikten ve gerilikten kurtarmak istediğini söyler.  Bu arada müderrisler kurulu da toplanarak hocayı ikna ederler ve “Sıtkı” mahlasını vererek onu Baf’a yollarlar. Hoca Efendi Baf Medresesi’ni oluşturarak Osmanlı Devleti’nin en meşhur doktor ve sadrazamlarını yetiştirir. Mehmet Kamil Paşa ile Magundalı Mehmet Emin Paşa orada yetişip İstanbul’a giderler ve Osmanlı Devleti’nin hükümetlerinin başına geçerler. Türkiye ve Kıbrıs’ın en ünlü doktorlarından Lokman Hekim olarak tanınan Baflı Hafız Cemal da aynı okulda yetişmiştir.

         Büyük Dayım, tarihçi, emekli öğretmen ve müfettiş, eski Baf Belediye Başkanı Zihni İmamzade (1895-1988) bana ölmeden önce Medrese hakkında şu bilgileri aktarmıştır (1986): “Bu medrese 1800’lü yıllarda Hafız Ali Efendi’nin hocası İbrahim Sıtkı Efendi (Baflı Hoca Efendi) tarafından kuruldu. Kurulan medrese 18 odalı olup şimdi yıkılmış ve üzerine dükkanlar yapılmıştır (Medresenin bir bölümü olan Baf Camisi 1964 yılında, 9 Mart 1964 olayları sırasında güvenlik nedenlerinden dolayı  Baf mücahitleri tarafından mayınlanmış, daha sonra da Kıbrısrum Belediyesi burasını otopark yapmıştır). Medrese Baf Kıraathanesi’nin gidiş yolunun sol tarafında, arkasında “Hamam Bahçaları” olan yerdeydi. Giriş yeri doğu taraftan gotik tarzında olan kapıydı. Kapıdan girildiği zaman güney tarafında kemerli büyük bir dershane vardı. Kuzey tarafında da üç sınıfın birden okuduğu bir tek oda bulunurdu. Diğer odalar sırayla kuzeye, kuzeyden batıya ve batıdan güneye uzanan birbirine bitişik binalardı. Bu binaların çoğu gelen çocukların kaldığı yatakhanelerdi. Batı tarafta içerisine merdivenle inilen bahçe içerisinde bir pınar vardı. Odaya bitişik bir kütüphane bulunmaktaydı. Kütüphanenin hemen yanında mubassırın (bakıcı) kaldığı bir oda vardı. Odanın yanında da dershane bulunurdu. Dershanede büyük hoca rüştiyeden çıkanlara ders verir, buradan üç sene sonra mezun olanlar ise köylerde imam olurlardı. Dershanenin arkasında da bir misafir odası vardı. Köylerden çocuklarını görmek için gelen babalar o misafir odasında kalırlardı. Ben, ön tarafta bulunan Rüşti sınıfını bitirdim. O zamanlar öğretmenim Hafız Osman Efendi’ydi. Medrese öğretmenlerinden Ali Veli, tarih, coğrafya ve İngilizce dersleri veren idadi mezunuydu. Diğer hocalarımız medrese mezunuydu…” (2 Eylül 1986, Yenidüzen gazetesi). İstanbul şehri ile deniz yoluyla temasları olan Baf’ta -zamanın üniversitesi sayılan Medresesi’nden dolayı- hemen hemen her hafta Beyrut veya Mısır’a giderken demirleyen gemilerden fırsat bulan İstanbul aydınlarından birçoğu oradaki öğrencilere dersler de vermişlerdir. Baf, tarih boyunca bir bilim yeri olarak tanınmıştır. Hoca Efendi’nin (1885 yılında öldü) bu konudaki yardımları ve katkısı hiçbir zaman unutulamaz.

 Devam edecek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1271 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler