1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Aydınlar ve Kıbrıs Türk Rönesans’ı: Bir Senaryo
Aydınlar ve Kıbrıs Türk Rönesans’ı: Bir Senaryo

Aydınlar ve Kıbrıs Türk Rönesans’ı: Bir Senaryo

Şevki Kıralp: Bu yazıda, Kıbrıs Türk toplumunun refah seviyesini etkileyen unsurlara fazla yer vermeyeceğim. Dolayısıyla suçlu sorumlu aramayacağım ve çözüm üretmeye çalışmayacağım. Aksine, Avrupa Tarihi’nden ilham alarak toplumum için bir senaryo k

A+A-

 

 

 

Şevki Kıralp

sevkikiralp@gmail.com

 

 

Bu yazıda, Kıbrıs Türk toplumunun refah seviyesini etkileyen unsurlara fazla yer vermeyeceğim. Dolayısıyla suçlu sorumlu aramayacağım ve çözüm üretmeye çalışmayacağım. Aksine, Avrupa Tarihi’nden ilham alarak toplumum için bir senaryo kuracağım. Bu senaryonun ne zaman gerçekleşeceğini ya da gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini de tartışmayacağım. Batı değerlerini yüceltmek ve Kıbrıs Türklerini Batı halkları karşısında küçültmek gibi bir niyetim ise asla yok. Öncelikle, “aydın” diyerek ne kastettiğimi açıklamak durumundayım. “Aydın” ifadesini bilim (sosyal ya da doğal bilimler) ile iç içe geçmiş, hayata ve dünyaya bilimden aldıkları doğrultusunda bakabilmiş, bu sebepten dolayı sistem ve toplum ile ters düşmüş ve bu ters düşümden dersler çıkararak kendisini, toplumu ve sistemi nasıl daha ileriye taşıyabileceğine kafa yormuş herkesi kapsayacak bir anlamda kullanıyorum. Bu ifade büyük oranda yurt dışı ve içinde tahsil görmüş (özellikle lisansüstü eğitim almış) gençleri kapsamaktadır. Fakat sorunların çözümlerini bilim ışığında aramayan, kendisini, toplumu ve sistemi iyileştirmek için değişimci olması gerektiğini kabullenmek istemeyen tahsillileri yukarıdaki tanımla örtüştüremediğim gibi, üniversite ya da lisansüstü tahsili olmayan ancak kendisine bilim doğrultusunda bir bilgi birikimi oluşturan ve sosyal olguları sorgulamaktan geri durmayan kişileri de “aydın” tanımının dışarısında tutmuyorum. En önemlisi de, bu tanıma uymayı bireysel bir marifet, uymamayı da bireysel bir eksiklik olarak yorumlamıyorum.       

“Modernleşme” kavramı, 18. Yüzyıl sonlarına tekâmül eden “sanayi devrimi” ile başlayan ve günümüze kadar ulaşan ileri teknoloji çağını tekabül etmektedir. Makineleşmeden kentleşmeye, tıptaki buluşlardan ulaşım teknolojisindeki gelişmelere, telgraftan internete kadar, insanlığın yaşam ihtiyaçlarını en hızlı şekilde karşılamalarının yolunu açan alet ve edevatlar bütününün oluşturduğu yaşam tarzını “post-modern” olarak kabul ediyoruz. Modernlik, bir anlamda Feodal Devrin kırsal kesimlerde tarıma dayanan ekonomik düzeninden ve herkesin herkesi tanıdığı insan ilişkilerinden kopuştur. Yüksek kültürlü bireylerin, kendilerini mahalle baskısından ve yerel tutuculuktan soyutlayarak günümüz milletlerini oluşturdukları bir gelişim sürecidir. Okuyup yazabilmeyi, bilgi birikimini zenginleştirmeyi, mal mülk sahibi olabilmeyi ve bireysel özgürlükleri toprak sahiplerinin tekelinden alarak sıradan insanlara veren bir devrimdir[1].

“Batı Demokrasisi” olarak tanımladığımız kavram, seçme ve seçilme özgürlüğüne dayalı siyaset anlayışıdır. Modernitenin babadan-oğla geçen soyluluk anlayışını yıkmasının ardından, halklar, monarşileri seçme, seçilme ve hesap sorma haklarına dayalı bir demokrasi modeliyle değiştirdiler. İlk örneklerini Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da gördüğümüz bu yönetim biçimi, bireyin özgürlüklerini yasalar aracılığıyla güvenceye almakta ve bireye siyasi ve ekonomik haklarını savunmaya aday kişileri oy verme vasıtasıyla belirleme hakkını tanımaktadır. Ayrıca, yasalar her bireyin üstündedir ve hiç kimsenin toplumsal iradeyi tekelleştirememesi anayasal temellere dayalıdır. Sadede gelirsek, genel adıyla “Batı Demokrasisi” dediğimiz, seçme özgürlüğü ve hukuka dayalı siyasi sistemin genel ilkesi olan bireysel hak ve özgürlükleri genişletmektir[2].

Rönesans da tıpkı “modern yaşam” ve “Batı-Demokrasisi” gibi “Batı” ürünüdür. 14. ve 15. Yüzyıllarda, Avrupa’da halk cehalet ve sefalet içerisindeyken, Osmanlı Devleti askeri gücü ve ileri savaş teknolojisi ile hızla Batıya yayılıyordu. Bu çağlarda, matbaanın yaygınlaşması ile Avrupa’da bir tür “aydın sınıfı” olarak adlandırabileceğimiz okuryazarlar ortaya çıktı. Yunan Felsefesi Arapçadan tercüme edildi, pek çok kitap basıldı ve aydınlar kendilerini ve toplumlarını yöneten Kilise’den ve feodal liderlerden daha geniş bir bilgi dağarcığına ulaştılar. Kilise ve lortların baskısı ne bu bilgi birikiminin topluma ulaşmasına el verebilirdi, ne de aydınların feodal ve bağnaz bir toplum yapısı içerisinde var olabilmesine. Aydınlar, “Rönesans” (yeniden doğuş) adı verilen bir devrim süreci başlatarak hem toplumu Kilise ve feodal liderlerin tekelinde bir siyasetten kurtardılar, hem de kendilerine bilgi dağarcıkları ile içerisinde var olabilecekleri bir toplum yarattılar[3]. Tabi bu süreçte nice aydın hapse atıldı, idam edildi ya da “deli” diye damgalandı. Fakat neticede, halk aydınlarda feodal liderlerde olmayan bir şey gördü. Aydınların aydınlığı paylaşılabilirdi. Herkes bilginin ışığında yürüyerek “aydın” olabilirdi. Fakat Kilise ve toprak ağalarının iktidarı asla paylaşılamazdı. Tüm yönetim onların tekelindeydi.

Şimdi sırada Kıbrıslı Türkler var. Toplumumuzu incelediğimiz zaman, herkesin herkesi tanıdığı, mahalle baskısının bol olduğu, bir o kadar da kentleşme ve modernleşme alametleri taşıyan bir tabloyla karşılaşırız. Batı Demokrasisi’ni bir şekilde uyarlamayı başarmış, seçme-seçilme hakkına dayalı bir devletimiz var. Ve her birimiz, kendi başımızın çaresine bakabilmeyi öncelikli hedef haline getirmiş özgürlükçü bireyleriz. Batı’nın geçirdiği “modern toplum” olabilme sürecinde toplum olarak tek bir eksiğimiz vardır: Rönesans. Avrupa’nın kalkınması ve modernleşmesi; Rönesans, okuryazarlık ve aydınlanma ile başlamıştı. Bizde ise Rönesans başlayacak ise modernleşme sonrasında başlayacaktır. Bugüne kadar, yurtdışında ya da Kıbrıs’ta tahsil gören neredeyse herkesin tek bir hedefi vardı: Kamu çalışanı olarak ekonomik özgürlüğünü kazanmak. Bu hedef oldukça modern ve özgürlükçü bir hedeftir ve yadırganması kolay değildir. Günümüzde ise, Kıbrıslı Türkler, tarihlerinde ilk kez dünyayı tanıma, yurt dışı ve içinde yüksek tahsil görme ve dolayısıyla, toplumsal olgulara bilim ışığında yaklaşabilme şansına erişmiştir. Daha da önemlisi (ve ne yazık ki daha vahimi), yükseköğrenime kadar ilerleyen çoğu genç aydın, bu toplumda yaşayabilmek adına ciddi boyutlardaki sosyal, siyasal ve ekonomik çarpıklıkların bir yaşam rutini şeklinde gözlerine batmasını ve canlarını yakmasını göze almak durumundadır.

Nasıl ki Avrupa’da aydınlar toplumlara feodalite karşısında aydınlanmayı çare olarak göstermiştir, Kıbrıs Türk aydınları da topluma kendilerini var edebilecek ve sosyoekonomik sorunları aşabilecek yöntemler sunacaklardır. Kıbrıs Türk toplumundaki “aydın” sayısı, bugün tarihimizde hiç olmadığı kadar fazladır ve toplumsal, siyasal ve ekonomik çarpıklıklar bu aydınların toplum içerisinde “aydın” kimliklerini yitirmeden var olabilmelerini olanaksız kılmaktadır. Bu da, Kıbrıs Türk aydınlarını öncelikle sorunları tespit etmeye, sonra halk ile bütünleşerek bunları dile getirmeye itecektir. Halkın, ülkede yıllardır süregelen sorunların çözümü için aydınlara itibar etmeye başlayacağı ve aydın olmaya hevesleneceği gün ise, Kıbrıslı Türklerin Rönesans’ı başlayacaktır. Toplumun güç ve zenginlik yerine bilgi birikimi peşinde koşacağı günlerde ise en azından en önemli siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunlar kendiliğinden çözülmeye başlayacaktır.

Açıkçası, bizim aydınlarımızın görevi Avrupalı Rönesans aydınları kadar da zor değildir. Çünkü toplumumuzun eğitim seviyesi yüksektir. Siyasi liderlerimiz de dâhil olmak üzere herkes bir şeylerin yanlış yapıldığının, yanlış anlatıldığının farkındadır ve çözüm aramaktadır. Feodal bir rejim ile yönetilmemekteyiz. Avrupa’ya kıyasla oldukça geç kalmakla birlikte, biz de modernleşme ve demokratikleşme süreci içerisindeyiz. Ve mevcut sistemimiz, bireylerine günden güne daha az vaatte bulunmaktadır. Bütün bu koşullar, Kıbrıs’ın Kuzeyinde yaşayan toplum olarak hiç değilse en gerekli ekonomik, toplumsal ve siyasal reformları gerçekleştirmemize elverişlidir. Tabi bütün bunlar, yazının başında da belirttiğim üzere bir senaryodan ibarettir. Toplumun burjuva düşkünlükdüşkünlüklerini[4] sınırlayarak entelektüel gelişim açlığı duyması, aydınların topluma aydın kimliklerini yitirmeden dâhil olabilmesi ve toplumsal Rönesans olmadan ne demokrasinin ne de modernliğin işleyebilir bir temel üzerine oturabileceğinin anlaşılması durumunda gerçekleşebilecek bir senaryo…

 



[1] Gellner, E., 2006. Nations and Nationalism. Malden: Blackwell

[2] Lijphart, A., 1999. Patterns of Democracy: Government forms and performance in thirty-six countries.

[3] Kohn, H., 1945. The Idea of  Nationalism, a study in its origins and background. New York: Macmillan; Hobsbawm, E., 1992. Nations and Nationalism Since 1789. Programme, Myth,  Reality. Cambridge:        Cambridge University Press. 

[4] “Burjuva düşkünlüğü” tabirinden kastettiğim, toplum olarak her birimizin varlığından yakındığı, fakat yine bir şekilde hepimizin etkisi altında kaldığımız lüks ev, lüks araba ve lüks eğlence tutkularımızdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 638 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler