1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. BAF HAKKINDA BEYNİMDE KALAN BİLGİ KIRINTILARI -17-
BAF HAKKINDA BEYNİMDE KALAN BİLGİ KIRINTILARI -17-

BAF HAKKINDA BEYNİMDE KALAN BİLGİ KIRINTILARI -17-

Ulus Irkad: 1960 Darbesinden Bir Müddet Sonra Kıbrıslı Sol Kemalistler Etkilerini Yitirmeye Başlarlar

A+A-

 

Ulus Irkad

ulusirkad@hotmail.com

 

 

 

1960 Darbesinden Bir Müddet Sonra Kıbrıslı Sol Kemalistler Etkilerini Yitirmeye Başlarlar

Bugün sorulan sorular arasındadır: Kıbrıslı Kemalistler 1960 ve hatta 1963 sonrasında güç kazanmak yerine niye güç kaybetmeye başladılar? 1963 sonrasında Kıbrıstürk liderliği enklavlarda iktidarını ilan ederken Türkiye’deki sol Kemalist muhalifler seslerini kısmışlar, Dr. İhsan Ali gibiler ise halktan da izole edilerek, Kıbrısrum tarafına sığınmak mecburiyetinde kalmışlardır. Kıbrıslıtürk sol Kemalistlerin etkinliklerini yitirerek sağ milliyetçi güçlerin Kıbrıstürk bölgelerinde adeta iktidarlarını ilan etmelerinin gerisinde birçok neden vardır. Bu nedenlerden akla gelen başlıcaları şunlardır:

-Türkiye’deki 27 Mayısçıların içinde sağa doğru bir kayma olması ve Özel Harp Dairesi’ne bağlı birimlerin daha etkin hal almaları,

-Doğu Akdeniz’de süper güçler arasındaki egemenlik kavgası ve NATO ile ABD’nin menfaatlerinin giderek daha belirgin bir biçimde Türkiye ve Yunanistan politikalarına da yön vermesi,

- Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs’a ilişkin bir egemenlik kavgasının başlaması ve Yunanistan’ın etkisini ortadan kaldırmak için Türk militer kesimlerinin kendilerine daha yakın buldukları Kıbrıstürk liderliğine yönelmeleri,

- 1963 ve 1964 olaylarıyla Kıbrısrum ve Yunan milliyetçiliğinin iyice belirginleşmesi, Kıbrıstürk toplumunun bir ulusal mücadele içinde olduğunun öne sürülmesi ve böylelikle demokratik normların gelişmesinin ertelenmesi veya görmezden gelinmesi  (Sözü edilen sürecin sonunda gerek Türkiye’deki gerekse Kıbrıs’taki sol Kemalist kesimler seslerini kısmışlardır). Bunun yanında Kıbrısrum egemenleri ile AKEL dahil diğer partilerin ulusçu politikalara yönelmeleri, Dr. İhsan Ali ve Kavazoğlu da dahil olmak üzere Kıbrıstürk muhaliflere ulusçu gözlüklerle yaklaşmaları ve onları, politikalarında Kıbrıstürk liderliğine karşı kullanılacak bir araç olarak görmeleri,

-Türkiye devleti ve hükümeti içerisinde, bilhassa 1964 sonrasında, İnönü’nün devlet ve hükümetteki etkinliğini yitirmesiyle de ilişkili olarak Kıbrısrum milliyetçiliğine karşı taksim politikasının öne çıkması, politikaların Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı ve Kıbrıs’ın taksimi şeklinde ayrışması,  

-1974 sonrasında Ecevit döneminde kullanılan ve Kıbrıslıtürk solcuların da devamlı dile getirdikleri “Eğer taksim olursa Türkiye’nin Yunanistan’la Güney Kıbrıs’ta da sınırı olacağı” söyleminin 1974 sonrasına kadar CHP ve sol partiler tarafından utanılarak dillendirilmesi ancak 12 Eylül 1980 sonrasında artık Ecevit ve CHP (Baykal) tarafından bu söylemin terk edilmesi ve devletin gerçek eğiliminin konfederasyon olarak açığa çıkması; bu durumun Kuzey Kıbrıs’taki solcuları daha da zor durumda bırakması,

13 Ağustos 1964 tarihinde yayımlanan Kim Dergisi (s. 9) (Bkz. Kimin Adası? Kıbrıs’ın Akisi 1954-1968, Mehmet Hasgüler) Kıbrıslı sol Kemalistlere gerçek durumu açıkça haber vermektedir:

“Bu noktada duruma bakıldığında ilk göze çarpan husus şudur: Kıbrıs’ta Türklerle Rumların bir arada yaşamaları, hele bundan sonra imkansızdır... Şu halde Londra-Zürih Antlaşmalarına dönülmesi imkansız olduğu gibi, kanton idaresi, federatif devlet, mahalli muhtariyet vb. formülleri kabul etmek de imkansızdır. Artık Türkiye için yegane çıkar yol taksimdir.”

1960 Darbesinin hemen sonrasında insan hakları, hukuk ve demokrasi bağlamında gelişmeler olmuşsa da darbeyi yapan seçkinler arasında kısa zamanda gündeme gelen çelişkiler, Türkiye’yi 1960 öncesine ve hatta tek parti dönemindeki benzer rejime geri götürme aşamasına gelmiştir. Türkiye’nin bir NATO ülkesi olması da bunda önemli rol oynamıştır. NATO’nun Soğuk Savaş dönemi içerisindeki stratejisi adanın TAKSİM’i yönündedir. 1960 Darbesi’ni gerçekleştirenler ilk dönemlerde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yaşatma eğilimini taşımışlarsa da, seçkinler ve egemenler arasındaki çelişkiler ve egemen sınıfın çıkar hesaplarının ağır basmasının sonrasında, Kıbrıs’ta Taksim’e karşı olup 27 Mayıs Darbesi’ni destekleyen Sol Kemalistlerin harcanması gündeme gelecektir. Avukatların katledilişleri ve İhsan Ali’nin toplumundan izole edilişi bu gelişmelerle doğrudan ilintilidir.

MBK (Milli Birlik Komitesi) İçerisinde Çatışmalar

“…MBK’nın düzenli çalışmaya başlamasıyla birlikte, hem kamuoyunu, hem orduyu, hem de sonraki gelişmelerden anlaşıldığı üzere komitenin kendisini bölen iki karşıt eğilim, kısa zamanda ortaya çıkmıştır. Birinci eğilime göre, yeni yönetim en kısa zamanda yeni bir anayasa ve güvenceli bir seçim yasası hazırlamalı, buna göre genel seçimler dürüstçe yapılmalı ve ülke yönetimi seçimleri kazanan sivillere bırakılmalıydı. İkinci eğilim ise, ülkeyi bu duruma getiren siyasal partilere yönetim kısa zamanda bırakılırsa aynı bunalımın çıkmasının kaçınılmaz olduğu noktasından hareketle askeri yönetimin birkaç yıl sürmesi ve birtakım reformların gerçekleştirilmesi ancak ondan sonra yönetimin sivillere bırakılması yönündeydi…” (Geçiş Sürecinde Türkiye, Çok Partili Düzenin Kuruluşu: 1945-71, Cem Eroğul, s. 134-135).

Sol Kemalistlerin 1960 Darbesiyle Yok Olmaya Başlaması

“Askerlerin 1960 eylemi, toplumu Batı modeline uygun olarak değiştirmek isteyen devletçi-seçkinciler” adına yapılan bir başka çabadır. Batı modeli kavramı 1930’lardan beri oldukça değişmiştir. Batı’nın gelişmiş kapitalist sınıflarının kimi ayrıcalıklarından vazgeçmeye zorlanmaları sonucunda ortaya “sosyal refah devleti” ilkesi çıkmıştır. Bu model, birtakım önemli demokratik araçlarla birlikte, devletin ekonomik ve toplumsal yaşamını denetleyen kurumları içermektedir. İşte 1960 eylemi bu yeni modele uygun bir yapıyı amaçlamaktadır.

Bütün bu gelişmeler sırasında, “gelenekçi-liberal” cephe ile “devletçi-seçkinci”cephe arasındaki ve cephelerin kendi içlerindeki ayrılıklar da büyümüştür. Büyük kapitalistler, Adalet Partisi’ne yönelirken, dinciler ve gerici gruplar da değişik ekonomik tabanlar oluşturarak Milli Selamet Partisi altında örgütlenmişlerdir. Öte yandan, “devletçi-seçkinci” grup da, kendi içinde ikiye bölünmüştür. Cumhuriyet Halk Partisi’nin liderliğindeki bir grup, “halkçı” yaklaşımı benimsemiştir. Bu grup gittikçe güçlenen işçi sınıfının ve toplumsal-ekonomik gelişmelerin yarattığı yeni kesimlerin (gecekondu halkı gibi) temsilciliğini yapmaya yönelmiştir. Bu yüzden de tepeden inmeci olan “devletçi-seçkinci” yaklaşımları artık terk etmiştir. “Devletçi-seçkinci” cephenin içindeki öteki grup ise, ya baskıcı sola (Yön-Devrim grubu), ya da Atatürkçülük perdesi altında baskıcı sağa (Cumhuriyetçi Güven Partisi) kaymıştır. “Devletçi-seçkinci” yaklaşımlarını koruyan bu iki grubun (ki bunlar da kendi içlerinde sol ve sağ olarak ikiye ayrılmışlardır) ortak niteliği, halk desteğinden yoksun olmaktır. Bu yüzden, baskıcı sol grup çözülerek yok olmaya başlamıştır. Baskıcı sağ grup ise,“gelenekçi-liberal” cephe içinde yeni birlikler aramaya girişmiştir. Bütün bu gelişmeler, çok partili düzen başladıktan sonra ortaya çıkan seçim sonuçlarıyla yakından gözlenmiştir.” (İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Cilt 1-2, Emre Kongar, s. 238-239)

 

 

 

 

Türkiye’deki Sol Kemalistlerin 1980 Sonrası Taksimi Kabullenmelerinin Nedenleri

(Bkz. Milliyeçiliğin Kara Baharı, Birikim Yayınları, Tanıl Bora, s.106-109)

 

80’lerde sol kamuoyunda önemli ölçüde sorgulanan Kemalizm, 90’larda sosyal demokrat entelijansiya içinde yeniden serpilmiştir. 90’ların ‘yeni-Kemalizm’i, ‘Yeni Sağ’ hegemonyaya ve özellikle İslamcı harekete karşı bir tepki olmanın yanında, bunların da paylaştığı -kimi noktalarda ezberleşen, takıntılaşan- anti Kemalizm tarafından da tahrik edilmiştir. Yeni-Kemalizm, Kemalizm’in 12 Eylül’den sonra devletteki sağ kadrolaşma tarafından ‘sulandırılarak’ dışlandığını (dolayısıyla resmi ideoloji olmaktan çıktığını) savunmuştur; dolayısıyla başlangıçta devlete görece mesafeli durmuş ve 60’lara göre daha ‘sivil’ bir yönelim içermeye başlamıştır. Bir Kemalist revizyon talebi olarak görülebilecek bu akımın eksenine, İslamcılığın yükselişi karşısındaki laisist tepki oturmuştur. Milliyetçilik, yaklaşık son iki yılda, ana dava olan laisizmin popülerleşmesine yarayacak bir eklem olabileceğinin kestirilmesiyle öne çıkmıştır. Milliyetçiliğin işlevselliği, yeni-Kemalist akımın “şeriat tehlikesi” karşısında duyduğu büyük tedirginlik nedeniyle devlette ve orduda tutamak arama ihtiyacına (kimi unsurlarının orduya dayalı otoriter devletçi çözümlere yeniden ‘ilgi duymasına’) da bağlıdır. Resmi milliyetçiliğin girdiği aşırı tezahürat eğilimi içinde Atatürk ‘motifinin’ olağanüstü yaygınlaşması, Kemalizm’i milliyetçilik üzerinden ‘tebliğ etme’ umudunu yeşertmiştir. Velhasıl milliyetçilik, yeni-Kemalizmi resmi Kemalizmle (yani“Atatürkçülük”le) ‘barıştıran’, eklemleyen bir halka olmuştur.

Yeni-Kemalist dalganın 60’ların ve 70’lerin sol-Kemalist söyleminden devraldığı “ulusalcılık” söylemi, resmi (Atatürkçü) milliyetçiliğin “sol” iddialı bir versiyonudur. “Sol” iddia, bu söylemin, Türk milliyetçiliğinin toprak/vatan ve vatandaşlık bağına dayalı, hümanist-evrenselci kolunu sahiplenmesinden kaynaklanmaktadır. Kemalist ulusçuluk söylemi, resmi Atatürk milliyetçiliğinin bu kolunu etnisist-özcü kolundan yalıtarak ele almaktadır. Böylelikle Türk milliyetçiliğinin -başka milliyetçi akımlara göre daha da dengesiz olan- ikili karakterini görmezden gelir, gözden saklamak ister; üstelik, Kemalist ulusçuluğun başka milliyetçi akımlara benzemezliğinde ısrar ettiği ölçüde, milliyetçiliğin özcülük, biriciklik, kendine özgülük ideolojisini yeniden üreterek…

Kemalist ulusçuluğun ana ilkesi ve “sol” olma iddiasının temel dayanağı laikliktir. Bağımsızlıkçılık ikincil kalıyor ve anti-İran, anti-Arap motiflerle bezendiği oranda laikliğe tabi oluyor. Öte yandan politik İslama karşıtlık üzerinden kurulan Arap ve İran karşıtı söylem, kolaylıkla, milliyetçi-muhafazakarların Rum-Ermeni-Yahudi karşıtı söylemini andıran bir ırkçılığa dönüşebiliyor; böylece Kemalist ulusçuluğun “şövenizme ve ırkçılığa kapalı”, ‘steril’ hümanist-evrenselcilik iddiası geçersizleşiyor. Bu izlek, Kemalist ulusçuluğun oryantalist söyleme yaklaşarak Batılı emperyalist milliyetçiliğin (ve şimdi onu ‘yenileyen’ medeniyetçi milliyetçiliğin) kalıplarını paylaşmasına da vesile olabiliyor. Bağımsızlıkçılığı ulusçuluğun daha vurgulu bir etmeni olarak kullanan Bülent Ecevit’in söyleminde, oryantalist motiflerin yanı sıra, Batı karşıtı motifler de geniş yer kaplıyor. Ecevit’in globalleşme sürecinin yeni-emperyalist etkilerini ima etmesi itibarıyla “sol” iddia taşıyan söylemi; Türkiye’yi özel olarak hedefleyen “düşman güçler” imgesini canlı tutmasıyla ve otarşist bir ‘milli gurur’a hitap etmesiyle, bu bağımsızlıkçı tepkiyi milliyetçi özcülüğün ve yabancı korkusunun/düşmanlığının potasına döküyor.

Kemalist ulusçuluk söylemi, milliyetçiliği, laikleşme/modernleşme sürecinin taşıyıcısı olarak anlamlandırıyor. (Milliyetçilik bu tarihsel işlevi gerçekten taşır; ancak Kemalist ulusçuluğun bu konuda da ikilikleri gözardı eden idealizmi, milliyetçiliği başka boyutlarından yalıtarak bu işleve indirger.) “Ulusçuluk”sözcüğünün tercih edilmesi de bu kavramı modernleşmeyle/laikleşmeyle özdeşleştiren kurgunun bir parçasıdır. Modern “ulus” sözcüğüyle, Osmanlı’da dinsel cemaati belirten “millet” sözcüğünün ümmet kavramına olan açılımı kapatılıyor. Laikliğin milliyetçi söylemin taşıyıcısı olması, Kemalist ulusçulukla resmi milliyetçiliğin tarihi arasındaki en canlı müşterektir. Milli devletin inşasında milliyetçilik, onun kutsallık tekelini devralarak dini ikame etmeye dönük bir yol izlemiştir. Kemalizmin dini bir havaya bürünmesi, ki İslamcı anti-Kemalizm bunu genellikle gör(e)memektedir, yine milliyetçi hareketlerin çoğunda olduğu gibi milli devletin kutsallık kaynaklarını temellük etme arzusunun da bir sonucudur. Dini ‘millileştirme’ çabaları, bu arzunun daha açık ifadesidir; Kemalist ulusçuluk gerek ezanın Türkçe okunduğu Kemalist Asr-ı Saadet’i yad ederek, gerekse “Türk İslam”ı olarak Aleviliği ele alarak ‘yeni-Lutherciliğe’ yöneliyor. Bülent Ecevit’in ulusçuluğu “Türk-İslam”ı imaline daha geniş ufuklu bakıyor. Hoca Ahmet Yesevi’ye uzanan ve sadece Aleviliğe değil Anadolu’daki Sünni kültürüne de damgasını vuran, kadim ve çoğulcu bir Türk İslam’ı tasarımına yaslanıyor. (Ülkücü kökenli Türk milliyetçilerinin -başta Namık Kemal Zeybek- merkez sağı ve resmi milliyetçiliği benimsetmekte epey mesafe aldıkları tasarımın aynısıdır bu.)

Kemalist ulusçuluk, bir yanıyla resmi milliyetçiliğe, diğer yanıyla liberal milliyetçiliğe açılıyor. İslamcılığa ve Kürt muhalefetine karşı devletin ve ordunun politikasını fazlasıyla destekliyor, resmi milliyetçiliği -elbette “gerçek” Kemalizm’i yeniden ‘devlet aklı’na şırınga ettiğini umarak- tahkim ediyor. Milliyetçiliği modernleşme vetiresi olarak benimseyişiyle ise liberal milliyetçiliğe açılıyor. Bu açılım, Kemalizm’in modernleşmeyi “yüksek kültür”ün topluma nüfuz et(tiril)mesi olarak algılayan ‘klasik’ yaklaşımının popüler kültüre uyarlanması ölçüsünde ilerleyecektir…”

Yukarıda yazılanlar çerçevesinde Kıbrıs’taki yurtsever solcuların taksimci unsurlara karşı vatanlarının bölünmemesi için verdikleri mücadelede 1980’lerde Türkiye’deki Kemalist solcular tarafından yalnız bırakılmaları normaldi. İhsan Ali, Talat Taşer, Nevzat Karagil ve avukatların 1960’larda yalnız kalmaları da bu etkilerin neticesinde olmuştu. İhsan Ali bu gelişmelerden sonra 1960’ların başlarında Kıbrıslılık ve AB’ciliği savunmaya başlar. Bu konuda Ecevit dahil diğer Sol Kemalistlerle büyük farklılığı olduğu hemen göze çarpmaktadır. Kıbrıslı sol Kemalistlerin 1963 olaylarıyla başlayan yalnızlıkları Türkiye’deki dinamiklerden ve gelişmelerden elbette ayrı düşünülemez.

-DEVAM EDECEK-

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 747 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler