1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. AYDIN KİMDİR? KİME DENİR?
AYDIN KİMDİR? KİME DENİR?

AYDIN KİMDİR? KİME DENİR?

Yrd. Doç. Dr. Ayşe BAŞEL yazdı: Siyaset; insana, yurttaşa hizmet için var. Siyasetin odağında insanın bulunması iddiasının arka planı budur.

A+A-

 

 

Yrd. Doç. Dr. Ayşe BAŞEL

 

 

Siyaset; insana, yurttaşa hizmet için var. Siyasetin odağında insanın bulunması iddiasının arka planı budur. Bu nedenledir ki; siyasetin ana fikri, vatandaş ve toplum ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Diğer yandan; siyasetin başlangıç noktası, bu ülkede yaşayan insanların, her şeyin en iyisine lâyık olduğuna inanmak olmalıdır. Eğer bu noktalar gözden kaçırılırsa, insan odağı kaybedilmiş olur.

Siyaset, bir hizmet sürecidir. Şu farkla ki; insan, kendi çıkarlarından daha çok, yurttaşa hizmet anlayışından kaynaklanan bir oluşumdur. Dolayısıyla siyaset, siyasetçinin kendisini değil, yurttaşı ön plana koyma faaliyeti olmak zorundadır. Hizmet, bürokrasinin de katılımıyla siyasetçiden yurttaşa doğru akan bir faaliyettir. Eğer bu hizmet, yurttaşa akmak yerine, siyasetçiye doğru akmaya başlarsa, bu bir rant paylaşımına döner. Rantın paylaşılması beklentisi ise siyasetin kendi içindeki rekabeti ve gerginliği artırır.

 

Siyaset ve yöntemi

Bugün ülkede siyasetin genel görünümü, siyasetçinin vatandaşı unuttuğu ve kendisini ön plana çıkardığı bir görünüm vermektedir. Bu nedenle partiler arası rekabetin yükselmesi ve daha nitelikli hale gelmesi beklenirken, aynı siyasi oluşumların kendi içindeki çatışmalar artmaktadır. Bir başka deyişle; her siyasi oluşum, kendini dışa kapatmış; kendi iç çekişmelerine dönmüş durumdadır. Dolayısıyla kendisiyle savaşmakta olan bir siyaset anlayışı da, doğal biçimde vatandaşı unutarak dışarıda bırakmaktadır.

Siyasetin bir rant kavgası haline dönüşmesi ile birlikte, siyasetin kadro ve söylem olarak kalitelendirilmesi ihtiyacı da kalmamıştır. Ülkenin sorunlarının çözümüne ilişkin yeni yaklaşımlar üretilememektedir. Siyaset yelpazesinin tamamının taklit özelliğine sahip sözde liberal tezler işgal etmiştir. Hatta öyle ki; liberallik ile merkezde-olma anlayışını  aynılaştırarak, tüm partileri merkez-parti olma söylemi etkisi haline almıştır. Bizzat partilerin kendileri, diğerlerinden hiçbir farkları olmadığını ve aynı sözüm ona merkez özelliklerini kendilerinin sahip olduğunu söyleyerek, kendi içeriksizleşmelerini itiraf etmektedirler.

Bugün partilerin, kendileri ile ilgili yeni bir gelecek kurabilmeleri için öncelikle kendilerinden kurtulmaları gerekmektedir. Halen var olan eskimiş ama asla içerikli ve kaliteli hale gelmemiş kadroları ile geleceği yakalamalarının mümkün olduğunu sanmıyorum. Ne yapmalı derseniz, tüm üyeleri silip yeni bir anlayışla kayıt yapmanın, bunu parti içi eğitim ile desteklemenin, bugünkü duruma göre birkaç kez daha etkin siyaset yapılmasına vesile olacağını düşünüyorum. Söylemin ve kadroların bir yenileşmeye tabi tutulduğu süreç sonrasında seçim ortamlarında da kafamızda soru işaretleri yaratan adaylarla karşılaşmayabiliriz.

 

Aydın ile Okumuş

Siyasetin temel unsuru insandır. Siyasette insanda bir sorun olduğunda bunu “sektörün” her yanında ve aşamasında görmek şaşırtıcı değil. Bu nedenle siyaset deyince; özellikle insan boyutuna dikkatle bakmak lazım… Bu da; toplumu, ortalama vatandaş özelliklerini ve siyasete akan insan kaynağını yakından araştırmak ve incelemek anlamına geliyor. Yaygın bilim ve sanat geleneği olmayan bir geçmişten geldiğimiz konusunda tartışmalar yapıldığını bilirsiniz. Özellikle son birkaç yüzyıldır bilim ve kültür konularında Batı’nın belirgin etkisinde kaldığımıza hiç kuşku yok. Küreselleşme ile birlikte de, Dünya’nın her köşesine yayılan aynılaşma, bu etkinin bitirici sonuçları halinde ortaya çıkıyor.

Batı kültürünün etkileri ve bizim bunu sindirip sentezleme konusunda gösterdiğimiz beceriksizliklerimizden birisi, aydın ile okumuş arasındaki farkı doğru kavrayamamamız sonucunu doğurmuştur. Bilimselliği, yaşamının bir parçası haline getirememiş toplumlarda, bu yanlışa düşülmesi son derece olağandır. Aydın ve okumuş arasındaki farka dikkat ederek çevremize baktığımızda; bugüne dek bu iki kavramı ne denli karıştırmış olduğumuzu hayretle göreceğiz.

 

Aydın insan

Okumuş’un ne olduğunu kestirmek zor değil. Özet olarak; elinde, bir okul veya kurs bitirdiğine dair diploması veya sertifikası olana denir okumuş. Okumuşluk; devlet dairelerinin, kartvizite sahip olmayı kolaylaştıran özel veya kamusal makamların yolunu da açar. Ama aydın olmak farklı bir şeydir. Elbette aydına ilişkin bazı genel özellikler bulabiliriz. Ama tüm Dünya için genel bir aydın tiplemesi yapabileceğimiz kanaatinde değilim. Çünkü aydın ne sosyal ne de sınıfsal olarak ya da tarihsel olarak endekslenebilecek bir kavram değildir. Tıpkı ahlâkın tarihin değişik zamanlarına göre farklı tanımlanmasına rağmen, ahlâklı olmanın bir tarihsel çağa indirgenememesi gibi… Okumuş, kitabın gelişmesinin ardından gelen hemen hemen her çağda bulunur. Batı’da insanlara işkence etmenin ve zulüm yapmanın, kilise tarafından bir erdem olarak algılandığı Engizisyon döneminde de okumuşlar vardı. Ama bugün anladığımız anlamda aydın, Rönesans ve devamının bir ürünüdür. Aydın, okumuş bir insandır. Ama bu iki kavramı iç içe geçirmek ve aynılaştırmak, büyük bir hata olur. Eğitim sistemimizdeki giderek artan sorunların becerisiyle bu sıkıntıların günümüze de taşındığını gözleyebiliriz. Medya, dün olduğu gibi bugün de bu durumun aynasıdır.

Aydın olmak; çoğu zaman bir yanlış olarak, bir siyasi yönlenmeye -sağ ya da sol bir ideolojiye- veya sisteme karşı herhangi bir başkaldırıya bağlanır. Bir sorun karşısında başkaldırmak -veya bir sivil itaatsizlik örneği sergilemek, aydın olmayı gerektirmez. Bir aydın, sorunlar karşısında tepkilidir ama onun aydın oluşu; yakın ve uzak çevresini özgün ve farklılaşmış anlam, değer ve araçlarla gözleyip araştırması, sonuçlar çıkarması ve bunları iletmesinden kaynaklanır. Aydın, bilmiyorsa araştırır, öğrenir; biliyormuş gibi yapmaz. Aydın, çevresine karalama ihtiyacı ile bakmaz. Aydının eleştirisi ve başkaldırışı, bilginin yanında bilinç içerir. Aydın, çevresine eleştiri yöneltirken, kendi konumunu da yargılama ihtiyacı duyar. Aydın, eleştiriyi kendi eksikliklerini örtmek için kullanmaz. Aydın, kendini sınırsız olarak geliştirmek için eğitim alan ve bildiklerini başkalarıyla paylaşmak ve bilginin yaygınlaşmasını sağlamak üzere -türü ve biçimi ne olursa olsun- eğitim veren bireydir. Aydın, çevresine yaptığı eleştiriler karşısında “Sen ne yaptın ki, eleştiriyorsun?” sorusuna, ahlâklılığın ve dürüstlüğün tüm güzelliğiyle emeklerini, katma değer yaratmış hizmetlerini ve ürünlerini göstererek cevap verebilen öğrenim görmüş (yani okumuş) olandır.

Şimdi siz karar verin kim aydın? Kim karanlık?

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1142 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler