1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Baf hakkında beynimde kalan bilgi kırıntıları-20-
Baf hakkında beynimde kalan bilgi kırıntıları-20-

Baf hakkında beynimde kalan bilgi kırıntıları-20-

Ulus Irkad: Dr. İhsan Ali’nin kardeşioğlu Özdemir Özgür’ün Baf hakkındaki anıları

A+A-

 


Dr. İhsan Ali’nin kardeşioğlu Özdemir Özgür’ün Baf hakkındaki anıları

 

 Ulus Irkad

ulusirkad@hotmail.com

 

 

 

Baf artık 1940’lı dönemlerin sonunda bir tarafta Soğuk Savaş ve bir tarafta da milliyetçiliklerin karşılaştığı bir küçük kasaba olarak birçok olaya sahne olmaktadır. Özdemir Özgür Baf hakkındaki anılarına devam ederek bize Baf ve  1950’lerdeki siyasal gelişmeler üzerinde bilgiler vermektedir:

“1948 yılında liseden mezun oluşumdan sonra, aynı yıl içinde Baf Kaymakamlık Ofisi’nde, Cavass ve Tecüman olarak işe başladım. Kaymakam bir İngiliz olan Green Bey’di. O zamanlar, Koloni yönetimindeki hemen hemen bütün kaymakamlar İngiliz’di. Kaymakamlıkta hepimiz, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlar, birbirimizle çok iyi geçiniyorduk. Aynı ofiste çalışıyorduk. Birbirimizle arkadaş olmuştuk ve bazı kutlamalarda birbirimize hediye veriyorduk.

Lisedeyken İngilizce Ordinary sınavını vermiştim, fakat kaymakamı anlamakta zorluk çekiyordum. Günlük konuşma İngilizcesinde kulak tecrübem yoktu. Yoğun bir şekilde İngilizcemi geliştirmeye başladım.İşinin yanı sıra İngilizce özel dersler veren iş arkadaşım merhum Nikos Vikis’ten İngilizce dersleri almaya başladım ve zaman içinde kendisiyle iyi arkadaş olduk. Bir yıl içinde, İngilizce Distinction sınavını verdim. Vaziyetim bu suretle gelişmişti.

Kaymakamlıktaki tayinimden tam bir ay sonra, 11 Kasım 1948’de Veterans Day (eski asker günü) olmasından dolayı Green Bey yapılacak olan törende, Baf Polis İstasyonunun önündeki büyük meydanda günün önemi hakkında bir konuşma yaptı. Ben ona eşlik ettim ve onun biraz gerisinde durdum. Aslında, dinleyiciye söylevini verirken şapkasını tutacak bir kişiye de ihtiyacı vardı ve o kişi bendim.

Bir seferinde, Epiphany Günü’nde,bütün Kıbrıslı Rum meslektaşlar izinde iken mesencer Costas, biz Türk’lere yememiz için bir şeyler getirmişti. Bunları bırakıp gittikten sonra biz yemeye başlamış ve tam o sırada ofis zili çalmıştı. Arayan, doğal olarak, Kaymakam Green Bey’di. Cavass ve Tercüman olarak  onun ile benim ilgilenmem gerekiyordu. Aramasının nedeni, ateşe bir tane daha odun atmamı istemesiydi ki odunlar şöminenin hemen yanında duruyordu. Bir süre sonra Green Bey’in yerini Mr. Davidson almıştı. Davidson ve veteriner olan karısı çok iyi insanlardı. Bayan Davidson bazen çarşıya kadar, ama çoğunlukla Kasaba’nın en iyi mağazası olan Eyüp Nefi’nin büyük mağazasına kadar, kendisine eşlik etmemi isterdi. Genellikle yanında büyük, kuvvetli bir köpeği de olurdu. Bazen, bir süre için onun tasmasından tutmam rica ediliyordu ki bundan nefret ediyordum, çünkü onu çok zor kontrol edebiliyordum.

Kısa süre içinde, kendi yaşıtım olan Kıbrıslı Rum gençlerle olan arkadaşlığımı ilerlettim. Özellikle Cumartesi akşamları, Kasaba’daki Şebi’nin barında görüşüyorduk, genel olarak. Yiyip içerek, Türkçe ve Rumca şarkılar söylüyorduk. Kıbrıslı Rum olan Marios, Takis, Vassos ve Panayiotis bu bara beraber takıldığım arkadaşlarımdandı ve hep arkadaşım kaldılar. Kıbrıslı Rumlarla beraber yaşayıp çalışmanın benim için imkansız bir şey olduğunu asla söyleyemem. Fakat, beraber yaşayabilmek için, Enosis (Yunanistan’a ilhak) ve taksim yerine, başka, olumlu yollar bulunmalıdır.

Kaymakamlıkta işe başlamadan önce, bir Kıbrıslı Rum olan ilkokul öğretmeni Nafsika’dan Rumca dersler almaya başladım. Kısa zamanda hepsini anlayamamama rağmen, Socrates ve diğer Yunan filozoflarına ait kitaplar okumaya başladım. Bu felsefe kitaplarını çok beğeniyordum. 1990’lı yılların başlarında, Lefkoşa’da Rum kesiminde televizyona çıktığım zaman, Rum ve Türk kültürleri hakkında sorular sormuşlardı. Ben, bu iki kültürün birbirleriyle mukayese edilemeyeceğini çünkü antik Yunan filozoflarının eserlerini yazdıkları sırada ve sonraki birçok yüzyıl boyunca Türklerin göçebe olup henüz yerleşik düzene geçmemiş olduklarını söylemiştim. Ve bu açıdan da kültür benzerliğinin olamayacağını eklemiştim. Bu yüzden, Kıbrıs Türk basınında bazı kişiler tarafından eleştirildim, sanki Türk’ün kültürü yoktur demişim.

Kıbrıslı Rumların isteği olan Enosis ile ufukta kara bulutların belirmesine kadar ofis içinde ve dışında kendileriyle gayet uyumlu ve dostça bir ilişkimiz vardı. Kıbrıs Rum tarafı bu konu hakkında Kıbrıs Türk tarafını hiç hesaba katmamış, danışmamıştı, çünkü Türklerin Enosis’i asla kabul etmeyeceğini biliyorlardı. Enosis için halk oylaması yapılan 1950’den önceki ve sonraki yıllar boyunca süren Kıbrıs Rum tarafının hareketleri üzerine Türk parlamenter grupları, Hava Kuvvetleri pilotları, öğretmenler, öğrenciler ve diğerleri Kıbrıs’a geldiler ve misilleme şeklinde milliyetçiliğe ait konuşmalar yaparak, yüzerek bile olsa, Türkiye’den Kıbrıslı Türklere yardıma geleceklerini vaat ettiler. Ne yazık ki Kıbrıslı Rumlar da uyarılara önem vermediler. Enosis hakkındaki Kıbrıslı Rum hareketleri aslında 1950’den çok önce başlamıştı.

1953 yılında Kraliçe 2. Elizabet’in taç giyme töreninden dolayı, Kıbrıs’ın bütününde kutlamalar vardı. Bana, kutlamalarda hava fişek gösterileri yapacak olan bir grup İngiliz askerine tercümanlık yapma görevi verilmişti. Bu gösteriler için seçilen yerlerden bir tanesi Baf Rum stadyumuydu. Kıbrıslı Rum öğrenciler bize devamlı taş atıyorlar ve gösteriyi tamamlamamıza engel olmaya çalışıyorlardı. Şans eseri üzerimize atılan taşlardan yara almamıştım. Köylerde ve Kasaba’nın diğer bölümlerinde çok fazla güçlük çekmeden programımızı tamamlayabilmiştik. Taç giyme töreni bittiğinde, Kaymakamın teşekkür mektubunu alan az sayıda ofis çalışanlarından birisi de bendim. Onun teşekkür mektubu, Kıbrıs Valisi’nin Kaymakam’a gönderdiği, ona ve kutlama programlarının iyi bir şekilde tamamlanmasında görev yapan herkese teşekkürlerini bildiren mektubunu da içeriyordu.

Yine 1953 yılında Baf’ta şiddetli bir deprem meydana geldi. Benim yatak odam caddenin bitişiğindeydi. Eylül ayı idi ve hava sıcaktı. Caddeye bakan ve bitişiğinde yatağım olan penceremi sıcak aylarda geceleri uyurken biraz açık bırakıyordum. Sabahın erken saatlerinde bir düzine aslan kükreyişine benzeyen bir gürültüyle uyandım. Duvarlar ve her şey sarsılıyordu. Hemen penceremi itip açarak iç çamaşırlarımla caddeye atladım. Yer hala sallanıyordu. Aşırı korkmanın yanı sıra bacaklarım da titriyordu, ayakta duramıyordum; caddenin bir yerine oturdum.

Komşular da iç çamaşırlarıyla sokağa fırlamışlardı. Öyle bir durumdaydım ki geceliği içinde olan güzel komşuma bile doğru dürüst bakamıyordum. Bir süre için çoğumuz çadırlarda uyuduk. Çalıştığım Kaymakamlık Dairesi ihtiyacı olanlara çadır tedarik etmekle sorumluydu. Tekrar İngiliz subaylarına tercümanlık ve çevirmenlik yapmakla görevlendirilmiştim. Binalardaki çok hasara ilaveten birkaç ölü vardı. Bu, çok kötü bir tecrübe olmuştu.

O yıllardaki genel atmosferde, Baf’taki Kıbrıslı Türkler arasında iki grup belirdi. Ilımlılar ve milliyetçiler. Ilımlı grubunu amcam temsil ediyordu. Bu atmosfer içinde adaylığımı, Kasaba’daki Baf Ülkü Yurdu (Türk Spor Kulübü) başkanlığına koymuştum. İlk başta başka bir aday yoktu. Son anda bir aday ortaya çıktı. Ben tek bir oyla başkanlığı kaybettim. Bana hile yapıldığına inanarak, reformlar anlamına gelen “İnkılap” adına başka bir Spor ve Kültür Kulübü kurdum. Kulübün ismini bizzat ben koymuştum, ve Atatürk’ün reformlarından ilham almıştım. Yeni Kulübün başkanı ve sekreteri bendim. Diğer kulüp ile spor karşılaşmaları yapıyor, Kasaba’daki ve yakın köylerdeki Kıbrıslı Türklere eğlenceli anlar yaşatıyorduk. Önce kulüp binası, aynı zamanda Kulüp Komitesi’nin bir üyesi olan yakın arkadaşım Tahsin Ahmet’in babasının kahvehanesiydi. Bu, bir kültür ve Spor Kulübüydü, fakat politika olayı kaçınılmazdı.

Bu olay, benim adeta politikaya girişim gibi bir şeydi. O zamanlar yirmi yaşındaydım. Henüz üniversiteye başlamamıştım. Ne eğitimim ne de tecrübem politikada bir itibar sahibi olmam için yeterliydi. Beni ikna eden tek politik manzara amcamın söylediği şeylerdi. Fakat yine de, sürekli olarak, üniversite eğitimi almayı düşünüyordum.

1955 yılında, EOKA’nın (Kıbrıs Rum Mücahitler Organizasyonu’nun) 1 Nisanda bomba ile başlattığı hareketin başlarında toplumlararası ilişkiler hala iyi durumdaydı. Bu hareket, Kıbrıs’ın self-determination’a kavuşması ve Yunmanistan’la birleştirilmesi amacıyla, İngilizlere karşı başlatılmıştı. Bu hareket, Digenis olarak tanınan George Grivas’ın liderliği altında 1959 yılına kadar sürdü. 1 Nisan 1955’ten sonra ilişkiler kötüleşti. İngilizler, birçok Kıbrıslı Türk’ü EOKA’ya karşı olan savaşlarında kullanmak için (Koloni) Yardımcı Polis Gücü’ne kaydetti. Bazı köylülerin  yardımcı polis olup bisikletlerinde radyo takıp taşıdıklarını görmek çok ilginçti. Doğal olarak, toplumlararası ilişkiler zarar görmüştü. Bir akşam üstü, Baf’taki Titania sinemasından çıktığım zaman, sinemanın önündeki caddede Türklere hitaben yazılan ve Türklerin endişelenmemesinin gerektiğini, çünkü Kıbrıslı Rumların savaşının Türklere değil İngilizlere karşı olduğunu yazan pusulalar bulduğumu hatırlıyorum. Gerçekten, başkaları tarafından da kaydedildiğine göre, EOKA’nın lideri Digenis, savaşın başlangıcından itibaren, Türklerin korku ve endişeye kapılmamasının gerektiğini çünkü Kıbrıslı Rumların, uzun yıllar yapmış olduğu gibi, Türk toplumu ile sevgi ve harmoni içinde yaşamak amacında olduklarını açıklamıştı.

Yine de, asıl problem, bu yer altı harekat kararının sadece Kıbrıslı Rumlar tarafından alınmış olması ve amacının, Kıbrıslı Türklerin asla kabul etmeyeceği, Enosis’i başarmak olmasıydı. Kıbrıs Rum tarafının sevgi ve uyum hakkında verdikleri sözler Türklere inandırıcı gelmiyordu. İlk başlarda kamu hizmetinde birkaç  sivil Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk, Yardımcı Polis Gücü’ne katılmıştı. Ben de yaklaşık on ay kadar bu yardımcı güce katılmış, Kasaba’daki karakolda sicil dairesinde görevlendirilmiştim” (sf,22-23-24).

 

-DEVAM EDECEK-

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 749 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler